·
Okunma
·
Beğeni
·
11498
Gösterim
Adı:
İlk Öğretmenim
Baskı tarihi:
Kasım 2018
Sayfa sayısı:
80
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752473034
Kitabın türü:
Orijinal adı:
белый пароход
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Nora Kitap
Baskılar:
İlk Öğretmenim
İlkögretmen
İlk Öğretmen
Öğretmen Duyşen
Öğretmen Duyşen
İlk Öğretmen
Kitap daha önce Öğretmen Duyşen ismiyle Da Yayıncılıktan çıkmıştır.
Elips Yayınlarında İlk Öğretmen adıyla kitabı basmaktadır.

Yaşamlarını göçebelikle ve basit tarım ve hayvancılıkla sürdüren komünal topluluklar halinde örgütlenmiş Kırgız toplumu, aniden sökün eden Bolşevik Devrimi’nin ardından yepyeni bir dünya hayal etmeye koyulur. Başlangıçta bu hayaller sınırlı sayıda bireyin ve hatta bazı durumlarda tek bir bireyin hayalleridir. Ve dirençle karşılaşır. Ama paylaşıldıkça ve desteklendikçe tüm toplumu değiştirir ve dönüştürür. Tıpkı İlk Öğretmenim’de olduğu gibi…

Düyşen, devrim ideallerine inanmış bir Kırgız gencidir. Savaş sırasında edindiği sınırlı eğitim onu kökten değiştirmiştir. Yaşadığı köyde asırlardır devam eden ataerkil geleneklere başkaldırır ve çocukların eğitim görebilmeleri için bir okul inşa etmeye koyulur. Şüphesiz ilk öğretmeni de o olacaktır bu derme çatma okulun. Hem köyün, hem kendisinin, hem de tüm gelecek kuşakların kaderini değiştirecek olan bu girişim çok acılı ve hüzünlü bir hikâyenin de başlangıcıdır, bir destanın başlangıcı olduğu kadar!
80 syf.
·1 günde·10/10
Baştan söyleyeyim yine bu bir kitap incelemesi değil.
Sadece kitabı okurken hissettiklerim, yaşadığım tecrübeler...

Şımarık büyüyen bir kızın, şark görevinde nasıl idealist öğretmen olduğunun hikayesi..

Kan davası yüzünden dersime gelemeyen 9 öğrencimi düşündüm ağlayarak, yıl 2019 du.

8.sınıfta okuldan zorla ağlayarak -evlendirilmek üzere- götürülen kız çocuğunu gördüm, yıl 2018 di.

Veli ziyaretlerinde tüm meslektaşlarımla köyü baştan sona dolaşıp okula çocuğunu göndermeyenlerin, kapıları yüzümüze çarpmalarına şahit oldum, yıl 2017 di.

Şimdi diyeceksiniz 21.yy arkadaş atıp tutma jandarma var devlet var olur mu öyle şey.. oluyormuş be arkadaş. Bizzat şahit oldum. Amacım devleti kötülemek değil bilakis gerçekler.. Biraz araştırsanız belki de daha büyük acı gerçekleride görürsünüz.

Yaşadığım deneyimleri, acılarımı, hüzünlerimi anlatamam. Şu 3 senede o kadar büyüdüm ki. Belki 80 yaşına gelsem bu 3 senenin bana kattığını hiçbir zaman öğrenemeyecektim.

Anne babasından ünv zamanı bile ayrılmayan, her şeyi ağlayarak elde etmiş şımarık kızın “ben İdealist bir öğretmen olcam” diyerek öğretmen olması..
Hep öğretmen olmak istedim, oldum da. Annemi ağlata ağlata -affetti beni- bırakarak geldim İstanbuldan doğuya. Bir başına kız olarak doğuda yaşamak zor muydu bilmem ama doğuda öğretmen olmak zordu. Bakmayın zor dediğime şu an olsa yine koşa koşa gelirdim -ki görevim bitmesine rağmen buradan ayrılamayışım bunun göstergesidir-

Hani diyolar ya bazı meslektaşlarım, “onlar benim öğrencilerim değil çocuklarım oldular” diye. Bu boş laf değilmiş, yaşarken anladım. Çünkü benim hiçbir zaman çocuğum olamayacakmış bunu öğrendiğimde farkettim ki doğurmasamda aslında benim birçok çocuğum varmış.

İçimdeki meslek aşkını, çocuklarıma aşkımı anlatamam. Maaşımın yarısını neden onlara harcadığımı kimseye açıklayamam. Hayatında hiç eti puf yememiş, çikolatayı dondurmayı tatmamış çocuklara acıyarak bakmanızı istemem. Ama her cuma günü tüm sınıfça patlayan şeker partisi, lolipop partisi yaptığımızı bilin isterim.
Küçücük kalemi ellerinde iz çıkararak tutmaya çalışmalarını, hatta o kalem bittiğinde kurşun kısmını yalayarak yazmaya çalışmalarını hatırlamak istemem ben de. Süslü püslü kalem aldığımda gözü gibi sahiplendikleri kalemleri anlatmak isterim.
İlk senemde herkesin defterine yapıştırdığım Türk bayrağı stickerını kalemle delmeye çalıştıklarını bilmeyin isterim. Ama şimdi “ben seyit onbaşı olucam, ben Atatürk olucam, ben asker olucam” diyen ve daha 3.sınıfta tüm öğrencilerimin İstiklal marşının 10 kıtasını ezbere bildiklerini gururla size anlatmak isterim.
-30larda (Çaldırandayım) ders işlerken yerlerde karlar metre boyuna ulaşmışken terlikle gelen ayağı morarmış öğrencimi hatırlamak istemem -gerçekten oldu- Yardımla gelen birçok montu ayakkabıyı dağıttığımda yaşanılan sevinci gözlerindeki mutluluğu anlatmak isterim. Kar yağmur çamur demeden uzaklardan gelen çocuklarımı anlatmak isterim.
3 senede birçok kitap seti aldığım hatta burda bana yardım eden belki de yaptığı yardımı şu an hatırlamayan Tayfun sayesinde her çocuğumun bir kitaplığı -içinde 8 9 kitabı- olduğunu bilin isterim. Hayatlarında hiç köyden çıkmamış bırakın bir il müze sinema avm gezmeyi, kıytırık -içinde sosyallik anlamında sadece bir kafesi olan- ilçeye bile ayak basmamış çocuklarım var benim.
Market nedir postane nedir trafik ışığı nedir bilmeyen çocuklarıma, hayat bilgisi dersinde anlattığım konularda yaşadığım zorlukları bilmeyin. Ama kısıtlı imkanlarımızla yaptığımız boyama çalışmalarını görmenizi isterdim. Elektrikler gittiğinde 3 ay boyunca montlarla sınıfta zıplayarak ders işlediğimizi hatırlamak istemem.
Okula gönderilmeyen çocuğun şu an dağda çobanlık yaptığını ileride yüksek ihtimal kaçakçı olacağını bilmemek isterdim. Kan davası yüzünden -hala sürüyor- gelemeyen çocuklarımın bana yazdıkları mektupları buraya fotoğraflarını koymak isterdim -özel olmasalardı- Çobanlık yaparken su kuyusuna düşüp ölen eski öğrencimin bitkisel hayata girdiğini duyduğumda yaşadığım acıyı, çığlıklarımı tarif edemem. Zorla evlendirildiği için kendini asan çocuğu, günlerce kabuslarımdan çıkmadığı için uyuyamadığımı anlatamam.

Yaşadığım onca acı tecrübe var ki..yazdıkça daha çok ağlıyorum, kelimelerim yetmiyor...

Tüm bu acıların dışında “öğretmenim ben seni çok seviyorum biliyo musun” diyip bana sarılmak için aralarında yarışmaları yok mu..

Batıda asla bulamayacağım sevgiyi, saygıyı, çocuklarımın her öğretmen servisinden inişimde yolda koşup bana sarılmalarını nasıl unutabilirim? Derste onlara kızarken bile teneffüs zili çalsada gidip öpsem mıncırsam hemen diye dakika saydığımı nasıl açıklayabilirim? Yakartop, -onların dilinde cancan- ip atlamamı, onlarla 5 yaşındaki çocuklar gibi eğlenmemi nasıl anlatabilirim? Hele şu uzun tatil sürecinde fotoğraflarına bakarak nasıl özlem giderebilirim? Yaşadığım tüm zorluklarda hatta ağır bir depresyon sürecimde bile sınıf kapısından girer girmez beni gülümsetmelerini, hastalığımı onlarla yenmemi, beni kendilerine bağlamalarını nasıl unutabilirim? Telefonuma ilk dokunduklarında, fotoğraflarını çektiğimde ilk kendilerini gördüklerinde yaşadıkları mutluluğu nasıl yazabilirim? Kürtçeyi bilmediğimi öğrendiklernde -onların dilinde annemin bana kürtçe öğretmesi gerekiyormuş :)- yaşadıkları şaşkınlığı nasıl anlatabilirim?

Ben öyle 3 ay tatil olsun, yat maaş gelsin, cuppala kafasında olamadım. Hatta o 2 ay tatilin bitmesi için gün sayan biri olup çıktım. Çocuklarımda benim gibi oldu, tatili istemeyen okulu özleyen, teneffüslere zorla çıkarttığım, ‘kağıdı bırak hadi çıkın çıkın’ diye kovaladığım yavrularım var benim.

Bırakamıyorum, unutamıyorum, bağlandıkça daha çok bağlanıyorum onlara. Buradan gitsem bile üstünden elimi çekmeyeceğim o kadar çok çocuğum var ki.. hepsini okutacağıma söz verdim.
.
.
Uzadıkça uzuyor yazım.. içimdekiler sönmüyor. Hala yazamadığım, anlatamadığım o kadar şey var ki diyorum.. Fakat bitirmem gerek ama asıl önemlisi...

Ne mi öğrendim bu kadar zorlu süreçte? Ne kadar çabalarsan çabala aşamadığımız engeller olduğunu gördüm, hayat bu kitaptaki gibi öyle mutlu sonla bitmiyor bazıları için. Ama şu var; dokunabildiğim her yüreğe dokunmaya, yeşertebildiğim her canı yeşertmeye ve en önemlisi her yavrumu kazanmaya çalıştım. Benim için büyük bir gururdur ki, çoğunu kazandım.

Yazımı burada noktalayacağım, belki silerim belki arada açar okur yeni şeyler ekleyip editlerim. O kadar yazdım, kitap içinse küçük bir şey söyleyeyim;
Hayatımda beni en çok etkileyen kitaptır diyebilirim. Her cümlesini içime işleye işleye okudum. Anlayın bu kadar uzun yazıdan beni nasıl böylesine etkilediğini..siz de okuyun.

Velhasıl hepinize, mesleğinizi aşkla yapacağınız güzel günler diliyorum.
80 syf.
·9/10
Merhabalar Cengiz Aytmatov’un İlk Öğretmen kitabı kısa olmasına rağmen yoğun ve sımsıcak bir öyküdür.Konu olarak ise Kırgız köyüne Düyşen isminde bir askerin gelmesiyle ve daha sonra öğretmen olduğunu açıklamasıyla başlar.Dönemin zorlu koşullarında Düyşen’in sınırlı bilgileri ile köydeki öğrencilere okuma yazma öğretme azmine şahit oluyoruz.Düyşen’in kendisi bile iyi okuma yazma bilmemesine rağmen öğrencilere elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışması takdire şayandır.Kitapta en beğendiğim bölümü olan Altınay ismindeki küçük kız öğrencisinin öğretmenine hayranlığı ve öğretmenin de ona karşı elinden geldiğince çabalaması çok güzeldi.
Keyifli Okumalar Dilerim
80 syf.
·1 günde·10/10
Çok sevdiğim Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un çok sevdiğim eserleri arasında İlk Öğretmenim kitabı.
Yetim, öksüz köyde amcası ile yengesiyle yaşayan hayatında hiç okul, öğretmen görmemiş 15 yaşında bir kız çocuğunun (Altınay) eğitim hayatının Düyşen adındaki öğretmeniyle başlaması ve yaşadığı zorlukları ele alıyor. Bir öğretmenin fedakarlığı bu kadar güzel anlatılabilirdi. Altınay'ın öğretmenine verdiği kıymet ve saygı çok güzel işlenmiş, okurken insanın içini sıcacık yapıyor. Tüm yaşanan zorluklardan sonra köyden eğitim hayatı için ayrılmak zorunda kalıyor, tren garında onu öğretmeni uğurluyor. Tren hareket ettikten sonra şu cümlerle veda ediyor içinden; "Elveda öğretmenim; elveda ilkokulum; elveda çocukluğum; elveda kimseye açamadığım ilk aşkım!..."
80 syf.
·3 günde·8/10
Gelenek - modernlik arasındaki çatışma ve insanın doğayla kurduğu bağın harmanlanması gibi birçok “doğal” unsur başka diyarlara yolculuğa çıkarır insanı. Hele ki Cengiz Aytmatov’un imzası varsa bu hikayelerde, tadından yenmez. Samimi, bir o kadar içten olan üslup kitabın sonunu çabucak getirir; çok önemli değildir kurgusu bu içtenliğin yanında. Hayallere bir dokunuş yapsın küçük de olsa, aksın götürsün bir yerlere yeter ki…


Her toplumun, cemiyetin içinden bilge ve aydın kişiler çıkar. İngiltere de olsa, Zimbabwe’nin bir kasabası da olsa durum değişmez. Ancak, düşük olanaklar ve yaşam koşulları o devin uyanmasına imkan vermez. Yokluk insanları ayırt etmez, etmemeli de. O ruh, Kendi kıstırılmışlığı içinde insana, ülkesine ve topluma hiçbir şey vermeksizin yaşamı boyunca sönük kalır. Hayat herkese eşit şartlar sunmaz ne de olsa. Ama bazen kaderin cilvesi olarak, tarihin henüz tanıştıramadığı o şanssız kişilerin hala yeryüzünde olduğunu düşünmek bile yüreklere su serper.
Uyuyan dev dedik, ya uyuyan bir topluluksa? Kendilerini karanlığın kisvesine bırakıp bir geleceği olanları da aynı derinliğe çektiklerinde hangi güç onları su yüzüne çıkarabilir? Kayboluşların kabulü olarak susmanın tercih edildiği bir yerde, öğrenmenin getirdiği farklı kültürleri tanıma, bir dili öğrenerek o medeniyetin mirasına konma gibi düşün özgürlüğünün içindeki bütün üstün vasıfların reddedilmesi ancak küçük, monoton yaşama şeklini benimsemiş tembel, bir o kadar korkak düşünce yapısına sahip karakterlerin ortak zihni olsa gerek.


Bir çocuğun eğitimine ket vurulması genellikle ücra bir köyde geçimlerini tamamen tarım ve hayvancılıkla uğraşarak kazanan, yaşanılan çağda güçlü olabilmek için gereken birtakım şeylerden haberi olmayan karanlık düşünce yapısına sahip insanlar tarafından benimsenmiştir. Sanayi devriminden bu yana hızla gelişerek bugünlere uzanan teknolojinin birçok şeyi değiştirmesi aynı zamanda imha etmesi insanlık tarihi açısından büyük gelişmeler olabilir. Ancak 21. Yüzyılın modern insanının doğayı soluyan ve yine geçimini oradan sağlayan bir insandan daha mutlu olmadığını herkes tahmin edebilir. İnsanların birbirlerine kolay ulaşabileceğinden ya da daha kolay elde edebilecekleri düşüncesi yerine, ‘insanlık nasıl daha mutlu olabilir?’ düşüncesi geliştirilseydi, bugün çok farklı bir yer olarak görebilirdik dünyayı. Zamanın getirileri insanın kendi tercihi dışındadır, ama ne olursa olsun yaşanılan zamanda güçlü olabilmek istiyorsa insan, yaşadığı çağa ayak uydurmak zorunda. Demiş ya yazarın biri, ‘düşüncenin getirdiği mutsuzluğu, düşüncenin olmadığı cahil mutluluğa tercih ederim’ diye…


Komünal topluluklar halinde örgütlenmiş, tarım ve hayvancılıkla uğraşan Kırgız toplumu yansıtılır eserde. Bolşevik Devrimi’nden sonra toplum ve bireylerde bir hayal oluşur. Değişim fikrinin desteklenmesi onu hayal olmaktan çıkarır. İnsanlar yeniliğe ve özgürlüğe kapılarını ardına kadar açar…


“İlk öğretmen ilk aşk gibidir!”


O hayalin peşinden koşanlardan biri vardır hikayemizde. Cehaletin kol gezdiği yerde bir şeyleri canlandırmak, ülkesine, Lenin’e ve topluma yararlı bireyler yaratma çabası içerisindedir. Somut bir hedefi, planı ve uygulaması yoktur ama. Buna rağmen zihnindeki davası için birçok şeyi feda ederek zorluklara göğüs gerebilen bir öğretmendir o. Zor yazgı normal olanın kapısını çalmaz ne de olsa. Sahte bir belgeyle çocukların okula gönderilmemesi durumunda yaptırımı olacağını söyleyen Düyşen, ahaliyi yeterince korkutur ve ikna eder. Kutsal bir mesleği icra etmeye koyulan Düyşen, kendine uygun geldiği biçimde, o andaki sezgisiyle seslenir öğrencilerine. Buna rağmen, bütün eksikliğini örter coşkusu ve gücü…


Yıllar önce kendisi için her türlü fedakarlığı yapan öğretmenini unutamayarak büyük bir minnet ve şükran borcu hisseder Altınay. Nasıl hissetmez ki… Zor zamanında elinden tutmuş, ona verebileceği en güzel şey olan sevgiyi baba şefkatiyle göstermiş, evinin odasından, tarlanın işinden kurtararak kendisini ve dünyayı tanımasına zemin hazırlamış. Yaşamında yıldızının parladığı an Düyşen’le karşılaşmasıydı Altınay’ın.


“Beni yaşama, dünyaya, yeni umutlara, kendime güvene kavuşturan o yol, o gün…”


Görev bilincinden öteye gidemeyen samimiyet çok uzaklarda kaldı, kimse onu aramadı. Japonlar’ın meslek ahlaklarına aşırı bağlılığı -köklü bir geçmişleri olmamalarına rağmen, kısa sürede- başarıdan başarıya ulaşmalarının en büyük sebebi. Yapılan bir köprünün hatalı olduğunun anlaşılması üzerine Japon mimarın intihar edişini duymuştu bu kulaklar. İşini davası haline getirmiş insanları gördükçe biraz daha utanıyorum kendimden… Herkes işini sevebilir ama yapabileceği çok daha iyi şeylerin bulunmasına rağmen o yolu göze alanlar da azınlıktadır hep, uğruna bir şeylerden feragat etmek zor gelir. Ama yine de hoşnutsuz yapılan bir işin ziyanından daha kötü değildir bu kesinlikle…
Bir meslek, hele ki eğitimci sıfatını almış bireyin asli görevi yeni nesiller yetiştirme, yeni fikirler aşılama düşüncesinde olmalı. Kendisinin değil, onun almak istediği şeyi görmeli ve buna göre o eğitimi vermeli.


Çocukluğun yaşanıldığı yer, ilk toprak, ilk okul, ilk aşk… Atılan o yeni adımların güzelliği dün gibi tazedir anılarda…

“İnsan bir şeyi sevdiyse kendine saklamamalı, hayatında güzel bir yer edinmiş her insana tanıtmalı.”
80 syf.
·2 günde·10/10
Şu inceleme yapmayı bir de becerebilsem keşke. Neyse olduğu kadar...
Öncelikle kitaptan alıntılar yaparak ve kendi düşüncelerimi paylaşacağım bir inceleme olacak.

"Ağlama Altınay." dedi. "Birlikte diktiğimiz kavakları ben büyüteceğim. Büyük bir kadın olup da döndüğün zaman ne kadar güzel olduklarını göreceksin."

Kavaklarım benim. Körpecik fidan olduğunuz o yıllardan bu yana ne kadar çok şey değişti. Sizi diken, büyüten insanın bütün istekleri gerçekleşti. Ama siz neden böyle üzgün hışırdıyorsunuz? Kışın yaklaştığına, yapraklarınızın döküleceğine mi üzülüyorsunuz? Yoksa sizi böyle üzen halkımızın büyük acısı mı? Evet, kış geceleri soğuklar donduracak, fırtınalar dağlarda, vadilerde uğuldayacak. Ama sonra bahar gelecek...

Şöyle ki kitapta geçen zamanda kız çocuklarının eğitimine önem verilmiyordu. Okusa nolur ki düşüncesi vardı. Kız çocukları otursun evlerinde, evlensinler, ev işi yapsınlar kafasına sahipti insanlar.

Kitaptaki kahramanımız Altınay da bu kızlardan birisiydi. Ama o okumak istiyordu. Annesi babası yok ve teyzesi ile amcası bakıyordu ona. Ve köye Duyuşen adında bir öğretmen gelir köye okul yapar ve herkesin okuması için elinden geleni yapar özellikle Altınay için. Altınay'ın teyzesi okumasına karşıdır. Ve okula göndermek istemez ama amcası teyzesine kızıp Altınay'ı okula gönderir. Teyzesi bu duruma sinir olur ve Altınay'ı evlendirmeye karar verir. Duyuşen buna engel olur. Ve Altınay'ı okumak için şehre gönderir. Ve Altınay istediği, hayal ettiği her şeyi gerçekleştirir.
Ve Altınay öğretmenini hiç unutmaz.

Bizler ise yani ben okula gitmek istemiyorum diye gidiyorum. Okulu sevmem için bir sebep bulmak istiyorum. Şu an ki zamanın kıymetini bilelim.
80 syf.
·Beğendi·10/10
İlk okudugum resimsiz kitaptı 8 yaşındayken ve bu kitaptan sonra okumayi cok sevmiştim.Yıllar sonra bulup hemen okudum çok keyif aldım ve mutlu oldum...
80 syf.
İlk Öğretmen, Aytmatov’un 1961 yılında yayımlanmış bir hikayesidir. Birinçi Muğallim adıyla neşredilmiştir. Aytmatov anılarında “Devrimin ilk yıllarında Kırgız köylerinde Duyşen gibi pek çok yetersiz ancak idealist öğretmenin var olduğunu” söyler. Duyşen karakterine ilham veren kişi ise Aytmatov’un bir arkadaşı olan Seydali Bekmambetov’dur. Aytmatov Çocukluğum’da şöyle der: “Öğretmen Duyşen adlı hikayeyi yazdığımda Arcagul'daki okulumuzu ve öğretmen olarak geçirdiğim kısa zamanı iyi hatırlıyordum. O zamanki duygularımı olayın zamanını değiştirerek o hikayede yazmıştım. Arcagul'daki çocuklara 1943 kışında ders vermiştim. Hikâyedeki olay ise 20'li yıllarda geçiyor. Bu da bir başka dönem bir başka dramdı.”

Kırgızistan'ın bir dağ köyünde küçük ve zeki bir kız çocuğunun hayatını değiştiren ilk öğretmeni Duyşen'in hikayesi var bu öyküde. Eser, yıllar sonra köyüne bir etkinlik için dönen Altınay'ın, artık yaşlanmış olan ve postacılık yapan ilk öğretmeni Duyşen'i fark etmesi ve bir mektupla hikayeyi anlatmasından oluşuyor. Öğretmen Duyşen, pek çok eksiğine rağmen o dağ köyüne gelir ve bir okul açar. Bir yetim olan Altınay ise teyzesi tarafından okula gönderilmek istenmeyen ve sonrasında da küçük yaşta zorla evlendirilen bir kız çocuğudur. Duyşen'in fedakârlıkları Altınay'ın hayatını değiştirecektir.

İlk Öğretmen, bir dönem Ülkü Tamer çevirisiyle Cemile ile iki hikaye bir arada basılmıştı. Aslında kurguya baktığımızda benzerlik görüyoruz. Çünkü her ikisinde de bir ressam bir tablo yapmış ya da yapacaktır. Önce buradan başlar ve sonra köyünde yaşanan bir olaydan yola çıkarak öyküyü anlatır ya da anlattırır.

Aytmatov, çocukluk anılarına çok kıymet veren bir yazardır. Eserlerinde kendi hatıralarından beslenir. Çocuk ruhunu iyi bilir. Beyaz Gemi’deki çocukta olduğu gibi burada da artık koskoca bir felsefe profesörü olan Altınay Süleymanova’nın çocukluk yıllarına gitmiştir.

1920’lerin başlarında geçen hikaye Aytmatov’un Sovyet sistemindeki Leninciliğini ortaya koyar. Buna şaşırmamak lazım. Törekul Aytmatov da bir Leninciydi. Bolşevik İhtilalin başlarında insanlar umutlulardı. Lenin’in çok erken ölümü onu halkın gözünde günahsız bir lidere çevirmiştir. Bu anlamda bütün melanetin kaynağı olarak Stalin görülür ki, haklılık payı yüksektir. Aytmatov, öğretmen Duyşen karakteri için “Lenin’in Adamı” tabirini kullanır. Zaten hikayede de cahil kalmış, okumanın önemini bile idrak edememiş köylere, medeniyet götüren öğretmenler figürü vardır.

Duyşen, askerde biraz okuma yazma öğrenmiştir. Aslında çok bir şey bildiği yoktur ama idealist bir köy öğretmeni olur. Köyde nötr bir tavırla karşılanır. Çocukları topalar ve onlara bildiklerini öğretir. Ama hepsinden öte onları çok sever. Çocukların evlerinde bile görmedikleri sevgiyi gösterir onlara.
Sonradan öğrendiğimize göre II. Dünya Savaşı çıkınca tekrar askere alınır, harp bitince yıllarca Ukrayna’da kalır ve son yıllarında yine köyüne dönüp, bu kez postacılık yapar. Tabii onun derme çatma okulundan hiçbir iz kalmamıştır. Lakin adı yaşar. İnsanlar, Duyşen ile Altınay’ın diktikleri ve artık kocaman olmuş olan iki kavak ağacının da olduğu tepeye Duyşen’in Okulu derler.

İlk Öğretmen, kısa ama sarsıcı bir eser. İyi öğretenlerin okuması gerekir diye düşünüyorum. İlk okuduğumda bir üniversite öğrencisiydim, sonrasında yıllarca öğretmenlik yaptım ve ikinci okuyuşum beni çok etkiledi doğrusu…

Öyle ya, öğrencilerini çocukları gibi gören, onları seven hangi öğretmeni şu sözler etkilemez ki? “Bu kavak fidanlarını sana getirdim. İkimiz dikeceğiz onları. Büyüyüp yetişince sen de büyüyeceksin, iyi bir insan olacaksın. Buna inanıyorum, göreceksin. Bilgin olacaksın sen. Yanılmadığımı anlayacaksın.”
62 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Bu kadar kısa bir kitabın insanın içine bu kadar büyük bir şekilde işleyebilmesi de Aytmatoy'un başarısı işte. Lenin zamanı pek de ileri görüşlü olmayan bir köye gelen genç, azimli ve ileri görüşlü bir öğretmenin köyde Altınay ile yaşadıklarını okuduğumuz, okurken hem duygulanıp hüzünlendiğimiz hem de maalesef hala günümüz Türkiye'sinden de kesitler, resimler gördüğümüz kesinlikle okunması gereken bir kitap. Az sayıda, ufak boyuttaki sayfalarında aslında ne kadar da büyük şeylerin olduğuna şaşıracaksınız.

Cüneyt Arkın'ın Öğretmen Kemal filmi ile bariz olarak bellidir ki bu güzel kitaptan fazlası ile esinlenmiştir, içinde birçok benzerlikler vardır hatta bazı yerlerde Lenin ismi yerine Mustafa Kemal Atatürk ismi kullanıldığı da bellidir. Kitap ne kadar cehalete karşı büyük bir savaşım gösterse de Cüneyt Arkın'ın filmi cunta zamanları çekilmiş olsa da cehalete karşı, hurafelere karşı, dogmatik bir dine karşı çok güzel savaşım göstermiştir. Filmde de kitapta da bol bol bir düşünme, bir uyanma mevcuttur. Bu güzel kitabı okuduktan sonra Cüneyt Arkın'ın Öğretmen Kemal filmini de izlemenizi tavsiye ederim.
80 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Cengiz Aytmatov okuma etkinliği sayesinde okuma listemde öne aldığım ve iyiki almışım dediğim bir kitap.. İlk öğretmenim.

80 sayfaya yüklenen duygular insanı büyülüyor. Bir öğretmenin çabasını, öğretmek için çektiği sıkıntıları okudukça aklım ilkokul öğretmenime gitti.. Her şeyi ilk öğrendiğim kişiye.. Koca bir sınıfa harfleri, sayıları öğretmek..

Duyşen öğretmenin hikayesini en büyük öğrencisi Altınay'dan okuyoruz kitapta. Aslında ikisinin ortak hikayesi bu. İkisinin de çektiği sıkıntılar ve birliktelikleri..

Cemile kitabından sonraki duygu yoğunluğumu hiç eksiltmeden devam ettirdi bu kitap.

Kesinlikle tavsiye edilir.
80 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Öğretmen Duyşen'i E kitap olarak indirdiğim cemile kitabında okudum. ilk önce sandım ki kitap iki hikaye anlatmaktadır diye,çünkü olaylar aynı köy'de gerçekleşiyor. sonra sağ olsun arkadaşlarımdan biri bana mesaj atıp paylaştığınız alıntıları Cengiz Aytmatov'in ''ilk öğretmen'' kitaba ait olmalıdır dedi. bende tabi ki de hemen harekete geçmiş oldum, alıntıları düzelttim ve bu sabah tekrar kitabi gözden geçirdim.
Kitaba gelirsek tabi ki de cemileden çok öğretmen Duşyeni beğendim.Duygu dolu, daha hüzünlü ve trajik bir öyküsü. Bazen insana hissettiklerini anlatmak zor gelir hatta belkide imkansız, tıpkı şuanda benim olduğu gibi. kitap okurken duygularıma hakim olamadım. hakikaten anlatım, olay, dil kısaca kitabın herşeyi mükemmel.
tavsiye ediyorum hemde şiddetlen.
80 syf.
İlk öğretmen... Sahi içinizde unutan var mı ilk öğretmenini, hatırlamayan. Eminim bu soruya çoğunuzun vereceği cevap aynıdır. Çünkü unutulmaz. Korkuyla karışık heyecan, o ilk gün zihinde hep kazılıdır, ama olumlu, ama olumsuz... Bir şekilde bir şeyler çağrıştırır zihnimizde.

Ben ilk öğretmenimi unutamıyorum. Çünkü sevgisini hiç göstermedi. Sevdi belki bizi ama o aklımda hep farklı yönleriyle kaldı. Onunla ilgili güzel hatıralar zihnimde kendisine yer bulamadı. O zamanlar okumak bir yana, okula gitmeyi bile istemezdim. Öğrenciliğimin dördüncü sınıfa kadar olan kısmı hep okuldan, öğretmenden korkarak geçti. Okula gitmek işkence haline dönüştü. Ta ki dördüncü sınıfa geçene kadar...

Dördüncü sınıfa başladığımda zorla götürmüştü babam beni okula. Hatta eğer o gün gitmezsem bir daha yollamam seni oturursun evde demişti. Sırf korkudan gittim. Sınıfa girdiğimde beklediğim kişiyi değil farklı bir öğretmen gördüm masada. Uzun boylu, sarı kıvırcık saçlı ve mavi gözlü. O gözleri o kadar sevgi dolu bakıyordu ki hiç konuşmadan sevgisini aktarmak için bize bakması yetiyordu. Ders anlatması, bize yaklaşımı, yaptığımız yaramazlıklar karşısında verdiği tepkisi kafamızdaki öğretmen profilini tamamen sildi. Sevginin cömertçe paylaşıldığında sevgi olduğunu, eğitmek ve öğretmek için çabalarken yüreklere nasıl dokunulacağını gösterdi. Sevginin her zorluğu nasıl aşacağını, öğretmenin gerçekten anne ve baba demek olduğunu...

Ben O'nun sayesinde sevdim bu mesleği. O'nun sayesinde karar verdim öğretmen olmaya...

İşte Cengiz Aytmatov da bu kitabında böyle bir hikayeyi anlatıyor. Bir köy, okumak isteyen çocuklar ve idealist bir insan. Dokunduğu yüreğin yükselişine şahit olamıyor belki ama o yürek onu hiç unutmuyor... İnsan nasıl unutur hayatını değiştirip güzelleştiren insanı... Dokunulan yürek, okumaya hevesli, sevgi ve ilgiye açsa işte o zaman anlam kazanıyor dokunmak ve hissettirmek.

Kitap kısa ve net. Bir solukta okuyup bitenlerden. Bildiğiniz Cengiz Aytmatov tarzı. Betimlemeleri, olayları anlatışındaki duygu yoğunluğu sizi alıp götürüyor. O devri, yaşananları gözünüzde kolaylıkla canlandırabiliyorsunuz. Okumaktan keyif alacağınız güzel ve anlamlı bir kitap bence...

Küçük yüreklere büyük dokunuşlar yapabilen gönlü güzel öğretmenlere selam olsun...

Keyifle okumanız dileğiyle...
Mutsuz kadınlar mezarlarınızdan kalkın! İnsanlıktan çıkmış olmaktan, bir gölge gibi yaşamaktan kurtulun! İnsanca yaşamaktan alıkonulan kadınlar kenetlenin! Eski zamanların karanlıkları önümüzde titresin. Bunları ben bu durumu son olarak yaşayan kadın olarak söylüyorum sizlere.
Cengiz Aytmatov
Sayfa 48 - Elips Kitap
....şaşıyorum: yüreğimde ne kadar acı, ne kadar hüzün birikmiş.
Hayatımın eski sayfalarına baktıkça anlıyorum bunu...
Kuma! Bu sözcükten tiksiniyorum. Hangi karanlık çağda, kim düşünmüştü bunu? Ruhuyla, gövdesiyle köle olan ikinci kadının durumundan daha aşağılık ne olabilir ki?
Mutsuz kadınlar mezarlarınızdan kalkın! İnsanlıktan çıkmış olmaktan, bir gölge gibi yaşamaktan kurtulun! İnsanca yaşamaktan alıkonulan kadınlar kenetlenin! Eski zamanların karanlıkları önümüzde titresin.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
İlk Öğretmenim
Baskı tarihi:
Kasım 2018
Sayfa sayısı:
80
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752473034
Kitabın türü:
Orijinal adı:
белый пароход
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Nora Kitap
Baskılar:
İlk Öğretmenim
İlkögretmen
İlk Öğretmen
Öğretmen Duyşen
Öğretmen Duyşen
İlk Öğretmen
Kitap daha önce Öğretmen Duyşen ismiyle Da Yayıncılıktan çıkmıştır.
Elips Yayınlarında İlk Öğretmen adıyla kitabı basmaktadır.

Yaşamlarını göçebelikle ve basit tarım ve hayvancılıkla sürdüren komünal topluluklar halinde örgütlenmiş Kırgız toplumu, aniden sökün eden Bolşevik Devrimi’nin ardından yepyeni bir dünya hayal etmeye koyulur. Başlangıçta bu hayaller sınırlı sayıda bireyin ve hatta bazı durumlarda tek bir bireyin hayalleridir. Ve dirençle karşılaşır. Ama paylaşıldıkça ve desteklendikçe tüm toplumu değiştirir ve dönüştürür. Tıpkı İlk Öğretmenim’de olduğu gibi…

Düyşen, devrim ideallerine inanmış bir Kırgız gencidir. Savaş sırasında edindiği sınırlı eğitim onu kökten değiştirmiştir. Yaşadığı köyde asırlardır devam eden ataerkil geleneklere başkaldırır ve çocukların eğitim görebilmeleri için bir okul inşa etmeye koyulur. Şüphesiz ilk öğretmeni de o olacaktır bu derme çatma okulun. Hem köyün, hem kendisinin, hem de tüm gelecek kuşakların kaderini değiştirecek olan bu girişim çok acılı ve hüzünlü bir hikâyenin de başlangıcıdır, bir destanın başlangıcı olduğu kadar!

Kitabı okuyanlar 1.685 okur

  • Yüzbaşı Kubudak
  • Hamdi Kavak
  • Gt
  • zeze
  • Zübeyde
  • Ecrin su arı
  • Eylem öçal
  • Nisa Demir
  • Furkan ulusoy
  • Samet

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%4.7
14-17 Yaş
%6.6
18-24 Yaş
%20.4
25-34 Yaş
%33.6
35-44 Yaş
%23.2
45-54 Yaş
%7.1
55-64 Yaş
%3.3
65+ Yaş
%0.9

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%62.9
Erkek
%37.1

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%37.3 (215)
9
%23.6 (136)
8
%15.8 (91)
7
%3.6 (21)
6
%2.6 (15)
5
%0.9 (5)
4
%0
3
%0.5 (3)
2
%0.3 (2)
1
%0.7 (4)

Kitabın sıralamaları