Anayurt Oteli

·
Okunma
·
Beğeni
·
23.744
Gösterim
Adı:
Anayurt Oteli
Baskı tarihi:
1974
Sayfa sayısı:
173
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bilgi Yayınları
Baskılar:
Anayurt Oteli
Anayurt Oteli
Anayurt Oteli
Yusuf Atılgan, Anayurt Oteli (1973) adlı romanında, doyurulmamış bir cinselliğin bunalımlarıyla anlamsız bir cinayete sürüklenen bir kişiliği çizdi ve genellikle cinsellik, yabancılaşma, yalnızlık gibi temaları işledi.
108 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Son 10 gündür bu kitapla yatıp kalkıyorum desem yalan olmaz... Okuma serüvenimde bu kitap bir kilometre taşı oldu benim için. Nedenlerini dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Çünkü anlatacak gerçekten çok şey var bu kitapla ilgili. Hepsini bir incelemeye sığdırmak mümkün olamayacağı için kendimce önemli gördüğüm bazı konuları masaya yatıracağım... Hazırsanız başlayalım o halde:)

----------------------

Ara sıra fırsat buldukça tekrar okumalar yapmaya çalışıyorum. Öyle ki, 15-20 yıl önce okuduğumuz bazı kitaplar zaman aşımına uğrayarak bugün hiç okumadığımız kitaplarla eşit seviyeye gelebiliyor. O yüzden kendinizce özel olduğunu düşündüğünüz bazı kitapları yıllar sonra tekrar elinize almanızda fayda var! Nereden nereye geldiğinizi ölçmek için de güzel bir test oluyor bu tekrar okumalar... Ben açıkçası kendi adıma çok katkısını görüyorum...

Uzun zamandır yeniden okumayı düşündüğüm iki kitap vardı kafamda; Albert Camus'nün Yabancı 'sı ve Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli ... İki kitabın da ilk okunmaları üzerinden en az 15-20 yıl geçti...

Çok bilinçli bir tercih değildi benimki ama iki eseri de okuduktan sonra anladım ki, ard arda okumak için bundan daha güzel bir ikili az bulunurmuş gerçekten de :)

Zaten akademik çevrelerde ve benzeri araştırma gruplarında, özellikle 'karşılaştırmalı edebiyat' denildiğinde en çok okunan ve incelenen kitapların başında geliyormuş bu ikili... Gerek yazarlarının hayata bakış açısı, gerek karakterlerin orijinalliği, farklı bir iç dünyaya sahip olmaları ve yaşamlarında kesişen pek çok benzerlik, karşılaştırmalı okumalar için harika malzemeler sunuyor size... Meursault ve Zebercet için evrensel edebiyatın iki kardeşi veya iki sırdaşı tabirini kullanabiliriz:)

Diğer konulara da kısa kısa değinmek için bu faslı küçük bir tavsiye ile burada noktalayıp Anayurt Oteli özelinde yola devam edeceğim. Vereceğim tavsiye belli aslında; daha önceden okumuş olsanız da ilk defa okuyacak olsanız da 111 ve 108 sayfalık bu iki eseri peş peşe okumanızı kesinlikle öneriyorum...

---------------------------

Anayurt Oteli bir matruşka, karmaşık bir labirent, bir sır küpü aslında... İçinde yüzlerce sayfayı gizleyen ama sadece 108 sayfasını okurla paylaşan bir beyin fırtınası... Standart bir okurla çok daha derine inebilen bir okur arasındaki ayrımı size şıp diye gösterebilecek bir turnusol kağıdı...

Pek çok okur negatif duygular besliyor bu kitaba karşı... Ben de gerekli takviyeleri almadan önce salt kitabı okuyup bitirdiğimde benzer duygularla ayrıldım açıkçası. Karanlık bir kitap, iç sıkan, insanı boğan, kimi zaman ruhunu karartan, kimi zaman Zebercet ve onun gibilere lanet okutan, bittiğinde odanın havası dağılsın, içeriye biraz oksijen girsin diye kapı pencere açtıran zor bir kitap Anayurt Oteli...

Bu noktada, kitapla ilk tanışma hikayemi de kısaca paylaşmak isterim;

Ben çocukluğumda sadece film sanıyordum Anayurt Oteli'ni... Çünkü film piyasaya çıktığında o yılların Türkiye'sinde öylesine bir nefret nesnesi haline getirildi ki, benden yaşça büyük kardeşlerim bile film hakkında konuşacakları zaman eğer ben yanlarındaysam kendi aralarında bir sırrı paylaşır gibi fısır fısır konuşurlardı. Filmin bir kitap uyarlaması olduğunu, dolayısıyla eserin aslının bir kitap olduğunu sonradan öğrendim.

O yıllarda iki kişi fısır fısır konuşuyorsa konu ya siyaset ya da cinsellik olurdu genelde:) Küçük bir araştırmayla kitaba 'uranyum atığı' muamelesi yapılmasının nedeninin cinsellik olduğunu öğrendim. Ortaokul-lise yıllarıma denk gelen bu dönemde, algıda seçiciliğin de etkisiyle kitaba/filme olan merakım birkaç kat daha arttı haliyle:) Yalnız yaşadığım bu küçük şehirde ne kitaba, ne de filme ulaşmak söz konusu bile değildi.

Ta ki, birgün ders çalışmak için şehrin tarihi kütüphanesine gidene kadar... O gün 'Türk edebiyatı' rafları arasında okumak için kendime kitap araken bir anda kapkara ciltli ve üzeri numaralı onlarca kitap arasında Anayurt Oteli yazısı takıldı gözüme... Şok dalgasını üzerimden attıktan sonra kitabı adı görünmeyecek şekilde elimde tutup kuytu bir köşeye attım kendimi. Sanki Hz. Musa'nın kayıp sandığını bulmuşum gibi gözlerim heyecanla kitabın satırlarını taramaya başladı. O satırlarda ne aradığımı az çok tahmin edersiniz sanırım:) Cinselliğin bu ülkede nasıl bir tabu olduğunu ve ilk gençlik dönemini yaşayan birinin cinsellik üzerine birşeyler yakalama uğruna edebi bir eseri dahi nasıl sömürdüğünü anlatması açısından örnek bir hikayedir bu hikaye:)

Her neyse, kitaptan pek bir şey anlamamıştım, cinsellik konusunda ise açıkçası aradığımı bulamamıştım:) Yine de 2-3 gün kütüphaneye giderek sıkıla sıkıla kitabı sonuna kadar okuduğumu çok net hatırlıyorum:) Bilemiyorum, belki de benim gibiler yüzünden bu kitap 100 temel eser listesinden çıkartılmış olabilir:))

-----------------------------

Bu kısa aranın ardından tekrar günümüze dönebiliriz... Bu sefer tabii ki ne okuduğumu bilerek (ya da bildiğimi sanarak) aldım kitabı elime... Düz ve yüzeysel bir okumanın ardından yukarıda bahsettiğim boğucu ve karanlık hisler içerisinde kitabı rafa kaldırdım... Hayatın kendisi zaten yeterince boğucu ve dramatik olduğu için bir de üzerine böyle kitaplar okumak insanı gerçekten daraltan bir durum... Ancak tam bu esnada puzzle'ı tamamlayacak olan ve bana yazının girişinde 'bu kitap benim okuma serüvenimde kilometre taşlarından biri oldu' cümlesini yazdıracak olan yepyeni bir kitap çıktı karşıma: Zebercet'ten Cumhuriyete Anayurt Oteli

Bu kitabın kitaplığıma katılma hikayesi de ilginç aslında... Bizim gazeteye zaman zaman yayınevlerinden tanıtım amaçlı kitaplar gelir. Herkes genellikle bu kitapların içinden en popüler yazarları ve kitapları seçip evine götürür. Kimsenin ilgisini çekmeyen ve ortada kalan kitaplar ise, benim 'kimsesizler çekmecesi' adını verdiğim çekmeceye kaldırılır. Geçen yıl o çekmeceye göz atarken almıştım bu kitabı, belki okurum diye... Meğerse bilmeden de olsa hayatımın en güzel kararlarından birini vermişim o gün:)

Bu kitabın kendi sayfasına ayrı bir inceleme yazmayı planladığım için çok detaya girmeyeceğim. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu kitap bir anlamda Anayurt Oteli'nin deşifresi diyebiliriz. Anayurt Oteli demirden bir kilitse işte bu kitap da o kilidin anahtarı...

Bilgi Üniversitesi'nden Prof.Dr. Murat Belge ve öğrencileri gerçekten harika bir çalışmanın altına imza atmışlar. Aslında çok detaylı olan bu akademik çalışma, daha sonradan kısaltılıp düzenlenerek kitap haline getirilmiş. Kitap, Anayurt Oteli'ni neredeyse kelime kelime büyütecin altından geçirip, içindeki tüm simgeleri, bilinç akışını, neyin neye karşılık geldiğini, karakterlerin psikolojik tahlilini, kitabın siyaset ve toplum bağlantısını, gizleri, sırları ve hatta Yusuf Atılgan'ın dahi yazarken düşünmediği pek çok detayı 'derin okuma' yöntemiyle tek tek önümüze seriyor.

Kitabın sonuna geldiğinizde 'Eğer Anayurt Oteli bu ise, o zaman benim okuduğum şey neydi' yorumunu yaparken buluyorsunuz kendinizi...

İşte böylelikle, bu kitap sayesinde Anayurt Oteli hakkında edindiğim tüm bilgi ve izlenimlerimi unutup her şeye yeniden başladım.

-------------------------------

Yusuf Atılgan gerçekten çok özel bir yazar. Gerçek bir entelektüel... Siyaset, tarih, sosyoloji ve özellikle psikoloji alanlarında muazzam bir birikime sahip. Sıkı bir Freud takipçisi. Zaten kitapta adım adım Freud etkilerini görmek mümkün... Yazdığı eserlerde kelime kullanımı konusunda çok cömert bir yazar olduğu söylenemez. Size sadece kapıyı açıyor bu kitapta. Yolun tarifini kendiniz bulmak zorundasınız. Eğer bu zahmete katlanmam diyorsanız o zaman kitaptan negatif ayrılmanız çok olası. Ancak bu iki kitap gösterdi ki, kesinlikle bu zahmete katlanmaya değer!

İncelemenin başından beri kitabın içeriğine çok fazla girmeyişimin nedeni sadece spoiler kaygısı değil, biraz da yaşadığım bu okuma tecrübesi aslında... Kitap hakkında yazılmış 167 sayfalık bir inceleme okuyup, ardından gelip de 'Anayurt Oteli'nde yazar aslında şunu demiş...' temalı cümleler kurmayı içime sindiremedim açıkçası:)

Ancak günümüz Zebercet'lerine de söyleyecek iki çift lafım var tabii ki... :) Ama öncesinde, madem o kadar lafını ettik, birkaç cümle de filmden bahsedelim.

1987 yapımı ve Ömer Kavur imzalı Anayurt Oteli filmini de bu hafta tekrar seyrettim... Film zamanında çok ses getirmiş olsa da, bana göre gerçekten çok başarısız bir uyarlama... Şöyle ki; kitap hakkında konuşurken dedim ya, bu kitabı olduğu haliyle yüzeysel bir şekilde okursanız, yani kendinizi 108 sayfa ile sınırlandırırsanız çok da keyif alamazsınız diye... Çünkü, kitaptaki her karakterin, her cümlenin, her kelimenin, her nesnenin çözümlenmeyi bekleyen ayrı bir alt metni var... Kitabı gerçek anlamda okumak için o derinliğe inmek zorundasınız. İşte filmin de başaramadığı şey tam olarak bu olmuş. Ömer Kavur, aslında 108 sayfayı filme uyarlamış. O nedenle film, kitapta anlatılan pek çok detayı atlamış ve ortaya birbirinden kopuk, anlamsız sahneler çıkmış. Belki de tek olumlu yanı, kitaptaki karakter ve mekanlara bir görüntü kazandırmak olmuş diyebiliriz.

---------------------------------

Sona doğru yaklaşırken gelin biraz da günümüz Zebercet'lerinin dünyasına küçük bir pencere açalım... Geceli gündüzlü 10 günümü adadığım bu kitap bana günlük yaşantımız hakkında da yeni bakış açıları kazandırdı...

Zebercet, pek çok insan gibi, bilinçaltında biriktirdiklerini günlük yaşam içerisinde harcayan sıradan bir insandı... Günün sonunda, bu bilinçaltı evreninin hem faili hem de maktûlü oldu... Tabii ki bozuk ruh sağlığı, onun zaafı ve aynı zamanda tetikçisiydi... Ancak şunu da kabul etmek lazım ki, bu ruh sağlığı dediğimiz şey, kışın soğuk havada bozulan birşey değil! Gece yatmadan önce bir Benical alarak kontrol altında tutulan bir şey hiç değil...

Günümüzde henüz Zebercet seviyesine gelmeyen ama ruh sağlığı da kesinlikle fabrika ayarlarında olmayan binlerce insan var... Bu tespiti yaparken kendimizi de çok dışarıda tutmamamız gerekiyor aslında... Bilinçaltı evrenimiz biz farkında olmadan her gün sayısız duyuma maruz kalıyor. Bu duyumların, fay hatlarında oluşan birikimler gibi kendi içimizde nasıl bir birikim oluşturduğu ve bize ne zaman, nasıl bir oyun oynayacağını kestirmek kolay değil...

Dışarıdan bakınca gözle görülen, elle tutulan bir hayat yaşıyoruz ama bu hayatın gözümüzle göremediğimiz, elimizle tutamadığımız soyut gerçeklikleri her gün üzerimizde daha fazla hasar meydana getiriyor.

Zebercet'in karakterini, bilinç akışını, nispeten geçmişini ve karşılık bulamadığı beklentilerini az çok bildiğimiz için, onun kararları ve davranışları üzerinde bir neden-sonuç ilişkisi kurabiliyoruz.

Oysa kendi dünyamızda ve kendi davranışlarımızda bu neden-sonuç ilişkisini rasyonel bir şekilde kurabilmek için ciddi bir çaba ve mesai harcamamız gerekiyor.

Günümüzde bilinçaltı üzerine uygulanan baskı geçmişle kıyaslanamayacak kadar fazla... Instagram'da geçirdiğiniz her saat, seyrettiğiniz dizinin her bölümü, açıktan veya örtülü bir şekilde maruz kaldığınız reklamlar, alışveriş için çıkıp hiçbir şey almadan döndüğünüz sıradan bir AVM günü ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz pek çok etken, tıpkı beklenen büyük İstanbul depremi gibi her geçen gün zihninizdeki fay hattının biraz daha birikmesine, biraz daha gerilmesine neden oluyor.

Sosyal medya hayatı, idealize edilmiş bir hayat... 24 saat tepeden tırnağa bakımlı güzel kadınlar, yakışıklı erkekler, lüks restoranlarda yenilen yemekler, sürekli konsere giden insanlar, yılın 12 ayı seyahat eden gezginler, bir giydiğini bir daha giymeyenler, tüm günü spor salonunda geçirecek kadar boş vakti olanlar, çocuklarının odalarını Disneyland'e çevirenler ve salonunun dört duvarını kitaplıkla donatıp kedili kupalarındaki kahve eşliğinde bütün gün kitap okuyup bunu gözümüzün içine sokanlar aslında gerçek bir hayatı temsil etmiyorlar... Sosyal medya sadece tekil parçaların seçilip yapıştırıldığı sanal bir kolaj... Acımasız bir bilinçaltı savaşındaki düşmanın ta kendisi!

Yani Zebercet'i kendi içimizde yargılamadan önce onun bilinçaltı savaşını seyretmemiz ve önce onun bilinçaltı düşmanlarıyla yüzleşmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde kendi düşmanlarımızın da farkına varabiliriz.

Dediğim gibi, ruh sağlığımız bizim değil, çevrenin kontrolü altında... Onu tekrar kendi kontrolümüz altına almak ve olabildiğince dış etkenlere karşı korumak için; bize çuvallar dolusu mutsuzluk taşıyan, zihnimizi tahrip eden, bizi vahşileştiren, vicdanımızı küçülten, yaşama sevincimizi emen, küçük mutlulukları bize unutturan, tatminsizleştiren, kendimiz başta olmak üzere herkesle kavgaya tutuşturan o kaynağı belirsiz 'arzu nesneleri'ni daha fazla vakit kaybetmeden hayatımızdan bertaraf etmek zorundayız...

Eğer bunu başaramazsak, bu savaşı kaybeder ve nihayetinde kendimizi bilinçaltımızı tamamen ele geçiren düşmanın sinsi elleri arasında boğulurken buluruz...

Kitabın en meşhur cümlelerinden birinde şöyle diyordu yazarımız;

"Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: Ölüm"

Cevap mahiyetinde ben de şunu söylemek istiyorum o halde:

"Değişmez bir kesinlik daha vardı insan için: Ölümden önce YAŞAM"

Henüz elimizdeyken, lütfen onun farkına varalım ve lütfen ona hak ettiği değeri verelim... Bilinçaltımızın güzel şeyler duymaya ihtiyacı var:)))

Herkese keyifli okumalar dilerim...
108 syf.
·3 günde
Yusuf Atılgan:

Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam ve Anayurt Oteli’ni yazdıktan sonra kendini insanlardan soyutladığı söylenir, tıpkı Bay C. ve Zebercet gibi. Bunun ne kadarı doğru ne kadarı yanlış bilmiyorum. Eğer doğruysa bu türden kitap yazan yazarın kendi iç dünyasında da yarattığı karakterlerin iz bırakması, onlar gibi olmaya çalışması ya da kendinden bir şeyler alarak bu karakterleri oluşturmasını doğal buluyorum. Yusuf Atılgan’ın harika bir gözlem gücü var. Kitabın başındaki tasvirler, içinde kasırgalar olan Zebercet’in değişimlerini sanki sıradan bir olaymış gibi aktarması bunun en büyük kanıtıdır bana göre.

Zebercet:

Tıpkı Bay C. gibi Türk Edebiyatının unutulmaz karakterleri arasında yerini almış, hayata kendi gözüyle bakan, takıntıları olan, ne sağ ne ölü bir karakter karşımızda: Zebercet. Babasından kalma otelde doğmuş büyümüş, otelden fazla dışarı çıkmayan, babası gibi olmak isteyen ama bunu her fırsatta aslında istemiyormuş gibi algılayan, toplumda kendini silik bir bireymiş gibi görüp insanlardan kaçan, kimine göre zavallı kimine göre fuzuli kimine göre sapkın bir karakter Zebercet. Zebercet gibi kişileri bir nevi davranışlarımızla biz yaratıyoruz. Bazen yaptığımız eylemler, bazen de kayıtsızlığımız yüzünden yalnızlaşan insanları yine biz görmezden geliyoruz. Bu da içine kainat sığan ama kainata sığamayan insanın büyük tezatlarından sadece birisi.

Kitap:

Kitap detaylı tasvirlerle başlıyor. Kitapta önemli yer edinmiş her şeyin tasviri var; kasaba, Zebercet, otel, ortalıkçı kadın, iki havlu, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın vs. Kitapta gecikmeli Ankara treniyle kasabaya gelen kadın tuttuğu odada bir gece kalıp tekrar geleceğim diye çıkıyor otelden. Zebercet kadının kaldığı odayı kimselere vermiyor ve her gün içinde kadının geleceği umuduyla yaşamaya başlıyor. Kitaptaki kilit noktanın bu kadın olduğunu düşünüyorum. Kadın gittikten sonra Zebercet’in içinde bastırmaya çalıştığı kişiyi açığa çıkarıyor.

Normalde karışık ve ağır ilerleyen kitapları severim. Hayatın keşmekeşliğinde bu tür kitaplar biraz da olsa o karışıklıktan sıyırıp oyalar beni. Anayurt Oteli de karışık ve ağır ilerleyen(ya da ağır okunması gereken) bir kitap. Ama buradaki karışıklıklara anlam veremedim bir türlü. Noktalama olmayan sayfalarda yazılanı anlamlandırmaktan ziyade cümleleri bulmak bile çok zordu. Tamam, cümleyi buldunuz diyelim ama bu sefer de cümle yarım paragrafın bütününe bakınca çok gereksizmiş gibi geliyor. İş böyle olunca usta işi eser diye önümüze getirilen şeyin aslında usta işi lakırdı olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Kitap eskiden 100 Temel Eser listesindeydi. Ona hiç anlam veremedim. Bu kitap kesinlikle çocuklara ya da gelişme çağındaki gençlere uygun değil. Zebercet’in bazı takıntılı hareketlerinin(takıntıdan çıkıp sapkınlığa varan hareketler, eşcinsel girişimler vs.) o yaştaki çocukları yanlış yönlendirebileceğini düşünüyorum. Anlatım olarak kitap zaten zor okunuyor. Bazı yerlerde cümleler yarım, noktalama işaretleri yok, birbirinin arasına girmiş cümleler falan bunların anlamlandırılması yetişkin bir okur için zorlayıcı olabilecekken çocuklara ne şekilde yansıyacağını kestirmek zor olmasa gerek.

Ek olarak:

Aylak Adam ve Anayurt Oteli’ndeki karakterlerle ilgili yapılmış olan bir çalışma var (Atılgan’ın Oidipal Roman Kişileri Olarak C. ve Zebercet). Çok hoşuma gitti benim. Özellikle otel katlarının Zebercet’in kişilik yapısıyla ilişkilendirilerek açıklanması çok ilginçti. Onu da şöyle bırakıyım:
https://www.researchgate.net/...ak-C-ve-Zebercet.pdf
128 syf.
·3 günde·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Anayurt Oteli kitabını yorumladım: https://youtu.be/danHMzhKVrY

Oedipus kompleksi : Erkek çocuğun annesine duyduğu aşırı sevgi sonucunda babasının yerine geçme isteğinin saplantı hali.

Nekrofili : Canlılar yerine ölülere yönelik bir cinsel istek duyma hali.

Zoofili : İnsan ve hayvan arası cinsel eylemi ya da şiddeti tanımlamak için kullanılan bir terim.

Gizli eşcinsellik : Kadının çekicilik yönü kuvvetli olduğunda erkekte oluşan şiddetli kıskanma durumlarında oluşabilecek klinik bir vaka.

Adım Zebercet.

Ne ölüyüm, ne sağım. Bilinçaltım dipsiz bir kuyu. Bir otel işletirim. Tavanarası katına bilinçsel olarak ulaşamayacağımı bilsem bile cinsel isteklerim Oedipus kompleksinin oluşmasını sağladı. Böylece Freud buna id adını koydu. id sensin ulan
id babandır ulan anandır ulan
karındır
karım değil bir kadın
adım zebercet
bir otel işletirim
babamdan kalma
babamın adıyla kendimi tanıttığım olmuştur
doğuştan bir yeteneğim var
bilinçaltlarını görmek
niye verdiğim para üstlerini almıyorsunuz
insanlar alsanıza verdiğim üstleri
kalmasın size ait bende bir şey
illa etrafımdakileri eksiltmem mi gerek
bir daha sizi içeri alan id olsun

Otelimize hoşgeldiniz, buyrun. Boş odamız yok. Şu an ego katı üzerinde bulunuyorsunuz. Ne kadar da normal görünüyorum değil mi? Sanki hiç id ve süperegoya sahip değilmişim gibi duruyor. Yalan yahu, külliyen yalan. Hayır, size dememiştim. Ben bu kattan yönetiyorum bütün bu oteli. Bir kadın vardı, o gittikten sonra 1 numaralı odayı kimseye vermedim. Zaten kimse hak etmedi ondan başka. Karakterim bana insanların kapılarını dinleyip onların cinsel olarak haz alışlarını duymamı emrediyor. Ama ya 1 numaralı odadaki çatışmalarım? Ya idin haberi olursa bundan, ne yaparım sonra ben? Hemen tavanarasına çıkmalıyım
her ne kadar süperegodan geçmek zorunda olsam da
idimi unutamıyorum
o yukarıda
o her yerde
bir kedi var
zoofilik biri miyim ben
hakkımda tek bildiğim şey adımın zebercet olduğu
gerisi bilinçaltım
madem annem benim hayallerimi süslüyor
o zaman babam olmalıyım
otoritenin ta kendisi
öldürmek
sokmak
gizli eşcinsellik
nekrofili
sabah kalktığımda beni ilk karşılayan sarı donum

İyi de, ben neden bu oteldeyim? Ben hazlarımdan ibaretim. İnsanlar yoksun hissederse ben yoksun hissederim. Anne, babamla vakit geçirebilirsin ama olmaz ki
ben ne olacağım
benliğim ne olacak
otelim ne olacak
bu otel neye yarıyor ulan o zaman
bütün katlarını ben tasarladım
bu otelin mimarı siz değilsiniz
anne beni iste
babamı değil
yetersiz hissettirme beni kendime
yok olun
elimin değdiği insan yok olsun
mezarlıkta görmek istiyorum sizi
bu otele ayak basan bir kadın daha olursa
kendisini hayat boyu bir penisten yoksun hissetsin
karşılayamıyorum isteklerinizi
oteldeki bütün odalar boş
ama oteldeki bütün odalar dolu
yukarıdan geldi emir
esas bakmam gereken katlar aşağıki katlar
ruj sür kadınıma
temizlik yapıp durma sadece
bıyığım var mıydı
iyi de askerde değilim ki
anne babamla mısın
yukarılar beni sürüklüyor
sürükl

Zebercet soyutlanmadır. toplumdaki bireysizleştirilmenin vücut bulmuş halidir. Canlılardan bulamadığını ölülerden, kadınlardan bulamadığını erkeklerden bulmak isteyen bir bilinçaltı virüsüdür. Bulaşıcıdır. Sanki herkes Anayurt Oteli'ne gelmek ister. Görünmezlik kremini getirin insanlar, ama bu bilince sürülür mü? Gelmeyecek mi? Hiç mi gelmez? Bütün kapılar kapalı otelde. Mahremiyet dağıtır isteyenlere. İstemezler miydi? Canları cehenneme... Alsalardı para üstlerini onlar da. Rahat bıraksalardı onu. Sonra yukarı çıktı.

Adım Zebercet.

https://www.youtube.com/watch?v=ifDpYPtf51Y

*Daha detaylı bir makale için bakabilirsiniz : https://www.researchgate.net/...ak-C-ve-Zebercet.pdf
128 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Ve gittin..
Bu artık ölmeme engel değil.
Çok bekledim.
Gelmedin diye öldüm..

Bazen çevremizdeki dünyanın büyüklüğünü farkettikçe biz de küçülürüz, dert sandığımız şeyler de.
Bu romanda tam tersi. Yerinde olup olmadığını merak edip durduğu bıyıklarıyla Zebercet, büyüyor da büyüyor, kendi dünyasını tıka basa doldurana dek.
Orta parmağındaki siğile kadar, gözünüzün önünde beliren capcanlı bir portre oluyor.

Ve bir gün aniden değişiyor bazı şeyler. Hem de bıyıklarını kesecek kadar. Unutulan bir havluda yeşeren ne ümitler, ne ümitler.. Belki bir gün gelir, diye başlayan.

Zebercet de totem yapıyormuş, bu onu anlamama biraz daha yardım etti sanırım. Çünkü birbirinden bağımsız olayları birbirine bağlayıp ümidi perçinlemeye çalışmak, oldukça ağır bir vakayı işaret eder aslında.

Bunalım kokan bir kitap. Nedensiz, sonuçsuz, olay örgüsü zayıf, durağan..
Hep içine doğru konuşan bir karakter.
Yerimiz yok diyerek boşalttığı otel, yerim yok diyerek yalnızlaşan insanlara benziyor. Kabul edilmiş ve istenmiş bir yalnız kalış , kendini yalnız bırakış.

Erkekleri anlatırken 'bıyıklı', kadınları betimlerken 'göğüslü' gibi kullandığı bazı ifadeler, kahramanın kişiliği hakkında ipuçları veriyor.

Bazen neden yoktur, bazen çok fazla neden vardır ki bir cinayete varıp dayanıyor hikaye.
Canlı kalmaktır belki de en büyük sebep. Canlı kalabilmek, yaşayabilmek, bir insana verilen tek ayrıcalık, tek değer oluverir çoğu zaman.

Kitabın karanlıklaşan, karışan sayfaları arasından küf kokusu yayılıyor okurken. Kendiyle hesaplaşan, geçmişle hesaplaşan bir Zebercet dikiliyor karşınıza. Bıyıksız..

Bazen bir bedene ya da iğrenç bir karaktere hapsedilmiş ruhların, bir ümit kırıntısı karşısındaki, sonu çoğu kez hüsranla biten çırpınışları..

Beklemek kesinlikle insanı tüketen bir şeydir. Beklediğin bir Ankara treni de olsa, bir selam da olsa, bir ses de olsa. Heyecan yerini acıya bırakır er ya da geç.

Zebercet gibi biriyle bile empati yaptırabilecek sağlam bir kitap okudum. Ve hâlâ onu anlayabildiğime inanamıyorum.

22 güne yayılmış bir hikaye.
Sıradan, umutlu ve umutsuz geçen bir zaman dilimi. İnsana ne getireceği ya da ondan ne götüreceği bilinmeyen. Şimdinin, geçmişin ve geleceğin karmakarışık olduğu.
Ve bu karmaşayı intiharla çözen Zebercet..

Yer yer birinci tekil şahıs tarafından anlatılmış bölümler olsa da, geneli, her şeye hakim bir 'o' nun dilinden dökülüyor.
Bazı nesneler de kişiler kadar anlatıma konu olmuş ; çay gibi, sigara gibi, havlu gibi.

Ve metod, bilinç akışı. Hâlâ yaşayan ve ölmüş olan pek çok karakter, bu yöntemle anlatılmış. Durağan ve duygusuz gibi görünen, ama bataklık gibi sizi içine çeken bir tarz.

Kimliksiz, ezilmiş, itilmiş, hor görülmüş, aşağılanmış, sıradan belki de sıradanlaştıkça sıra dışı olan insanlar.
Tek istenilen sevmek ve sevilmekti kuşkusuz..
Ama maalesef, tıpkı Zebercet 'in söylediği gibi ;

"Canı cehenneme... "


Keyifli okumalar.. :)
128 syf.
·2 günde·3/10
İlk Yusuf Atılgan kitabımdı. Muhtemelen aynı zamanda sonuncu.

Çok ağır, kasvetli bir havası var kitabın. İnsanı bunaltıyor. İçerisinde bir sürü sapık düşünce var. Tamam bu bir edebiyat olayı olabilir ama, resmen zehirledin bizi Yusuf amca, ne yaptığını sanıyorsun? Kitabın kasvetli havası içerisinde bunaldım. Okurken, yarım kalan cümle ile yeni başlayan cümle arasında debelendim. Aslında yazım şekline Oğuz Atay'dan aşinayım, hatta bir tek Atay'ın "hah ha"sı yok içerisinde, o kadar benziyor yani. Yarım kalan cümleler, sürekli içinden konuşmalar, antipatik-asosyal haller...

İçerisinde belirli bir olay örgüsü var gibi görünse de, aslında yok. Karakterimiz Zebercet'in zihninde dolaşırken bakmışsınız bir orada, bir bakmışsınız buradasınız. Değişik, iç karartıcı ve çok müstehcen bir kitap.
Okuyup okumamak sizin takdirinize kalmış dostlar...
Güneşli günler dilerim.
128 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Büyük olasılıkla bir daha Yusuf Atılgan okumayacağım. Anayurt Oteli benim için Yusuf Atılgan'ın kitabı olmaktan çok Ömer Kavur'un 80'lerde çektiği ve çok da beğenilen filmiydi. Tabii filmin kitaba kıyasla oldukça sansürlü olduğunu söyleyebiliriz. Filmdeki karanlık atmosfer meğerse kitabın ışıklandırılmış haliymiş, zira kitabı okurken hakikaten bunalıma girdim ve bitirmek için acele ettim, kitapta Zebercet çok çok daha soğuk ve bence ürkütücü birisi. Doğru bir gün de değildi belki bu kitabı okumak için, bilmiyorum, keşke okumasaydım açıkçası. Hiç kimsenin iç dünyasının böylesine bozulmuşluğuna, çürümüşlüğüne tanık olmak istemiyorum. Kitabın üslûbu hakkında ise bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı kısımları düşünerek özellikle başlarda oldukça ilginç olduğunu ve iyi bir etki bıraktığını düşündümse de kitabın ortasından itibaren yazarın ne yapacağına karar verememiş bir şekilde yazdığını, bunun bir karmaşa yarattığını, bu karmaşanın zebercet'in dağılmış ruh haline uyduğunu düşündüm, ama bende antipati yarattı açıkçası. Kitaba haksızlık etmiş olabilirim, Anayurt Oteli ne de olsa bu ülkenin en iyi eserlerinden birisi olarak kabul ediliyor. Belki bazı eserleri gerçekten doğru zamanda okumak gerekiyordur. Hepinize iyi okumalar.
128 syf.
·2 günde·10/10
Çok iyi, çok çok iyi.
Tabii Zebercet değil iyi olan.

Topluma uzak, yabancı, içine kapanık Zebercet'in anlatımı iyi olan. Konudan rahatsız olmadan okumak mümkün değil!

Kitap cümleleri gayet anlaşılır, okunur -sonu ne olur diye sayfaları merak içinde çeviriyorsunuz. Kitapta iç bunaltan, yoran, rahatsız eden şey sadece konu, ki amacı da bu değil mi zaten?

Bu kitabı beğenmemek nasıl mümkün oluyor anlamış değilim. Konu rahatsız edici, evet, ama konunun seni, beni, bizi rahatsız etmeyi başarması, Zebercet'ten tiksinmiş olmak zaten kitabın başarısını göstermiyor mu?

Türk edebiyatı için kült olmuş bir kitap ve puanı yedilerde. Puanının düşük olmasına çok şaşırdım ve üzüldüm.

Çiçekli böcekli kitaplar okumayı seviyorsanız o zaman uzak durun bu kitaptan! Böylece puanını da düşürmemiş olursunuz.

Hayatın gerçekleri yazanlar, içimizde dolaşan herhangi biri Zebercet. Gerçekler ağır geliyorsa ve at gözlüğümle mutluyum diyorsanız uzak durun!

Bizim yazarlarımız cinsellik yazmasın (okuyucu rahatsız), bizim yazarlarımız cinayet yazmasın
(okuyucu rahatsız), bizim yazarlarımız sapıklık yazmasın (okuyucu rahatsız)... Her şeyden rahatsızlar maşallah, bir tek sevdikleri aşk, çiçek, böcek! Buna rağmen sevgisizlikten de geçilmiyor!

Demek ki okuduğumuz konu ne olursa olsun, anlamıyoruz, verilmek istenen mesajı almıyoruz! Sonrasında da kitabı kötülüyoruz.

Sonra da neden hep aynı konular işleniyor, aynı şeyleri okuyoruz diye de isyan ediyoruz.

Kitap puanının düşük olmasına aldanmayın.

Umarım okursunuz!
111 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
NE HASTAYIM NE SAĞIM NE ÖLÜYÜM...

ZEBERCET...
Hayatı anlamlandıramayan...
Şefkat ve sevgi arayan...
Yalnızlığını kimsesizlik olarak yaşayan...
Kimsesizliği giderek çözümsüzlüğe...
Bunalıma...
Cinayete...
Ve intihara sürüklenen trajedinin öznesi...

Topluma yabancıdır Zebercet...
Zehirli bir ot gibi varlığı gereksizdir...
Gülümseyişi olmayan bir sırtlan gibi müptezeldir...

Yalnızlık temasını işleyen bu roman, çaresiz bir kahramanın psikolojisini bilinç akışı tekniği ile ustaca işleyen bir romandır.
İşlediği cinayetin yükünü taşıyamayan bu kahraman vicdanını susturamaz, iç hesaplaşmasında dengeyi bulamaz, polise teslim olamaz, ölülerini bile gömemez, özgürce dolaşmaya dayanamaz ve kendi ipini kendi yağlar , ilmikler, kendi boynuna kendi geçirir, ayağının altındaki masayı kendi iter ve bu hayattan gider...
Zaten insan için değişmez tek kesinlik vardır : ölüm.

Halbuki rutin bir hayatı olan bir otel kâtibiydi...
Aynı saatte kalkar, aynı şeyleri yer, her ay aynı berbere gider, aynı şeyleri düşünürdü...
Ta ki o güne kadar!
Gecikmeli Ankara treni...
16.40 treninden inen ve ismi verilmeyen kadın otele girdiği an yazgısı değişir Zebercet’in çünkü âşık olmuştur.
Tek gece kalır kadın otelde ...
Ve sonra Zebercet kadının yine gelmesini bekler...
Kaç pazartesi geçtiğini...
Kaç salı...
Kaç çarşamba bitirdiğini...
Kaç gün
Kaç saat
Kaç dakika geçtiğini sayar, sayar, sayar....
Zihninde “Gelmeseydin ölürdüm.” dediği kadın, geldiği için ölür aslında...

Anayurt Oteli varoluşçuluk akımının etkisinde yazılmış. Bu akıma göre insan “bunalım”dadır. Bu yüzden romana sıkıntılı ve karamsar bir hava hâkim.
Zaten okurken bulantı, baş ağrısı, mide krampları yaşanması olasıdır nitekim bunları ne kadar şiddetli yaşatıyorsa, roman o kadar başarılıdır.

Romanı yerden yere vuran, yarım bırakan, Zebercet’ten nefret edenlerin sayısı hayli yüksek olduğuna göre Türk edebiyatındaki yerini hak ettiğini söyleyebilirim.
Dip not : Bilinçaltı ve psikanalitik ögelerin ustaca kurguya yedirildiği bu roman 23 yaş altı için önerilmez :))
Kırmızı noktanın serbest olduğu gece 12 sularında gençlerin eline geçme olasılığı bulunduğundan çocuklardan ve hele ergenlerden şiddetle uzak tutulması gerektiğini belirtmek isterim. :))
128 syf.
·2 günde·8/10
Bir simgeler, gizli anlamlar romanıymış aslında Anayurt Oteli.

Bir kitabı konuşmadan, kazmadan kitabın vitamininden tam olarak faydalanmak mümkün değilmiş, öğrendim. Bizi rahatsız eden kitapların uykuda demlenmesi gerekliymiş belki de, çabuk yargılamamak gerekirmiş. Evirip, çevirip bir silkelemek lazımmış.

Ben Atılgan ve Anayurt Oteli ile kitap emekçiliğini fark ettim.

Bu kısımdan sonrasında bolca spoiler vereceğim, etkileneceğini düşünen arkadaşlara tavsiyem buradan sonrasını okumamaları.

Aslında kitabı çok sevebildiğim söylenemez, karanlık temalı, durağan giden kitapları sevmeme rağmen pek iyi anlaşamadık kitapla... Evet kitapta çok fazla gereksiz cinsellik vardı ama sevmeme sebebim Zebercet'in ona buna hallenme durumundan ziyade, eeee nereye varacak bu kabarmaların sonu Zebercet diye düşünmemdi. Ortalarında bir yerlerde ne anlatıyorsunuz Sn. Atılgan diye düşündüm. Belki de nereye varacağını görmek istediğim için ilerledim.

Kitaba bir kaç etiket vermek gerekirse, artık söylemeyenin sopayla kovalandığı bir kaç terimden bahsedeyim kitapla ilgili adet yerini bulsun.

Postmodern ve bilinç akışı türünün bizdeki en iyi örneklerinden birisi olabilir kitap. Olay örgüsü içerisinde sık sık parantezlerle bölünen, oradan oraya atlayan anlatım okurken biraz kafa karıştırabilir, konuyu takibi zorlaştırabilir.

Sürekli tekrar eden, vurgulanan kelime ve nesneler var kitapta ki buna biz "yeter anladık" diyoruz; edebiyat dünyası ise "leitmotif" adını veriyor. Ben de yeni öğrendim işte... Kusur değil bilinçli yapılan bir anlatım biçimiymiş. Bu tekniğe başvurmalarının sebebi de bir vurgu vermekmiş. Örneğin bu romanda sürekli geçen "gecikmeli ankara treni"... Neden bu kadar çok vurgulanmış bir kurcalamak gerekirmiş. Neden Zebercet ismi seçilmiş? 7 aylık doğması neden vurgulanmış?Neden ev değil de otel seçilmiş mekan olarak? Zebercet -otel ve gecikme bize sayfalarca yazılıp saatlerce konuşulacak bir sürü malzeme mi sunuyormuş yoksa? Cinselliğe takılıp kalmadan bakarsak kitapta neler görebiliyormuşuz?

Bir de hepimizi rahatsız eden aşırı derecede cinsellik için kalkıp burada id, ego, super ego diyerek söylenen şeyleri papağan gibi tekrar etmeyeceğim, internette bununla ilgili yazılmış pek çok bilgi bir tık yakınınızda, ki Oğuz Aktürk da Murat Sezgin da bahsetmiş bunlardan zaten tekrar etmenin, kült roman, süper roman, harika bir psikanaliz göndermesi var deyip de içini doldurmamanın kimseye faydası yok diye düşünüyorum.

Kitapta Zebercet'in kendi iç sesini, bir fikrini, neyi sevip neye kızdığını bilmiyoruz. Çünkü Zebercet'in de bir fikri yok bunlara dair ki etrafını gözetlemesi, kediye, nesnelere, oteldeki hizmetli kadına, horoz dövüşünde tanıştığı delikanlıya kabarması hep arayıştan. Tamam kabul başka türlü de anlatabilirdi belki ama belki de gerçekten rahatsız edecek bir karakter yaratmak istedi Atılgan. Başarısız olduğu da söylenemez, okuduğum en itici karakterlerden birisiydi.

Başta sona simgelerle dolu bir kitap evet ama buradan da başka bir soruya varıyorum ben yine. Herkes psikanaliz, felsefe, mitoloji bilmek zorunda değilken hatta bilmiyorken düz okur bu kitaptan ne keyif alacak? Bir adamın yalnızlığı ve cinsel açıdan kendisini tatmin etmesi dışında ne anlam çıkartacak romandan bilemiyorum. Edebiyat herkes için değildir çıkarımına mı varıyor bu işin sonu? Hatta belki de yazar bilinçli olarak Oidipus simgesi, İsa göndermesi yapmadı ama okur anlamlandırmak için yoruma çok açık anlamlar yüklüyor kitaba.

Yazarın tekniğini, sembolizmini sevmekle birlikte kitabı sevdim mi hala emin değilim.

Okuyanı çok rahatsız edecek pek çok şey var kitapta, bitirdikten sonra fark edebilir de sembolleri yerli yerince oturtabilirseniz keyif alırsınız evet ama oturtmak zorunluluğu yok hiç birimizin. Bunu göz önünde bulundururak okuyup okumama kararı vermenizi tavsiye ederim.
108 syf.
·6 günde·9/10
Öncelikle kitabın kapağında yazan "MEB Tarafından Onaylı 100 Temel Eserden Biri" yazısına aldanıp, çok güzel, harika bir kitap düşüncesine kapılmanın son derece hatalı olacağını söyleyeyim. Roman son derece rahatsız edici, sevimsiz bir karakterin sevimsiz hayatını okuduğumuz, sapıkça mastürbasyonlarını arka arkaya okuduğumuz, dili de son derece ağır olan bir roman; ama bununla beraber, kesinlikle verilmek istenilen hava da okura şüphesiz en iyi şekilde veriliyor.

Kitap hepimizin bildiği üzere, Yusuf Atılgan'ın aynı Aylak Adam adlı romanındaki gibi bize yalnızlığı (aslında bana göre yalnız değil) ve yabancılaşmayı anlatıyor ya da önce oluşan yabancılaşma sonrası arkasından gelen yalnızlığı anlatıyor ve bunların anlatımını kesinlikle Yusuf Atılgan çok başarılı şekilde sunmuş. Zeberçet'i sevmemizi istememiş ve biz de kesinlikle sevmedik diye düşünüyorum.

Anayurt Oteli, Aylak Adam'a göre bana daha bir oturaklı, daha bir roman havasında geldi; özellikle romanın ilk yarısında anlatım bir postmodern romana göre daha sade, daha anlaşılır gidiyordu ama yarısından sonra Yusuf Atılgan ne zaman kelimeler ile oynamaya, ne zaman beynimizi çorbaya çevirmeye başladı işte şahsen roman benim için o zaman zorlaşmaya başladı. Başka örnekleri var mı bilmiyorum ama bu roman ve Oğuz Atay - Tutunamayanlar olsun, bir romanda bazı bölümler noktalama işareti olmadan neden yazılır bilmiyorum #8277031 , edebiyatımızda da tam bir açıklaması yok diye biliyorum. Konu hakkında yorumlarınız var ise lütfen bilgilendirin. Bu yöntem ile karakterin ruhsal bozukluğunu tam manası ile beynimizle dalga geçerek yazar bize vermek istiyorsa eğer çok başarılı bir şekilde verdiklerini söyleyeyim.

- - 6 Ay Sonra Gelen Düzenleme - -

29 Nisan 2008 tarihinde bakanlığın yayınladığı genelge ile Anayurt Oteli 100 Temel Eser listesinden çıkarılıp yerine Osmancık kitabı eklenmiştir; çünkü incelememde de dediğim gibi 100 Temel Eser adı altında okul çağındaki çocuklarımızın çok da okumasının elzem olmadığını düşünüyor, daha da çok yetişkinlere daha büyüklere hitap ettiğini düşünüyorum.
128 syf.
Bu kitabın çok okunmasını sağlayan kitleye sesleniyorum benim psikolojimi bozdu okuyan ki nasıl seve seve okudu :/

Bir erkegin saçma sapan erotik düşüncelerinin anlatıldığı bir bel altı kitabı benim için.Atılganın bazı tek tük sözlerini kitabını okumadan once ilgi çekici buluyordum ama üzgünüm ki benim icin tam bir fiyasko.
Olay çok dağınık daldan dala atlanmış ben nerdeydim nereye geldim yahu dedirtiyor.Biraz sabır istiyor az sayfasına rağmen yazarı bogmak isteyebilirsiniz :D

Bu bir karalama incelemesi degil beni mazur görün ama cidden bir kitabı okuyunca icinde iz birakan size ait şeyler taşır üzgünüm ki ben bulamadım. İlk ve son Atılgan kitabım olacak ://
128 syf.
·Beğendi·8/10
Her gün Anayurt Oteli'nin önünden geçiyormuşum hiç bilmeden.Kitaba başlamadan önce bakayım dedim otel nerde Nazilli'deki tren garının karşısındaki müzeninde fotoğrafları çıkıyordu orası değildir heralde dedim ama kitaba başlayınca ve şuanda filmini izlerken kesin emin oldum zaten kitabı okurken Zebercet'in gezdiği yerler az çok gözümün önünde canlanıyordu ne kadar değişmiş olsada Nazilli o yüzden benim için çok farklı bir yeri oldu bu romanın.
Yüksek sesle konuşulanlar, tartışılanlar hep bilinen şeyler olduğuna göre ülkenin yönetimini asıl etkileyen, düzenleyen şeyler bu fısıltılarda gizliydi anlaşılan.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Anayurt Oteli
Baskı tarihi:
1974
Sayfa sayısı:
173
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bilgi Yayınları
Baskılar:
Anayurt Oteli
Anayurt Oteli
Anayurt Oteli
Yusuf Atılgan, Anayurt Oteli (1973) adlı romanında, doyurulmamış bir cinselliğin bunalımlarıyla anlamsız bir cinayete sürüklenen bir kişiliği çizdi ve genellikle cinsellik, yabancılaşma, yalnızlık gibi temaları işledi.

Kitabı okuyanlar 5.103 okur

  • rozax
  • Buse
  • mustafa usta
  • Acı Madlen
  • Ayşe Kılıç
  • Yeşil Bitki
  • onernzm
  • ZEHRA
  • İrem
  • Sümeyra

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.2 (3)
9
%0
8
%0.1 (2)
7
%0.1 (1)
6
%0.1 (1)
5
%0
4
%0
3
%0.1 (1)
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları