Cengiz Aytmatov

Cengiz Aytmatov

Yazar
8.5/10
8.681 Kişi
·
28.530
Okunma
·
3.237
Beğeni
·
46.391
Gösterim
Adı:
Cengiz Aytmatov
Tam adı:
Чыңгыз Айтматов (Çıňğız Aytmatov)
Unvan:
Edebiyatçı, Gazeteci, Çevirmen ve Siyasetçi
Doğum:
Kırgızistan, 12 Aralık 1928
Ölüm:
Almanya, 10 Haziran 2008
Cengiz Aytmatov, (Kırgızca: Чыңгыз Айтматов (Çıňğız Aytmatov), Rusça: Чингиз Торекулович Айтматов) (d. 12 Aralık 1928, Kırgızistan - ö. 10 Haziran 2008, Almanya).

Ünlü Kırgız Türkü edebiyatçı, gazeteci, çevirmen ve siyasetçi. 12 Aralık 1928 tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan'daki Talas eyaletinin Şeker köyünde doğdu. Babası Torekul Aytmatov, Sovyet Kırgızistanı'nda seçkin devlet adamı idi, ancak 1937'de tutuklandı ve 1938'de kurşuna dizildi. Tatar kızı olan annesi Nagima Hamziyevna Abdulvaliyeva tiyatro aktrisiydi. Adı, Cengiz Han'dan esinlenerek konulmuştur.
Gençliği sıkıntılı bir döneme denk gelmişti. O dönemde zaten yeni yerleşmeye başlayan siyasî sistemle, bir de savaşla mücadele etmek zorundaydı. Çok genç yaşta çalışmaya başladı; çünkü II. Dünya Savaşının SSCB üzerindeki etkileri gençleri de etkiliyordu, yetişkinler savaşta olduklarından, gençlere büyük iş düşüyordu. On dört yaşında köyündeki sekreterliğe girdi. Burada tarım makinelerinin sayımı, vergi tahsildarlığı gibi işlerde çalıştı. Köyünden, Kazakistan'a giderek Cambul Veterinerlik Teknik Okulu'nda okudu. Daha sonra şimdiki Kırgızistan'ın başkenti olan Bişkek'e giderek burada Frunze Tarım Enstitüsü'nde öğrenimine devam etti. Ardından Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne geçti ve 1956 ile 1958 yılları arasında Moskova'da okudu. Yazmaya bu yıllarda Pravda gazetesinde başladı. Yazdığı eserleriyle üne kavuştu ve 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliği'ne üye kabul edildi. 1963'te Lenin Ödülü'nü aldı. Eserleri yüz elliyi aşkın dile tercüme edildi. 1990-1994 yıllarında Sovyetler Birliği'ni ve Rusya Federasyonu'nu, sonra ise 2008 yılına kadar Kırgızistan Cumhuriyeti'ni büyükelçi olarak temsil etti.
Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanının film çekimleri için gittiği Rusya'nın Tataristan Cumhuriyeti'nin başkenti Kazan'da 16 Mayıs 2008'de rahatsızlandı ve böbrek yetmezliği teşhisiyle tedavi için Almanya'ya getirildi. Almanya'nın Nürnberg kentindeki Klinikum Nord'da tedavi gören Cengiz Aytmatov, komaya girdi.10 Haziran 2008 tarihinde Nürnberg'de hayatını yitirdi.
Okumayı çok sever, her zaman kitaplara dalıp giderdi. Onun en çok sevdiği şey, ona en değerli ödül kitaptı.
Cengiz Aytmatov
Sayfa 20 - Ötüken
"Asıl mesele de bu işte. Zaman ne kadar geçerse geçsin, bazı konularda hiçbir şeyi değiştirmez. Elinden malını mülkünü, varını yoğunu alsalar, bundan ölmezsin. Bunları yine edinebilirsin. Ama senin onurunu kırar, ruhunu öldürürlerse, işte buna çare yoktur..."
Gitmekle kendinden kaçıp kurtulacağını mı sanıyorsun? Nereye gidersen git, üzüntülerin de seninle beraber gelecektir..
Beyaz Gemi’yi bir de bu yorumdan sonra düşününüz…

Eser, bir semboller şaheseridir. Bu nedenle evet, bir görünen tarafı ve anlatımı vardır ama bir de semboller üzerine kurulmuş bir iç anlatımı vardır. Bu yazım şekli Aytmatov’un dehasını ve ustalığını gösterir.

Nitekim diktatörlüklerde, baskıcı sistemlerde insanlar fikirlerini açıkça dile getiremedikleri için hep semboller kullanırlar. Bu bazen bir türkü olur bazen bir destan bazense bir tek kelime.

Buna göre bir kere romanın adı bile bir mesaj taşır. Nedir? Ak Keme/Beyaz Gemi. Beyaz, özgürlüğün rengidir. Beyaz Gemi’nin yazıldığı devlet ise her şeyin kızıl olduğu, bir totaliter sistemdedir. Ayrıca gemi ve göl kavramları ‘gidebilmeyi, sonsuzluğu’ çağrıştırır.

Çocuğun adı yoktur. Çocuk, çocuktur. Bu anlamda hepimiz birer çocuk olabiliriz. Baskıcı rejimlerin ezip geçtiği, bir sayıdan ibaret gördüğü insanlardır çocuk. Nitekim Aytmatov yıllar sonra bir konferansında kendisini büyük bir ilgiyle dinleyen bir gencin söz alarak, ‘Beyaz Gemi’deki çocuk benim’ dediğini anlatır ve ekler, ‘Evet oydu ve hatta sadece o değildi…’

Romanın kötü kişisi Oruzkul’dur. Bu isim Kırgız Türklerinde kullanılmaz. Manası Rus’un kuludur. Yani Rus’a kul olan… Aytmatov, totaliter bir rejimde açıkça yazamayacağı bir şeyi böyle ifade etmiştir. Ruslara kul olan tipler Orozkul gibilerdir. Sarhoş, rüşvetçi, kötü kalpli, milli ve manevi değerleri olmayan, kaypak kişiler. Hatta şu mesajı da verir. Orozkul’un çocuğu olmaz, yani soyu kesiktir. Yani, komünist sistemin de evladı olmayacak, tükenecek.

Mümin Dede ise Kırgız halkını temsil eder. İsimler tesadüf değildir. Mümin, inanan, inançlı demektir. Mümin Dede de, inançlı ve iyi bir insandır. Lakin güçsüzdür, değer görmez ve pasif iyidir. Bu nedenle Orozkul’un tahakkümünden kurtulamaz. Ancak torunuyla arasında bir kültür aktarımı vardır.

Isık Göl’ü gördüm ben. Öyle küçük bir göl değil; bilakis bizim Marmara Denizinin yarısı kadar bir göl. Karşı kıyısının görülmediği yerleri çok. Kırgızlar için bir deniz adeta. İşte oradaki baba motifi de beklenen bir kahramanı işaret ediyor. Umudun ona bağlandığı ama aslında var olup olmadığını bilinmediği bir kahraman.

En nihayetinde, ‘Onun iki masalı vardı. Biri kendisinindi ve başka kimse bilmezdi. Ötekini ise dedesi anlatmıştı ona. Sonra ikisi de yok olup gitti. Şimdi biz bunlardan söz edeceğiz.’ diye başlıyordu kitap.

Dediğim gibi bizzat Isık Göl'e gidip, romanın geçtiği yerleri gördüm. Gözlerim göldeki Beyaz Gemi'yi ve o isimsiz çocuğu aradı. Efsanelerle sarılmış, mükemmel bir dönem eleştirisi.

Yaşasın çocuk...
Selamlar olsun herkeslere .. Öncelikle sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim ve hemen anlaşalım .. BU KİTABI MUTLAKA OKUYUN CANİKOLAR!!

Bilenler biliyor ama bilmeyenler için ben tekrar edeyim .. Aziz Nesin ' in cidden fanatizm derecesinde hayranıyım.. Çok şey öğrendim sayesinde .. İşte hayatıma kattıklarından biri de Cengiz Aytmatov oldu .. İlkin Aytmatov ' un ismiyle bir Tutam Aydınlık adlı kitabında karşılıklı sohbet ederlerken Aziz Nesin ' e aktardığı bir anısını okurken karşılaştım .. Not ettim ismini bir yerlere .. Aradan zaman geçti..Unutuldu .. Sonra bir başka kitabında daha rastgeldim .. Ne oldu , nasıl oldu bilmiyorum ama senelerdir bilmeme rağmen kendisini bir türlü okuyamadım .. Denk gelemedik kendisiyle bir türlü .. Ama çok gariptir ki , hiç okumamış , neye dair yazdığı hakkında dahi bir bilgim olmayan bu adamı, okumazdan evvel de seviyordum.. Komünist ve vatan haini ilan edilen Aziz Nesin bir kitabında kendisi için bakın ne yazmış :

"TÜRKLÜĞÜN bilincinde bir adam" ..

Yanlış hatırlamıyorsam sanırım Moskova ' da buluşup konuşmuşlar başbaşa verip bir dönem .. Söz Türklerden açılınca Cengiz Aytmatov federasyondan ayrıldıktan sonraki dönemde Türklerin yaptığı yanlışları sıralamış Aziz Nesin 'e .. "Biz" ,demiş.. "SSCB ' den sonrasında birbirimiz arasında da ayrıldık Türkler olarak.. Bu yetmezmiş gibi bir de düşman olduk birbirimize .. Herşeyden önce milli şuuru kaybedip , üstüne üstlük bir de kendimize rusların kiril alfabesini aldık" .. Sonra Aziz Nesin ' e aktaracağım anısını anlatmış .. Burayı bence çok dikkatli okuyun çünkü bu adamın kitaplarında (hepsini okumadım ama yaptığım araştırmalara göre ) bu zihniyetin karşısında duran bir adamın düşünceleri ve tavırları gizli ..

"Yıllarca önce Cengiz Aytmatov anlatmıştı. Kırgızistan'da bir yahudi, Cengiz'e,
- Siz Türkler domuz kılına benzersiniz, demiş.
şaşıran Cengiz,
-Niçin? diye sorunca, yahudi şu yanıtı vermiş:
-Çünkü bütün tüylü ve kıllı hayvanların tüyleri yanyana gelir, bitişir, dokuma olur, salt domuzun kıllarından dokuma olmaz, ancak fırça olur. siz Türkler de öylesiniz."

Kaynak : Aziz Nesin - Bir Tutam Aydınlık(s. 130)

İşte Cengiz Aytmatov' a dair bildiklerim sadece bundan ibaretti .. Ta ki bu kitabı okuyana dek .. Kendisi sanırım yirmili yıllarda doğduğu için çocukluğuna ekim devrimi ve 2. dünya savaşı gibi iki büyük buhranı yerleştirmeyi başarmış istemeden .. Babasının kurşuna dizilip öldürülmesi de üstüne cabası .. Stalin ' in devrime ihanet ederek ülkeyi demir yumruk ve tarifi imkansız bir istibdat rejimi ile yönettiğini görmüş .. Tarlalarda geçmiş çocukluğu .. Siyasetle ve gazetecikle de uğraşmış bir insan aynı zamanda .. Bu bakımdan benim onu okurken sevmemin en büyük nedenlerinden biri de hem yukarda saydıklarım , hem değerlerine ve özüne sırtını dönmemiş halkının sorunlarını anlatarak sahip çıkmış olması , hem de buraya kadar saydıklarımın Aziz Nesin ' in hayatı ile gösterdiği inanılmaz benzerlikler .. Hafif bir Soljenitsin aurası da var yalnız onu da belirtmeden geçemicem..Çok uzattım farkındayım ama kitaba dair duygularımı üstünüze gözyaşı gazı boca edip paylaşamıcam .. Yalnız bir kaç kelam da etmeden olmaz ..

Kitap 2. Dünya Savaşı döneminde geçiyor .. Pek çok 2. Dünya Savaşı konulu roman okudum .. Yeri geldi Simonov ile Stalingrad 'a , yeri geldi Henrich Böll ile Almanya' ya uzandım . Kimi zaman K. Hannah ile işgal altında Fransa' ya da gittim .. Hem müttefik ,hem mihver cephelerinde bulundum .. Kırgızistan' a bu ilk yolculuğum oldu.. Tüm bu anlattıklarım dahilinde bu kitap , pastoral ortamların "gerisine" serpiştirilmiş , dramlar zinciri ile sarmalanmış bir savaş romanı..Ama TEK EL SİLAH SESİNİN DAHİ DUYULMADIĞI cinsinden .. Aytmatov ' u bu konuda alkışlamak hem de ayakta alkışlamak lazım ..Bu kadar sade bir dil ile bir savaş bu denli güzel anlatılabilir mi? İnsanların yaşadığı dramlar bu kadar vurucu bir şekilde bünyeye empoze edilebilir mi bilmiyorum .. Buna en yakın hissiyatı Henrich Böll ' ün Ademoğlu Neredeydin ' i okurken almıştım sanırsam.. Sanki Anadolu köyülüsünün içine düştüm Kurtuluş Savaşı yıllarında .. Saf , tertemiz köylülerin , sarı sarı başakların arasında çalışan , tarlalarından gece vakti evlerine yorgun argın dönen köylülerin arasına.. İlkin herşey çok güzeldi.. Beklemiyordum daha doğrusu bir savaş falan .. Sonra işgal başladı .. Bir kadın yapayalnız kaldı .. Oğulları , kocası hatta ve hatta gelini.. Öyle yalnız kaldı ki dertleşeceği sadece kara topraklar kaldı geriye yıllar geçtikten sonra .. Kitap mı okudum dikenli tel mi yuttum anlayamadım doğrusu .. Bu kadar acıya rağmen ayakta kalan yine de bir umudum var diyen Ana.. Sen evlat özlemiyle o etleri kızarttın , hamur yoğurup ekmek yapıp bohçaya sardın sarmaladın , bekledin istasyonda topu topu üç dakika için hiç durmadan geçip gidecek treni o soğuk havada.. Düştün koşacam diye ardından.. Sen kalktın ayağa orada ama bizim ciğere köz bastılar , aklımız orda vücudumuz yerde kaldı .. Kalkamadık yerden o kısımdan sonra .. Bitirdim kitabı az önce..Sonra 2 sigara yaktım arka arkaya şunu dinleyerek ..

https://www.youtube.com/watch?v=HklW6YxfjO4

İşte böyle bir kitap bu .. Dikenli tel yutturanından ..
Aysun Kayacı'nın sosyoloji dünyasını çatlatan meşhur tespitini pek çoğunuz bilirsiniz;

"Ben vergi veriyorum niye vergisini vermeyen, 'dağdaki çoban'la benim oyum eşit mesela. Niye? Hiç vergisini vermeyen biriyle niye benim oyum eşit. O benim kadar duyarlı benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba"

'BEN VERGİMİ VERİYORUM...'

İşte bunlar hep aşırı dozda beynimize Hollywood filmi akıtılmış bir nesil olmaktan ileri geliyor sevgili 1k dostları... "Ben vergimi veriyorum lanet olasıca aynasız, bana hiçbir şey yapamazsın. Hemen toprağımdan defol!"

Evet, bir birey olmanın ifadesi olarak 'vergi veriyor olmak' kültürümüze yeni giren bir kavram. Mesela ben dedemden veya babamdan hiçbir zaman 'evladım sakın ha vergini ihmal etme, günü gününe öde vergini' şeklinde bir nasihat işitmedim. Siz işittiniz mi?

Pekâla, bu tespitin devamına da bir göz atalım;

"O benim kadar duyarlı, benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba?"

İşte burası çok daha kritik! Şimdilik burada dursun, birazdan tekrar döneceğiz bu yakarışa...

Amacım, değerli bir Aytmatov eseri incelemesinde Aysun Kayacı yergisi yapmak değil tabii ki. Herkesin fikri kendine... Ancak bu yaklaşımın genel manada elit bir kesim tarafından içten içe alkışlandığını bilmeyecek kadar da saf insanlar değiliz nihayetinde...

Peki, 'Elvada Gülsarı'nın tüm bunlarla ne alakası var?' diyenler için sadede gelelim o halde...

Çok alakası var... Çünkü bu kitap, neredeyse baştan sona bir çobanın hayat hikayesini anlatıyor. Bu öyle sıradan, dümdüz bir hayat hikayesi değil... Çobanlık mesleğinin inceliklerinden, bu mesleğin insanda yarattığı tüm mesleki deformasyona kadar ince ince işliyor Aytmatov... Bir çobanın hüznü, sevinci, mesleğine, içinde bulunduğu topluma ve mesleğinin varlık nedeni olan hayvanlarına olan tutkusu; diğer taraftan o çobanın aile ilişkileri, birey olarak toplumda sahip olduğu roller, siyasi kimliği ve her birimizin payını aldığı sistem, adalet, hak, hukuk gibi kavramların onun üzerinde bıraktığı yıkıntı; patlayan bir yanardağdan boşalan lavlar gibi akıyor Aytmatov'un mucizevi kaleminden zihnimize...

---------------------

Çobanımızın adı Tanabay... Eski bir Komünist Partili, aynı zamanda her cephede savaşmış eski bir asker... Devrim için büyük bir emek harcamış gençliğinde... Ülkesine, ideolojisine olan bağlılığı, devrim sonrası onda 'ülkem için her görevi kabul ederim' anlayışını hakim kılmış. Bağlı olduğu kolhozun başkanı ve yakın dostu Çora aracılığıyla yılkıcı, yani at yetiştiricisi/çobanı olmayı kabul ediyor. Cins ve ünlü bir yorga at olan Gülsarı ile de bu şekilde tanışıyor.

Gülsarı'yı diğer atlardan farklı kılan şey, doğuştan yorga olması. Yorga atlar, o dönemin ve o kültürün en hızlı ve en değerli atları... İnsanlar iyi bir yorga ata sahip olabilmek için birbirini öldürüyor! Özelliği ise çok hızlı ve dengeli olmaları, yorulmak nedir bilmeden var gücüyle koşan, bir nevi dönemin en popüler makam araçları diyebiliriz. Evet hız bakımından günümüzde Ferrari'ye, tarz bakımından da CEO'ların kullandığı Mercedes S600'e karşılık gelebilir. Gülsarı'nın değerinin, kafanızda daha net canlanabilmesi için bu örnekleri verdim... Çünkü Tanabay'ın gözünden sakınıp büyük bir özveri ile yetiştirdiği; hiçbir yarışta ya da hiçbir oyunda kaybetmeyen bu özel at, zamanı geldiğinde doğal olarak o bölgedeki tüm 'yönetici'lerin dikkatini çekiyor.

Zaten hangi rejimle yönetilirseniz yönetilin, ister metropolde ister en döküntü kasabada oturun değişmeyen tek bir şey vardır; o da yönetici sınıfının makam aracı sevdasıdır... Uruguay devlet başkanı ya da Papa, eski model bir arabaya biniyor diye uzaylı görmüş gibi şaşırmamızın nedeni de budur biraz... Doğuştan kabullenmişizdir yönetici-makam aracı ilişkisini... Ben 30'lu yaşlarıma kadar bu konuyu hiç sorgulama ihtiyacı hissetmedim mesela... Benim için yönetici ve makam aracı arasındaki ilişki, toprakla ağaç arasındaki ilişki kadar doğaldı...

Neyse, fazla dağılmadan konumuza geri dönelim tekrardan...

Tanabay ve Gülsarı arasındaki ilişki hayatları boyunca hiçbir zaman kopmaz. Zaferi de zulmü de beraber yaşarlar, fiziken ayrı olsalar dahi... Okurken insanı farklı duygulara götüren bu güzel ilişkinin detaylarını kitabın kendisine bırakıyorum...

Bir at çobanı olan Tanabay, yine kolhozun değişen ihtiyaçları doğrultusunda görev değişikliğine gider ve artık bir koyun çobanı olur. İşte benim nazarımda kitabın en can alıcı, etkisinden uzun süre çıkamayacağım bölümleri tam bu noktada başlar...

-----------------------

Çünkü çobanlık mesleğiyle gerçek anlamda tanışmanıza vesile olur Aytmatov... Kendisi de eski bir veteriner olması hasebiyle en ince detaylarına kadar hem bilgi sahibi olmanızı hem de adeta o atmosferin birebir içinde yaşamanızı sağlar.

Kitap bittiğinde çobanların masallardaki gibi sırtında abası, elinde kavalı, koyun otlatıp ağaç gölgesinde uykuya dalan insanlar olmadığını görürsünüz. Hani 'tükenmişlik sendromu' denilen moda bir kavram var ya son yıllarda; işte bu kavramı ortaya atan insanlar Tanabay'ı biraz tanımış olsalardı, sendromlarını da yanlarına alıp bırakın isyan etmeyi, hallerine şükretmekten dilleri damakları kururdu...

Özellikle koyunların kuzulama dönemi, çobanların ömürlerinden ömür alan, saçlarını beyazlatan, yüzlerini çökerten, 'Allah düşmanımın başına vermesin' diyeceğiniz türden zor, sıkıntılı, bir o kadar da insanı tüketen bir dönem... Üstelik bu kuzulama döneminin çok ağır kış şartlarına denk gelmiş olması ve konu makam aracı olduğunda saniye sektirmeden koşar adım dağ başına tırmanan yöneticilerin, böylesine zor şartlarda bir anda 3 maymuna dönmesi dikkate alındığında, sıradan bir çobanın nasıl bir süper kahramana dönüştüğünü az çok tahmin edersiniz.

--------------------

Sona yaklaşırken birkaç konuya daha kısa kısa değinmek istiyorum;

* Bu kitap benim 6. Aytmatov kitabım. Özelde Kırgız genelde ise Türk kültürüne ait pek çok motif, gelenek veya ortak değer, her Aytmatov eserinde işlenen ortak konularının başında gelir. Ancak Elveda Gülsarı, bunu en net ve kapsamlı şekilde görebileceğiniz eserdir diye düşünüyorum. Yine de bu konuda daha detaylı bilgi almak isteyenler, Hercaiokumalar /Ayşe hanımın incelemesine #29372602 veya bir başka Aytmatov uzmanımız Mehmet Y. hocama başvurabilirler.

* Yine bu kitap, at yetiştiriciliğinde ve at binme kültüründe dünyanın açık ara önünde olan Kırgız halkını daha yakından tanımak ve onların atlarla olan yakın ilişkisine içeriden yaklaşmak isteyen okurlar için bulunmaz bir nimettir...

* Ve tabii ki, okuduğunuz her Aytmatov kitabı, sizi kendi kültürünüze biraz daha yakınlaştırır...

-------------------

Şimdi gelelim incelemenin başında yarım bıraktığımız 'benimle çoban bir olamaz' meselesine... En son şu cümlede kalmıştık;

"O benim kadar duyarlı, benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba?"

Evet sevgili 'Beyaz Türk' yaklaşıyor... Hatta hayatında biraz daha duyarlılık ve sorumluluk hissetmek istiyorsan, benim sana verebileceğim en iyi tavsiye, bir çobanın kapısını çalmak olur. Dünyanın merkezinin sen ve senin gibiler olmadığı ve bu merkezin dışına burnunu uzatıp gerçek dünya ile yüzleşme cesaretini gösterdiğin gün kimin oyunun kimin oyundan daha değerli olacağını kendi gözlerinle göreceksin...

Tekrar edeyim, lafım tek bir kişiye değil değerli dostlarım... Şimdi siz, 'aydın' diye sadece aydınlıkta oturanları alıp çıkartırsanız karşımıza, karanlıkta yaşayanların hayatımıza nasıl bir katkısı olduğunu da göremezsiniz haliyle...

Aydın dediğin, biraz da karanlığın içinden çıkıp gelmelidir çünkü...

Tıpkı bir çoban gibi...

Hepinize keyifli okumalar dilerim...
Sizi, asla anlamayacaklarını düşündüğünüz oldu mu? Kelimelerin dilinizin ucuna geldiği ancak yine de sustuğunuz oldu mu? O kelimeler, birer cam kırıkları gibi kanatmadı mı içinizi? Peki, siz dağa, taşa, toprağa haykırmak istemediniz mi içinizi kemiren o dayanılmaz hisleri?

Ne kadar çok etkilenirsem, o kadar çok yazmak istiyorum ve bir o kadar da anlamak istiyorum ama ne yazık ki ne insanoğlunu anlayabiliyor ne de yaptıklarına anlam verebiliyorum. Sığamadık koskoca dünyaya, paylaşamadık o devasa toprak parçalarını. Öldürdük de öldürdük. İnsanlığın kurtuluşu için hiç umut kalmadı mı? Yüz senede geçse, bin senede geçse bu aç gözler doymayacak mı? Bir çocuğun gözyaşından daha mı önemli toprağı, parası, pulu?

Toprak Ana'yı okuduktan sonraki hissiyatım bu şekilde, hoş zaten Aytmatov da okurun hissiyatına dokunmak ister; insanın çok derinlere gömdüğü ve çoğu zaman varlığını unuttuğu hislerine. Bir anlamda o sönmeye yüz tutmuş hissiyatları anlatımıyla alevlendirir ve insan olmayı, insan olmanın gereklerini hatırlatır okuruna.

Bazı yazarlar vardır üslubundan anlarsınız. Bu eseri olsa olsa şu yazar yazmıştır dersiniz. Yaşar Kemal, Dostoyevski, Gorki ve Cengiz Aytmatov gibi. Bu yazarların, kalemlerinin uçlarından sihirli kelimeler dökülür sayfalara ve sizi hemen kitaba bağlayıverir. O kadar tatlı gelir ki bir an olsun kitabın bitmesini istemezsiniz hoş bitse bile diğer kitaplarını okumaya girişirsiniz. Tıpkı şu an bana olduğu gibi.

Bir yazar düşünün; okuyucuyu etkilemek için can alıcı noktaları okurun tahmininin ötesinde tutar ve bu noktaları okur için beklenmedik bir anda gün yüzüne çıkartır. Hal böyleyken okur nazarında sürpriz bir gelişme olduğu için yapılan eylem okur için çarpıcı olur ve hoşuna gider. Şimdi diğer yazarları unutun ve Aytmayov’u düşünün, okuyucuya der ki; bak bunlar bunlar olacak, sakın şaşırmayasın der hemen ardından dediğini yapar ve okur yine de etkilenir, sarsılır, saçmalar ne yapacağını bilemez. Sürpriz gelişmenin ötesinde anlatımıyla sarsar okuyucuyu. İşte böylesine usta bir anlatıma sahiptir Aytmatov.

Anlatıcımızın güçlü betimlemeleri, kitabı yoğun bir şekilde yaşamama neden oldu. Doğa tasvirleri ile kendimi bir köyde bulurken, köy halkının savaş yıllarında yaşama tutunma çabasına da tanık oldum. Karakterler arasındaki sevgi ve saygı bağı o kadar gün yüzündeki, bu güçlü bağları gördükçe hep kendinizi bir eksik hissedeceksiniz. Okuyunuz, benim gibi geç kalmayınız Aytmatov’a.
Okuduğum üçüncü Aytmatov eseri... Ben daha Beyaz Gemi'nin boğazımda düğümlediği yumruyu oradan çıkartmaya uğraşırken, nereden bilebilirdim ki asıl öldürücü darbenin bu kitap ile geleceğini?.. Evet kabul ediyorum, baya bir hazırlıksız yakalandım, ağır nakavt oldum bu sefer. Hakemin saymasına da gerek yok, direkt havluyu atabilirsiniz ringe...

Her Aytmatov eseri yeni mucizeleri de beraberinde getiriyor. Haritada yeri bile olmayan bir köyün dibine evrenler arası seyahat edilebilen uzay üssünü diken, dünyanın en sıradan adamının, bir arkadaşının tabutunu yaşadığı köyden mezarlığa taşımasını anlatırken dünya edebiyatının en önemli başyapıtlarından birini çıkartan, sadece 5-6 karakter, 1-2 kaya parçası ve bir çift geyik ile neredeyse bütün insanlığın temel sorunlarını tokat gibi yüzümüze çarpan bir yazardan bahsediyoruz neticede... Onun kaleminden çıkan başka bir kitabın, içinde yeni mucizeler saklıyor olmasına şaşırmak, saflıktan öteye gitmez bence...

Daha önceki Aytmatov incelemelerimde de altını özellikle çizmiştim; masasına oturduğunda, uçsuz bucaksız bir derya varken önünde, inatla kendine zor hedefler seçip, tüm imkanlarını kendi iradesiyle kısıtlayan, başka bir ifadeyle kendine meydan okuyan başka bir yazar tanımadım ben henüz...

Şimdi soruyorum size; İçinde tek bir savaş veya çatışma sahnesinin olmadığı, tankın, topun, tüfeğin esamesinin okunmadığı bir savaş kitabı nasıl yazılır? Tabu oyunu oynuyormuş gibi düşünün kendinizi...
Anlatılacak kelime: Savaş
Yasaklı kelimeler: Tank, top, tüfek, süngü, miğfer, çatışma, komutan, cephe...
.....................

İşte böyle bir savaş kitabı Toprak Ana... Savaşmanın kitabı aslında... Peki neyle, kimle savaşıyorsunuz? Düşmanla mı? Orasına geleceğiz...

Ve aynı zamanda acının kitabı Toprak Ana... Ancak bu acı da öyle aşk acısı falan değil... Bu acı, neredeyse ete kemiğe bürünmüş, karşınıza geçip oturmuş bir acı...

Aytmatov acıyı alıp kitabın fonuna bir güzel yerleştirmiş. Ressamların resme başlamadan önce tuvale attıkları ilk gölge gibi... Ve sonra kapıları öyle bir kapatmış ki, kesinlikle çıkamıyorsunuz dışarıya... Siz kitabı okurken acının nefesi her daim ensenizde. Başka türlüsüne izin vermiyor Aytmatov.

Çünkü acı hep vardı, hala var ve bundan sonra da hep var olacak. Acıyla bir arada yaşamayı öğrenmek, onun varlığını kabullenmek zorundayız. İşte bu yüzden, hiç ajitasyon yapmadan, duyguları kemirmeden, sapından çöpünden ayrılmış o saf acıyı kucağımıza bırakıyor...

Ve sonra iki karakter koyuyor önümüze: Tolgonay ve Aliman... Katılmayabilirsiniz ama kanaatim odur ki, bu kitap, bu iki kadın karakterin temsil ettiği iki farklı değeri sorgulamakta ve bizden de tarafımızı seçmemizi istemektedir; Acıyla savaşan tarafta mısınız yoksa acıya teslim olan tarafta mı?

Çünkü benim şu ana kadar tanıdığım Aytmatov, 'Arkadaşlar bakın savaş çok kötü bir şeydir. Savaş yüzünden insanlar ölüyor, açlık, kıtlık baş gösteriyor. Hepimiz barış içinde yaşamalıyız' mesajı ile yetinecek bir yazar değil. Çünkü az önce de dedim ya, savaş olmasa dahi hayatımızda, acı hep olacak. O yüzden asıl vurgunun, acıya karşı vereceğimiz tepkinin ne olacağı konusuna odaklandığını düşünüyorum.
..........................

Kitabın bir başka özelliği ve önemi ise, bugüne kadar bildiğimiz, duyduğumuz, okuduğumuz, seyrettiğimiz 2. Dünya Savaşı külliyatına kimsenin girmeyi çok da lüzumlu görmediği bir pencereden, yani Sovyet penceresinden bakabilmiş olması... Kitabı okurken aynen şu tepkiyi verdim; 'Evet ya, 2. Dünya Savaşı'nda Almanya kendi kendine savaşmadı değil mi? 2. Dünya Savaşı sadece 'Yahudi Soykırımı'ndan ibaret değildi değil mi? Bir de bu adamlarla savaşan Ruslar vardı öyle ya... Kurşun asker değil bu insanlar neticede... Orada da ölüm var, savaşın kanlı eli o topraklara da uzanıp tırmaladı o insanları, yok etti tek tek. Dul kadınlar, öksüz çocuklar bıraktı arkasında...

İşte Aytmatov, bir de bu gerçeği hatırlatmış bize bu ölümsüz eserinde...

İşte böyle buyurdu Toprak Ana kitabı, benim zihnime... Sen toprağa tohum atarsan başak verir, buğday verir, ekmek verir, yaşam verir. Sen toprağa top güllesi atarsan da ölüm verir, acı verir, kan verir ve daha önce verdiği ne varsa onları senden bir bir geri alır... Şakası yoktur Toprak Ana'nın...

O halde bastığımız yeri toprak diye geçmeyeceğiz, düşüneceğiz altında yatanları... Ve en başta o insanların anısını yaşatacağız. Sonra savaştığımız şeyin sadece düşman olmadığını; asıl savaşın hayatın ta kendisiyle olduğunu bilip koşullar ne olursa olsun sahip çıkacağız toprağımıza ve bize hediye edilen o güzel hayata...

Herkese keyifli okumalar...
Cengiz Aytmatov ' un okuduğum "İÇİ SOBA KURUMU DIŞI İSE ÇİKİLETA İLE KAPLI bu ikinci kitabıyla bir kez daha ters köşeye yatmış bulunmaktayım .. Mayın tarlasında hiçbir mayını es geçmeksizin, belki bu sefer gümlemez diyerek tüm mayınlara basa basa bitirdim kitabı .. Esasen olacakları kitabın başında bana vermiş olmasına rağmen bile bile lades oldum desem sanırım yanılmış sayılmam .. Bu adamın kitaplarını okurken umutsuz bir umut etme hastalığına yakalanıyorum .. Toprak Ana ' da da aynısını yaşadım .. Size yokluk içindeki mutlulukları çay kaşığıyla verip sonrasında dozerlerle kepçelerle üstünüzden geçmek koşuluyla geri alıyor .. İşin tuhaf tarafı kitap sonunda herşeyi kaybetmiş olmanıza rağmen yine de bir buruk , bir pozitif hissiyat hasıl oluyor bünyeye .. Bu sanki hiç kazanamayacağınızı bildiğiniz ama kolunuzdan , bacağınızdan olma pahasına kazandığınız bir savaştan sonra hissedilen haklı gurur ya da buruk sevinç gibi .. Hal böyle olunca verdiği siyanür aromalı dersler de kolay kolay unutulmuyor .. Bundan 10 sene sonra dahi bu romanın kapağını bir yerde görsem ya da bir alıntıya rastlasam , kitabı bitirdiğim andaki kalakalmışlık hissi sanki o an okumuşum gibi hasıl olur tekrardan diye düşünüyorum .. Hem yazar hem bu kitapla ilgili anlatılacak esasen baya çok konu başlığı var .. Nerden başlasam diye düşünüyorum ama sanırım en iyisi kaleminden başlamak Aytmatov ' un ..

Bu adamdaki pastoral betimlemeleri sanırım bu yaşıma kadar bir de Gorki ' de gördüm .. Sıra sıra dağları , üzerleri karla kaplı çam ağaçlarını üşüyen insanlar olarak adlandırmak , onlara bu yolla can vermek kimin aklına gelir .. İşin garibi , bunu da hikayedeki yedi sekiz yaşındaki bir çocuğa , sekiz kişilik bir köyde annesi babası tarafından terk edilen ,hayatındaki tek dostu dedesi olan inanılmaz yalnız bir çocuğa yaptırıyor ..Bu öyle bir çocuk ki hayatındaki yegane arkadaşları kayalar , otlar , bir dürbün ve kendisine okula gideceği için yeni alınan bir çanta .. Şunu iddaa ediyorum ki , bu adam eğer yere düşen bir cips tanesi yüzünden aralarında kan davası baş gösteren biri kolombiyalı diğeri kayserili 2 karınca kolonisinin hikayesini de yazmış olsaydı , orda da beni etkilemeyi başarırdı .. Muazzam bir stili var .. Bu , biraz da (okuduğum diğer kitabından da yola çıkarak) SSCB ' nin o dönemki baskıcı politikalarına bağlı.. Misal Orozkul karakteri o dönem Rusya'sının kalbine kilitlenmiş bir güdümlü füze.. Zaten rus uşağı, rus kolu gibi bir anlamı var .. Dede ise mümin takma adıyla yine ezilen müslüman kesimi temsilen ringe çıkıyor .. Benim kitabı okurken "GAVUR NENE" olarak adlandırdığım karısı ise dönem Türkleri arasındaki birlik ve beraberlikten yoksunluğun beden bulmuş hali .. Tüm bunları da kitabın merkezine oturttuğu bir masal üzerinden , anlatılan bir başka masala çevirmiş Aytmatov ..Alkışlamamak elde değil .. Aslında sabahlara kadar yazarım bu kitapla ilgili düşüncelerimi ama yüzünüze gözünüze spoiler karası da sürmek istemiyorum .. Bir kısa ek daha yapayım ve sizi kendi halinize bırakayım .. Bu kitap yayınlandıktan sonra kitaptaki kahramanımızın sonu ile ilgili baya bir eleştiri almış Aytmatov.. Bana sorarsanız , kendi kanımca TAM DA OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ BİTİYOR KİTAP .. BURAYA DİKKAT !!! İlk kez Aytmatov okuyacaklar için Kemalettin Tuğcu aroması verecektir kitabın sonu .. Lakin kazın ayağı , Aytmatov ' un kişiliği , görüşleri ve yazdıkları göz önüne alındığında hiçte öyle değil !!! Bazen öyle zamanlar gelir , öyle koşullar hasıl olur ki zalimin zulmüne karşı ÖLÜM sizi MUZAFFER kılar .. Şimdi bu kadar yazdık ...Bunu da eklemeden geçemeyeceğim ..

SORU : Bu kitabı okumasam bi tarafım şişer mi ?
CEVAP : EVET ŞİŞER CANIM KARDEŞİM !!

OLMAZSA OLMAZIMIZ : Kim bilir belki Isık Göl'ünde yüzerken görürüz O'nu ..

https://www.youtube.com/watch?v=Wtm-eZZKdFE

YOK KORKUNÇLU MÜZİK DEĞİL ...
Heskeslere Merhaba! :)

İnceleme yapmak için doğru zamanı beklemem gerekti. Bu yüzden size karşı biraz mahçubum doğrusu.. Kitaba inceleme yapmak için bir süre kendime gelmek zorundaydım. Çünkü kitabın etkisi çok yeni olduğu için eksik veyahut yanlış şeyler yazmak istemedim.. Şimdi zamanı geldi diye düşünüyorum. Umarım yorumumu beğenirsiniz. Ve sizden ricam, eksik-hatalı gördüğünüz yerleri lütfen çekinmeden söyleyin.
Haydi iyi okumalar! :)

GÜN OLUR ASRA BEDEL

Cengiz Aytmatov'u bilmeyen arkadaşlara şöyle kısaca önermek isterim; Aytmatov, "ben kitap okumayı seviyorum, çok kitap okuyorum, kitap okumak istiyorum hatta öylesine bakıyorum" diyenlerin bile okuması gereken yazarlarda ilk sıraları almalıdır.

Aytmatov'un üslubu çok hoş, narin ve akıcı.. Hal böyle olunca insan okumadan edemiyor doğrusu :)
Yazarda en beneğendiğim yönlerden birisi de aşırılığa kaçmıyor olması. Her şey sizin istediğiniz gibi tam tadında ilerliyor.. Hani derler ya "yeme de yanında yat" diye :) Aytmatov için de söylenmiş olabkendinden, öz! :)
artık kitaba geçelim...
-
Kitabın başı yine mükemmel bir giriş ile başlayıp sizi içine çeken bir girdap gibi bütün bedeninizi ve zihninizi esir alıyor.
Aslında ilk başlarda kendinizce bir şeyler üretip yorum yapıyorsunuz. Ama Aytmatov ustalığını konuşturarak yine bir ters köşe daha yapıyor. :)

Bunu burada söylemekte bir sakınca görmüyorum; eserin, bir insanın ölümü ile bir asırı içine alan, değişik ruh hallerinde gezintiye çıkarması muhteşem bir şey.
Herkesin kendinden, ufak da olsa bir şeyler bulabileceği bir kitap.

Hayatta karşımıza çıkan sorunlara karşı çözümlerini sunan, biraz da insanlığımızı unuttuğumuz bu devirde, bize insan olduğumuzu hatırlatan bu kitabı bitirdikten sonra 2 GÜN elimden bırakmadım..

Çok uzatmak da istemiyorum. Kısa sözün aslı, okumamış olan arkadaşların en kısa sürede mutlaka okumaları gerektiğini düşünüyorum. Incelememe göz attıktan sonra kitabı okuyanlar ne demek istediğimi gayet iyi anlayacaklar. Ayrıca bu kitabın devamı olan "Cengizhan'a Küsen Bulut" adlı eseri de okumalısınız! :)

Kitabın bazı bölüm başlarında geçen şu kesit ile incelememe son verirken, hepinizi sevgi ve muhabbetle selamlıyorum...
Hoşça kalınız... :)



Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi...
Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi.
Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde mesafeler demir yoluna göre hesaplanırdı.
Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi...
Buradaki 1000. kitabım.
Beni anlatan bir roman varsa işte o Cengiz Han'a Küsen Bulut'tur. Çünkü ben de coğrafya öğretmeni Abutalip Kuttubayev'im; onun kadar mazlum onun kadar kırgınım...

Cengiz Han'a Küsen Bulut, Gün Olur Asra Bedel'in uzantısıdır. Orada akıbetini bilemediğimiz öğretmen Abutalip Kuttubayev'in hikayesini Cengiz Han'a Küsen Bulut'ta görüyoruz. Ben Cengiz Han'a Küsen Bulut'u yıllar önce okumuştum. Bir de geçen yaz tekrar okudum; ikincisi çok daha manidardı.

Ayrıca bu sitede okuduğumu beyan ettiğim 1000. kitap olmasını özellikle ayarladım.

Büyük Aytmatov, totaliter sistemleri haklı olarak yerin dibine sokarken ustalığını konuşturmuştur. Şahane bir sistem eleştirisidir. Gün Olur Asra Bedel'den sonra mutlaka okunmalı çünkü bir insan hakları beyannamesi adeta...

- İpucu içerir -

Mesleğinde terfi etmek için kendine vazife arayan KGB ajanı 'akdoğan bakışlı' Tansıkbayev aradığı kurbanı Sarı Özek'te bulur. Öğretmen Kuttubayev'i uydurduğu bir terör örgütüne üye olmakla suçlar ve tutuklar. Çünkü totaliter sistemlerde devlet bir sobadır, o ateş sürekli yanmalıdır ve odunlar da insandır. Kuttubayev, Kırgız halk destan ve masallarını derlemektedir. Orada geçen efsanelerden biri de Batı seferi sırasında Cengiz Han'ın üstünden hiç ayrılmayan ama diktatör Han'ın verdiği insanlık dışı bir ceza sonucu onu terk eden bulut efsanesidir.
Arkadaşlar hepinize Selam! :D

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum;
Cengiz Aytmatov'u okumayan kalmasın! Hemen kalkın ve bir kitabını alın! :))

Her kitabında, her sayfasında hatta her satırında başka bir dünya...
Okurken nerede olduğunuzu dahi unutacağınız bir eser ile karşınızdayız. ;)

Dün kitabı bitirdikten sonra Aytmatov'a şöyle bir sitemim oldu; "ya abicim sen ne yapıyorsun? Mahvettin benii!! Kolumdan tutup sokak sokak, şehir şehir, ülke ülke dolaştırdın! Sana kızmıyorum ama bu kadar duygu yüklü bir kitap sonrasında kendime gelmem çok zor!" :DD

Gerçekten de dediğim gibi. Aytmatov kitabı hangi duygular içerisinde yazdı bilemem. Ama beni ağlattığı doğrudur..

Velhasıl kelam, her çeşit duyguya kapılacağımız bir eserden bahsediyorum. Yeri gelecek: sinirden ne yapacağınızı bilemeyecek, belki de 'orda olsam çok fena şeyler yapardım' diyeceksiniz. Yeri gelecek: aşık olacak, hüzünlenecek, sevinecek ve kim bilir belki bazılarımız (benim de yaptığım gibi) ağlayacaksınız...

Sözün sonuna gelmişken, Nazım Hikmet'in şiirinden bir kısım ile bitirmek istiyorum. Belki bu sevgiliye söylenen bir şiir ama ben bunu insanın gerçekten sevdiği başka bir insana da söyleyebileceğini düşünüyorum. Aytmatov'a ithafen;

"Herkese selam,
Sana hasret..."
ELVEDA DİYEMEMEK
“Uç yabankazı uç! Kanatların yorulmadan
arkadaşlarına yetiş! Diye derin bir iç çekti. Sonra:
Elveda Gülsarı! Elveda! dedi.”
(Bu inceleme, romanın içeriğine dair detaylı bilgi içerir!)

Veda etmeyi beceremeyenler sınıfındanım. Gideceksem susarak giderim, geri dönülemez sözler söylemekten korkarım hep, belki de vedaları becerememem bundandır. “Elveda Gülsarı”yı yeniden okurken bir veda metni okumanın hüznünü bir kez daha yaşadım. Oysaki vedalar da hayatın gerçeklerinden. Ama insan bu hayatta en çok da en sevdiklerine veda etmek zorunda kalıyor ya, belki de hayatın en trajik tarafı da bu. Sevmediklerimizle burun buruna yaşamak zorunda kalırken, en sevdiklerimizi hayat boyu uğurlamak, onlara hep hasret kalmak, küçük anlardan ibaret mutlu anları bir daha bir daha hatırlayıp hüzünlenmekten ibaret bir hayat…

“Elveda Gülsarı” romanının kahramanı, taypalma yorga cins bir at olan Gülsarı’dır. Aytmatov, romanı sondan başlatırken romana adını veren Gülsarı’nın ve onun sadık dostu, bakıcısı, sahibi Tanabay’ın yaşamlarını geriye dönüşlerle aktarır. Romanda tahminen 35-40 yıllık bir süreç geriye dönüşlerle anlatılır. Tanabay, kolhozlaştırma faaliyetlerinin tüm hızıyla devam ettiği Ekim devriminden hemen sonraki süreci gençlik yıllarında idrak etmiş, bu sürece canla başla katkıda bulunmuş, aradan yıllar geçtiğinde yanlış politikalar sebebiyle partiden de onun uygulamalarından da soğumuş, hayal kırıklığı yaşamış bir halk adamıdır. Gençliğinde ağabeyi Kulıbay’ı dahi kulak olduğu gerekçesiyle ihbar etmiş, onun sürgüne gönderilmesine sebep olmuş, bu sebepten ağabeyiyle arasında tamiri güç bir kırgınlık oluşmuştur. Roman dikkatle okunduğunda “Karagül Botam Bozlağı” ile Tanabay’ın ağabeyiyle olan ilişkisi arasında bir bağ kurulduğu görülecektir.

Asıl mesleği veterinerlik olan Aytmatov, romanlarında hayvan kahramanları son derece derin ve etkileyici şekilde tasvir eder, onlara insanlara has özellikler verir, hatta bunu o kadar doğal bir şekilde yapar ki bu durum okuyucu olarak bize asla rahatsızlık vermez. “Gün Olur Asra Bedel”in unutulmaz devesi Karanar, “Dişi Kurdun Rüyaları”nın kurtları Akbar ve Taşçaynar, “Beyaz Gemi”nin maralları, “Ebedi Nişanlı”nın kar parsı, onun ilk elde akla gelen etkileyici hayvan kahramanlardan birkaçıdır sadece. “Elveda Gülsarı” romanının kahramanı Gülsarı, Tanabay’a küçük bir tay iken yetiştirmesi için verilir. Zamanla yorga ile Tanabay arasında çok güçlü bir bağ oluşur. Ancak Gülsarı yarışlarda arka arkaya üstün başarı gösterince Parti yetkililerinin dikkatini çeker ve yorga Tanabay’ın elinden alınır, bu durumu kabullenemeyen Gülsarı defalarca kaçar, hatta zincire vurulur, sonrası daha da trajiktir. Gülsarı ve Tanabay’ın yolları yıllar sonra yeniden kesişse de artık ne Gülsarı koşarken rüzgarlarla yarışan o taypalma yorgadır, ne de Tanabay gençliğinin zirvesindeki Tanabay’dır. Onları romanın başında yaşlılık ve vedanın hüznü içinde görürüz. Öyle ki Aytmatov romanda bunu vurgulamak ister gibi “leit motif” şeklinde “yaşlı bir adam, yaşlı bir at” ifadesini dört kez kullanır.

Romanın orijinal adı “Kopar Zincirlerini Gülsarı”dır ama çeviri sırasında “Elveda Gülsarı” şeklinde değiştirilmiştir. “Kopar Zincirlerini Gülsarı”, romanın içeriğine ve mesajına çok daha uygundur aslında. Romana adını veren Gülsarı ismindeki “taypalma yorga” at; romanda özelde Kırgızları genel manada da esaret altında olan bütün Türkleri temsil eder. Gülsarı’nın ayaklarının zincire vurulması ve ardından da iğdiş edilmesi sembolik bir anlam taşır. Sovyetler Birliği’nde uygulanan asimilasyon politikaları sonucunda öz değerlerine yabancılaşan bir nesil yetişir. Aytmatov’un birçok eserinde bu durum farklı semboller yardımıyla eleştirilir. "Gün Olur Asra Bedel"de mankurt efsanesi yardımıyla kendi değerlerine yabancılaşan insanları “mankurt” kavramıyla anlatan ve literatüre armağan eden Aytmatov, Sovyet yatılı okullarında yetişen Sabitcan vasıtasıyla da halihazırdaki mankurtlaştırmayı gözler önüne serer. Bu romanda da cins bir at olan ve kendine mahsus özellikleri bulunan Gülsarı’nın ehil olmayan ellerde cinsine mahsus özelliklerini birer birer yitirmesi sonucunda geldiği nokta çok çarpıcı bir şekilde anlatılır. Kitaptan alıntıladığım şu bölüm görünüşte Gülsarı’ya yapılanları anlatsa da, diğer yandan Sovyetlerin Türklere uyguladıkları baskı ve tek tipleştirme politikaları ile yapmak istediklerini de çok güzel özetler:

“Eski tutku ve özelliklerinden kala kala bu taypalma yürüyüşü kalmıştı. Başka tutkularının hepsi yok olmuştu. Sırtındaki biniciden ve yürüdüğü yoldan başka bir şey düşünmesin diye, insanlar onu başka her tutkudan mahrum bırakmışlardı. Şimdi Gülsarı’nın tek tutkusu koşmaktı. Böyle hızlı koşarak insanların ondan aldıkları şeylere yetişecek, onları yakalayacaktı sanki. Ama hiçbir zaman ulaşamıyordu onlara.” (s.121)

Roman bir Kırgız kültür ansiklopedisi gibidir. Ata verilen değer, göç kültürü, dinî unsurlar, el sanatları, geleneksel oyunlar, atasözleri, türküler, kopuz, ağıt yakma geleneği gibi pek çok unsur romanda detaylarıyla anlatılır. Roman bu haliyle sosyolojik bir kaynaktır aynı zamanda.

Aytmatov’un bu romanda kullandığı bir üslup özelliğinden de bahsetmek istiyorum. Yazar, acıklı olayları anlatırken paralelinde bir bozlaktan(romanda ağıt anlamında kullanılmaktadır) alıntı yaparak bu şekilde durumu okuyucusuna daha kuvvetli hissettirir:
“Şimdi Tanabay o kadından da, o yorgadan da ayrılıyordu. Her şey geçmişte kalmıştı. Baharda gelen, sonra gökte sıra sıra dizilip uzaklara giden, gözden kaybolan yaban kazları gibi uçup gidiyorlardı onun iç dünyasında…”
“O ana deve, o akmaya, günlerce ve günlerce, bozlaya bozlaya, yitik botasını arıyordu: Neredesin kara gözlü botacığım? Ses ver bana! Memelerim sütle dolup akıyor.. Mis gibi kokan ananın ak sütü.”(s.110)
Gülsarı iğdiş edilirken at korasının arkasında çelik çomak oynayan çocukların söyledikleri ağıtın duyulması da bu bağlamda düşünülebilir. Bunun yanı sıra yazarın bu ağıtı düzenli tekrarlar şeklinde vermesi de anlatımı güçlendirici bir özellik olarak dikkat çekmektedir:
“Gülsarı etine değen soğuk bir şeyle ürperdi. Yeni efendisi tam gözlerinin önüne çömelmiş bakıyordu. Birden korkunç bir acıyla canı çıkayazdı. Gözlerinde şimşekler çaktı. Ah! Kıpkızıl bir alev içine düşmüş gibi yandı. Dünya başına yıkıldı ve sonra zifiri bir karanlık oldu.”
“Kora dışındaki çocuklar hala çelik-çomak oynuyorlardı:
Gökbay, Akbay
Buzavındı bakpay
Kayda cürsin oynap
Apan seni soymak
Ay-Ay-Karabay zuvvv…”(s.102)

"Elveda Gülsarı" romanında  türkülerin Tanabay’ın içinden taşan hislerini ifade etmek için bir vasıta olarak kullanıldığı görülmektedir. Aytmatov’un eserlerinde türkü ve aşk arasında yakın bir ilişki kurulduğu rahatlıkla söylenebilir ki Cemile hikayesinde Daniyar’ın söylediği türküler buna en çarpıcı örnektir. Romandan alıntıladığım şu cümleler türkü ve aşk arasındaki ilişkiyi göstermesi bakımından dikkat çekicidir:

“Tanabay’ın onu yüreklendiren sesi, hatta keyfinden şarkı söylemesi pek hoşuna giderdi Gülsarı’nın. Böyle zamanlarda, koşu temposunu onun türküsüne uydururdu sanki. Zamanla bu türkülere iyice alıştı, onları belledi: Bazıları hüzünlü, duygulu, uzun, kısa, sözlü, sözsüz bütün türkülerini.”(s.30)

 “Tanabay hafif bir sesle türkü söyler, sözleri pek anlaşılmazdı, ama herhalde anılarda kalmış yiğitlerin yaşadığı dönemi ve onların aşklarını, acılarını anlatan sözlerdi bunlar. Gülsarı, çok iyi bildiği yoldan, çayı geçerek ta yaylaya götürürdü sahibini.”(s.48)

“Elveda Gülsarı” baştan sona hüzün dolu bir roman. Bir adam ve bir atın; sözlere gerek duymadan anlaşmalarına ve birbirlerinin halleriyle hallenmelerine rağmen yollarının ayrılması, Tanabay’ın kaybettikleri, Gülsarı’nın başına gelenler, aslında hayatın kocaman bir hayal kırıklığından ibaret olduğu gerçeğini bize bir kez daha hatırlatıyor. Hayat kısa ve bu kısa yolculukta sevdiklerimizin kıymetini bilip mutlu anları çoğaltmak gibi bir sorumluluğumuz var. Ama hayat bizi görünmez iplerle öyle sımsıkı bağlamış ki kımıldamak istediğimizde iplerimizin farkına varıyor ve her seferinde durmak ve beklemek zorunda kalıyoruz. İçimizde kocaman bir umut taşısak da bir şey değişmiyor aslında, her hayal kırıklığı, her güven zedelenmesi içimizdeki umuttan bir parçayı daha alıp götürüyor. Ama her şeye rağmen umut hep var ve ben belki de bu sebeple vedaları hiçbir zaman sevmeyeceğim… Elveda Gülsarı…

Blogumdan okumak isterseniz:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...03/elveda-diyememek/

Yazarın biyografisi

Adı:
Cengiz Aytmatov
Tam adı:
Чыңгыз Айтматов (Çıňğız Aytmatov)
Unvan:
Edebiyatçı, Gazeteci, Çevirmen ve Siyasetçi
Doğum:
Kırgızistan, 12 Aralık 1928
Ölüm:
Almanya, 10 Haziran 2008
Cengiz Aytmatov, (Kırgızca: Чыңгыз Айтматов (Çıňğız Aytmatov), Rusça: Чингиз Торекулович Айтматов) (d. 12 Aralık 1928, Kırgızistan - ö. 10 Haziran 2008, Almanya).

Ünlü Kırgız Türkü edebiyatçı, gazeteci, çevirmen ve siyasetçi. 12 Aralık 1928 tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan'daki Talas eyaletinin Şeker köyünde doğdu. Babası Torekul Aytmatov, Sovyet Kırgızistanı'nda seçkin devlet adamı idi, ancak 1937'de tutuklandı ve 1938'de kurşuna dizildi. Tatar kızı olan annesi Nagima Hamziyevna Abdulvaliyeva tiyatro aktrisiydi. Adı, Cengiz Han'dan esinlenerek konulmuştur.
Gençliği sıkıntılı bir döneme denk gelmişti. O dönemde zaten yeni yerleşmeye başlayan siyasî sistemle, bir de savaşla mücadele etmek zorundaydı. Çok genç yaşta çalışmaya başladı; çünkü II. Dünya Savaşının SSCB üzerindeki etkileri gençleri de etkiliyordu, yetişkinler savaşta olduklarından, gençlere büyük iş düşüyordu. On dört yaşında köyündeki sekreterliğe girdi. Burada tarım makinelerinin sayımı, vergi tahsildarlığı gibi işlerde çalıştı. Köyünden, Kazakistan'a giderek Cambul Veterinerlik Teknik Okulu'nda okudu. Daha sonra şimdiki Kırgızistan'ın başkenti olan Bişkek'e giderek burada Frunze Tarım Enstitüsü'nde öğrenimine devam etti. Ardından Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne geçti ve 1956 ile 1958 yılları arasında Moskova'da okudu. Yazmaya bu yıllarda Pravda gazetesinde başladı. Yazdığı eserleriyle üne kavuştu ve 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliği'ne üye kabul edildi. 1963'te Lenin Ödülü'nü aldı. Eserleri yüz elliyi aşkın dile tercüme edildi. 1990-1994 yıllarında Sovyetler Birliği'ni ve Rusya Federasyonu'nu, sonra ise 2008 yılına kadar Kırgızistan Cumhuriyeti'ni büyükelçi olarak temsil etti.
Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanının film çekimleri için gittiği Rusya'nın Tataristan Cumhuriyeti'nin başkenti Kazan'da 16 Mayıs 2008'de rahatsızlandı ve böbrek yetmezliği teşhisiyle tedavi için Almanya'ya getirildi. Almanya'nın Nürnberg kentindeki Klinikum Nord'da tedavi gören Cengiz Aytmatov, komaya girdi.10 Haziran 2008 tarihinde Nürnberg'de hayatını yitirdi.

Yazar istatistikleri

  • 3.237 okur beğendi.
  • 28.530 okur okudu.
  • 543 okur okuyor.
  • 10.100 okur okuyacak.
  • 398 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları