·
Okunma
·
Beğeni
·
80274
Gösterim
Adı:
Gün Olur Asra Bedel
Baskı tarihi:
Ocak 2019
Sayfa sayısı:
413
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754370539
Kitabın türü:
Orijinal adı:
И дольше века длится день
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ötüken Neşriyat
Cengiz Aytmatov'un bütün dünyada geniş yankılar uyandıran bu romanı, yürek paralayan, tüyler ürperten bir haykırıştır. Fakat umutsuz bir çırpınış değil, tutsaklığa, baskılara ve sürgünlere karşı umudu hep diri tutan bir meydan okuyuştur. Yedigey Cangeldi, cepheden döndükten sonra Kazak bozkırlarında küçük bir tren aktarma istasyonunda çalışmaya başlar. Burada şahit olduğu ve uzak geçmişinden hatırladığı olaylar, aslında yekpare bir coğrafyaya kâbûs gibi çöken bir siyasî rejimin gümbür gümbür çöküşünün sebepleridir. Aytmatov, insanı yok sayan ve onu makineleştirmek isteyen sistemin aslında niçin çökmeye mahkûm olduğunu bu romanında da gösteriyor. Yedigey, ölen emektar arkadaşı Kazangap'ın cenazesini mezarına götürürken, kendisinin ve milletinin geçmişini, acı-tatlı, düşündürücü yanlarıyla bir bir gözlerinin önünden geçirir. O gün, “asra bedel bir gün olur” onun için. Geçmişi, bugünü ve yarını büyük ustalıkla bir arada sunan Aytmatov, “Demiurg” uzay araştırmaları programı neticesinde keşfedilen bir uygarlığın, insanlarla iletişim kurma çabalarının yerküredeki yansımalarını gösterirken, adeta bizleri aynada kendimizle yüzleşmeye davet eder. Kazangap'ın götürüldüğü Ana-Beyit mezarlığı adını, Nayman Ana adlı efsanevî bir kadının orada gömülü olmasından alır. Aytmatov; Nayman Ana'nın hikâyesini verirken, dünyaya “mankurt” kavramını hediye eder. Bu garip, bu korkutucu kelime hangi anlama mı geliyor? İnsanın, yani bütün geçmişini her an beraberinde taşıyan varlığın yerini, hafızası ve hatıraları olmayan, ruhunu kaybetmiş, içi komutlarla doldurulmuş biyolojik bir makinenin aldığını düşünün.
413 syf.
·66 günde·10/10
Cengiz Babanın (Aytmatov olan) okuduğum beşinci kitabı. Toprak ana ve Beyaz Gemi kadar popüler olmasa da bende yeri hep ayrı olmuştur. Aslında diğer kitaplarıyla içerik olarak aynı görünsede savaş , siyasi rejim, halkın durumu vs bende uyandırdığı hisler farklı oldu bu sefer.


Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
413 syf.
·4 günde·Beğendi·7/10
Cengiz Aytmatov'un sanırsam okuduğum dördüncü kitabıydı ve bariz şekilde bir ayrıntı dikkatimi çekti. Sevgili yazarımızın dört kitabında da savaş, illa ki bi yerlerde geçiyor. Aileler savaşlardan etkileniyor veya oğullarını savaşa gönderiyorlar. Hep bir çekilmişlik havası var. Sonra kendimce zor olmayan bir sonuca vardım. (Aslında bu sonuca herkes kolaylıkla varabilir veya çoktan varmışlardır.) Yazarlar, gerçekten de eserlerinde çevresinden, yaşadıklarından etkileniyor. Edebiyat dersinde bundan bize çok bahsettiler ama kalıplaşmış bir cümle oldu gitti zamanla. Anlamına varamamıştım. Ama bunu Cengiz Aytmatov bana kesinlikle kanıtlamış oldu. Sizlerde yazarın hayatını ve kitaplarını okuduysanız bana hak verirsiniz. Cengiz Aytmatov'u bilmeyenler için, yazarın kitapları yanı sıra hayatını da bir okumanızı isterim. Babasının savaşta katledilmesinden dolayı yetim büyümesiyle başlar hayatı. Ve ikinci dünya savaşının yokluğunu sıkıntılarını her şeyiyle yaşayan yazarımız bunları da her kitabına işlemiş. İşte benimde dikkatinize parmak bastırmak istediğim nokta da tam buydu. Basit gibi görünüyor ama beni etkileyen bir durum. Düşünür müsünüz? Hayatınız sıkıntılarla geçiyor, yetim büyüyorsunuz, savaş var, yokluk çekiyorsunuz; tarlada, dağda, bayırda çalışıyorsunuz, sevdiklerinizi ölüme gönderiyorsunuz. Düşünün, hayatınızda savaş var. Neticesinde siz bir yazarsınız ve roman yazıyorsunuz. Gördüklerinizden, çektiklerinizden, yaşadıklarınızdan başka neleri bu kadar iyi yazabilirsiniz? Ya da sizden hiç yaşamadığınız bilmediğiniz bir hayatı yazmanızı isteseler ne kadar başarılı olabilirsiniz? Dolayısıyla Sevgili Cengiz Aytmatov'un(bütün yazarların) gördüklerinden bağımsız bir şekilde yazabilmesi mümkün değildi. Ve yazarın gördükleri kötü olunca, okuyucu da bir kötü oluyor. Bu sebeple Cengiz Aytmatov'un yeri bende çok farklıdır. Bu söylediklerimin üstüne, yazarın kaleminin gücü de eklenince "Cengiz Aytmatov bir efsanedir." diye temize çekerek, bu konuyla ilgili son noktamı koyuyorum.

Kitaba gelecek olursak:
İçinde farklı insanların farklı yaşamları var. Ve hepside çok tatlılar. Kitabın baş kahramanının farklı zamanda ki anılarına, ara ara dönüş yaparak bu hikayelere tanık olmamızı sağlamış sevgili yazarımız. Biraz da, o zaman ki siyasi rejim hakkında mesajlar verilmiş.

Cengiz Aytmatov'un anlatımındaki samimiyeti ben çok az yazarda hissediyorum. (Muhtemelen kişiden kişiye değişen bir durumdur bu.) Hatta en samimi bulduğum yazar diyebilirim. Bunun nedeni olayların beni etkilemesi midir yoksa karakterlerin çok bizden olması mıdır bilmiyorum. Bu romanda da aynı şekilde herşey yerli yerinde, olması gerektiği gibi. Hikâye gayet abartısız ve sade. Ve bir de betimlemeler... Yazarımız bu konuda kuşkusuz çok iyi. Kendisine malzeme olarak bir tahta verseniz, onu çok rahatlıkla ağaca dönüştürebilir. Sizde "ben bu ağacı nasıl oldu da tahta gördüm" dersiniz.(Keşke tahta olan insanları da ağaç olarak görebilseydik. En azından oksijen tüketimi azalırdı. Ya da hergün tahta insan göreceğimize ağaç görürdük. Yeşillik şart.) Kitabın anlatım biçimi diğer kitaplarına göre farklıydı. Ama bu farklılık daha da güzel olmuş. Sakın diğer kitaplarında ki anlatımlar kötü sanmayın. Sadece bu sefer iyinin de iyisi olmuş.

Yazar, her kitabında olduğu gibi kahramanlarını çok candan işlemiş. Özellikle baş kahramanımız "Yedigey" karakteri beni çok etkiledi. Onun gibi iyi niyetli insanlar herhalde pek yoktur. Kahramanımız başkalarının acılarına ortak oluyor. Temiz yürekli Yedigey!

Çiçek kokan bu eseri okumalı. Hasta Roman okuyucuları kesinlikle es geçmemeli. Tahta kafalılar da okumalı. Belki ağaç olmasını öğrenirler. Yeşillik şart tabiki.

Trenler bir yerlere gitsindi gelsindi, gitsindi gelsindi ama Yedigey hep iyi olsundu...

Saygılarımla...
  • Toprak Ana
    8.9/10 (5.422 Oy)5.216 beğeni19.541 okunma3.743 alıntı69.310 gösterim
  • Beyaz Gemi
    8.4/10 (5.669 Oy)5.448 beğeni22.941 okunma3.606 alıntı83.333 gösterim
  • Şah ve Sultan
    8.5/10 (3.705 Oy)3.745 beğeni15.915 okunma2.577 alıntı51.127 gösterim
  • Od
    8.5/10 (4.554 Oy)4.748 beğeni19.732 okunma5.160 alıntı69.320 gösterim
  • Fatih Harbiye
    7.9/10 (3.387 Oy)3.066 beğeni17.728 okunma2.120 alıntı49.962 gösterim
  • Yaban
    8.3/10 (3.486 Oy)3.265 beğeni17.252 okunma3.080 alıntı49.458 gösterim
  • Puslu Kıtalar Atlası
    8.8/10 (5.962 Oy)5.562 beğeni17.639 okunma2.623 alıntı96.053 gösterim
  • Semerkant
    8.6/10 (6.872 Oy)7.048 beğeni24.255 okunma6.482 alıntı121.806 gösterim
  • Beyaz Zambaklar Ülkesi
    8.8/10 (9.111 Oy)9.006 beğeni30.479 okunma16.288 alıntı205.404 gösterim
  • Beyaz Diş
    8.5/10 (6.133 Oy)5.969 beğeni25.437 okunma5.073 alıntı233.122 gösterim
413 syf.
·6 günde·10/10
Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel kitabı bazı yayınevlerinde Gün Uzar Yüzyıl Olur şeklinde çevrilmiştir. İçeriği ile ismi bütünleşik böylesine kitaplara çok nadir rastlanır diye düşünüyorum. Gün uzar yüzyıl olur. Bir gün bir insana nasıl yüzyıl gelebilir diye düşünüldüğünde elbette akla bir ölüm gelir ve o an geldiğinde insan kendini zamandan soyutlar ve çok farklı bir boyutta geçmişi ve anıları ile yüzleşir.

Kitap bir tilki üzerinden bozkırın betimlemesi ile başlar ve okur, o betimlemelerde daha ilk andan Aytmatov’a hayran kalır. Hayran kalmamak elde mi! Okuru mest etmek için kelimeleri ve cümleleri usta kaleminin mürekkebini herhangi bir kâğıt parçası ile buluşturması yeterli. Aytmatov da gözlemlediğim sadece betimleme yeteneği mi kesinlikle hayır. Tüm samimiyetimle ifade etmek isterim; ben bu zamana kadar okuduğum kitaplar arasında böyle bir anlatım biçimi görmedim. Aytmatov bir olayı anlatırken kimi zaman bireyler üzerinden, kimi zaman tren gibi cansız nesneler üzerinden kimi zamanda kuş veya tilki gibi bir hayvan üzerinden yazımını güçlendiriyor. Sanki elinde bir kamera varmışçasına farklı farklı açılardan olayı, bireyleri ve ruh hallerini okuyucuya gösterircesine yazımda bir ustalık sergiliyor.

Aytmatov’un kitabında oluşturduğu karakterler hayatın içerisinden basit ama hep iyi insanlardı benim nazarımda. Öyle ki Aytmatov kötü karakter dahi yaratamayacak kadar iyi bir insan izlenimi bıraktı bende. Peki, kitapta kötü olan neydi? Kitapta kötü olan devlet ve politikalarının yanında doğru ve yanlışı ayırt ederken başkasının vicdanlarına sığınan bireylerdi.

Kitap bünyesinde farklı farklı efsanelerde Aytmatov’un usta kalemi ayrıcalığı ile okura yansıtılmıştır. Mankurt efsanesi, Ana-Beyit efsanesi, Raymalı Ağa efsanesi gibi. Okuyup da hüzünlenmemek ve ders almamak bir okuyucu için büyük bir kayıp olurdu.

Okur, Sarı Özek Bozkırının ıssızlığında yaşam mücadelesi veren insanların iç ısıtan hikâyelerini okurken insanın ne kadar erdemli ve önemli bir varlık olduğu kanısına varırken diğer yandan Uzay hikâyelerine geçildiğinde, aslında aynı insanın ne kadar aciz ve küçük bir varlık olduğu kanısına vararak çelişkiye düşebiliyor.

Gün Uzar Yüzyıl Olur, benim nezdimde her bir bireyin okuyup üzerine konuşması ve edinimler elde etmesi gereken bir kitaptır. Okuma kararı alıp okuduktan sonra beğenmeyen olursa beni bulabilir herkese keyifli okumalar dilerim.

Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi...
Bu yerlerde demir yolunun her iki yanından ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi.
Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demir yoluna göre hesaplanırdı...
413 syf.
·3 günde·8/10
''Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.''
TOLSTOY

Bu kitabımız da bir yolculukla başlıyor. Dostluğun timsali denebilecek kadar birbirine sımsıkı bağlı iki kişinin, yaşanan kötü bir olay üzerine çıktığı yolculukla. Şartlar nedir? Koşulların zorluğu nasıl atlatılır diye pek bir düşünceye dalmadan, yapması gereken en önemli şeyleri atlamayıp hiçbir şeyi göz ardı etmeden çıkılan bir yolculuk. Ne olabilir ki derseniz bu şartlar; Sarı-Özek bozkırının amansız mevsimleri derim. Çetin kış şartlarında günlerce yağan kar altında, evlerine hapsolmuş insanlar düşünün. Yazın sıcağında, kavuran güneşten biraz da olsa kurtulmak için ne içine girilecek bir göl, ne de içinden testilerce taşınıp, kana kana su içilecek bir kuyusu var. Hayır, tabii ki teknoloji falan yok. İkinci dünya savaşından biraz sonrası. Ne elde var ne de avuçta. Herkes sefil, herkes darlıkta. Bu şartlara göğüs germenin, diri kalmanın tek yolu birlik olmak. Aile gibi olan bir avuç insanın dayanışmasının ve hayata tutunmasının hikayesi. Tek gelir kaynağı Boranlı Tren istasyonu. Ekmek tekneleri. Kazangap bu ekmek teknesinin direği. Yıllarını, emeğini, her şeyini bildi bileli buraya bağlı olarak yaşayan ve şartlara aldırış etmeden hayatta kalan amansız biri. Yedigey ise onun sayesinde buraya yerleşiyor ve hayatının en büyük travmasını Kazangap sayesinde atlatıyor. İşte yolculuğumuza başlamadan önce bilmeniz gerekenler bunlar.


Kazangap; yiğit, babacan, herkesçe sevilen, saygı duyulan ve Boranlı tren istasyonuna ömrünü vermiş bir işçi.
Yedigey; savaşta geçirdiği günlerin etkisini Kazangap sayesinde atlatan, duygusal yönü daha ağır basan, insanlara yardım etmeyi seven, fedakar biri.
Karanar; dillere destan bir soydan gelen ve örnek teşkil edecek kadar eşsiz bir deve.

Haydi şimdi dillere destan Karanar'ı süsleyip çıkalım yolculuğumuza.
Bu yolculukta nelerle karşılaşacağız bir bilseniz. Yola çıkarken savaş yıllarına gidiyoruz. Kahramanlarımızın savaş zamanı neler yaptığına dair bilgiler de böylelikle edinmiş oluyoruz. Biraz daha zaman geçiyor şehre bir yabancı geliyor. İşte Tolstoy'un dediği iki olay da gerçekleşiyor ve hikayenin en tatlı kısmı burası. Aslında yabancı ve ailesi sürülüyor desek daha doğru. Savaş yıllarının etkisini kötü üzerinden atamayan ve gidecek başka hiçbir yeri olmayan bir aile. Öyle dolu dolu yaşıyorlar ki. Öyle dört elle sarılıyorlar hayata. Emek verip çabalıyorlar evlatları, tek geçim kaynakları için, insanın imrenmemesi olanaksız. Bu hikayenin de en güzel yerlerine onları yerleştirmiş yazarımız. Keşke öyle devam etseydi. Elbet bu güzel günler bitiyor, ve tatsızlıklar boy gösteriyor. Düşünce yapısının değişik olduğu, farklı rejimlerin boy gösterdiği dönemlerde yaşamanın en acı halini gördüm ben bu kitapta. Görmez olaydım. İnsanın, okuduğu kelimelerle bile acı çekmesi bile mümkünmüş. Ben o dönemde acı çektim.

Biraz daha ileriye gidiyoruz, yaşadığımız enkazın yıkıntılarının altından ne çıkarırsak kardır diyoruz. Daima güzellik, iyilik peşinde hareket ediyoruz ama musibetler yakamızı bırakmıyor bir nefes alamıyoruz. Türlü türlü hikayeler öğreniyoruz. Kitabın en sevdiğim diğer bölümleri diyebilirim. Mankurt kime denir? Ana-Beyit mezarlığının hikayesi ve Raymanlı-Aga efsanesi. Kitabı okuyacak olanlar, bunları başlarda sürekli duyacaksınız. Ama gerçekten hikayenin anlatılışına kadar bekleyin. O zaman yaşayacaksınız ve o acılar sizin de yüreğinizde iğne ucu gibi saplanıp kalacak.

Yolculuğumuz nasıl geçiyor nasıl bitiyor diye merak ediyorsanız, ben de merak ediyorum. Tam olarak bitirmek için diğer kitabını okumamız gerekiyormuş.
Cengiz Han'a Küsen Bulut

Yazarın, böyle yürek burkan olayları nasıl bu kadar akışkan bir hale getirdiğine şaşırdım. Okuduğum diğer yazarlara göre çok farklı bir akıcılığı vardı kitabın ve kültürleri olsun, halkın yaşadığı zorluklar olsun, ne kadar çeşitlilik olursa olsun yazar hepsini ustalıkla bize aktarmış. Her okuduğum cümlede sanki daha fazla kitap beni içine çekiyordu ve kitapla gitgide daha çok bağlandım. Uzak kaldığımda ise acaba kitabın karakterleri şimdi ne yapıyor diye meraklandım. Böyle içli dışlı oldum okurken kitapla. Eminim içine giren herkesin imreneceği dostluklar, çekeceği acılar, tadacağı mutluluklar var bu eserde.


Cengiz Aytmatov ile tanışmak için çok güzel bir kitaptı. Tadı damağımda kaldı. Bu kitabın ismi başka bir şey olamazdı bence. Böyle güzel işlenmiş olayların değerini anlatacak en güzel isim Gün Olur Asra Bedel
413 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Yine nereden başlayacağımı bilemiyorum.Günlerdir aldığım grip,hapsolduğum ev ve aklımdaki türlü düşüncelerle parça parça okuyabildiğim,bir kitap dostundan gelen bu ince hediyeyi,bu muazzam eseri incelemek zor olacak.Yahu o değil de incelemelere neden kendimle ilgili önsöz yazıyorsam,bu alışkanlık nerden bulaştı bilmiyorum ama pek hayra alamet değil :)

Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi...Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı Özek uzar giderdi.Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı.Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider, gelirdi...

Okuyanlar bilir bu girizgahı..Belki çoğumuz atlamışızdır belirli bir zamandan sonra..Okumaya lüzum görmemişizdir..Belki serebral korteksimizin,hipokamusumuzun ya da bilmem beynimizin herhangi bir bölgesinin alışmasından atladığımız bu bölüm bana göre kitabın kalbi.Zira o yerlerde her şeye rağmen trenler gider gelir.Bir taraftan Amerika-Rusya uzay araştırmaları yaparken,bir tarafta nayman ana mankurtlaşmış oğlunu ararken ve bir yerlerde Yedigey yasak aşkının katmerlenen ızdırabını duyarken,arkadaşını toprağa vermenin acısını yaşarken ve bir yerlerde bizden habersiz uzayda canlılar yaşarken o trenler gider gelir,gelir gider..Nasıl ki bize bir harita çizilmiş ve dünya merkezi Greenwich olarak gösterilmişse o bozkırlarda merkez trenlerdir.Ve bu tren metaforu yahut motifi hep evrendeki akışı,oluşu ve mukadderatı ve buna müteaip fatalist bir dünyanın seceresini çıkartır.Yani hayat her şeye rağmen devam eder.Acısıyla tatlısıyla var olacaktır ve bizler o trenler kadar kalıcı olamayacak varlıklarız.

Onun dışında bilim-kurgu tadında verilen uzay hikayesi..Aslında romanın beyni de o kısımdır.Bir yerlerde bizden ayrı canlılar ararken ve o canlıları bulurken ne kadar hazırlıksız olduğumuzu,öldürmek,şiddet ve sömürgeciliğin ruhumuza nasıl işlediğini gösteren bir yolculuktur o uzay yolculuğu.Bir taraftan Yedigey ve onun cefakar arkadaşlarının hayatını anlatırken kominizmin yarattığı faşizmin,acımasızlığın trajedik anlatısı dizilirken bir tarafta da bir uzay hikayesiyle ütopik bir sosyalizm vurgusu.Ve insanoğlunun gerçek yüzü.Sosyalizme insanoğlunun uyum sağlayamayacağı yani istemeyeceği çünkü insanoğlunun sömüren bir varlık olması,kötülüğe yatkın doğası..Ve bu doğaya alenen hizmet eden bilim dünyası..Bilimin sömürgeciliği ve seçiciliği..

Belki bir çoğunun istediği bir inceleme olmadı..Yedigey'in iç dünyası,Kazangapla dostuğu,Karanar'la bağı,Sabitcan'ın vefasızlığı..Okuyanlar için bunları anlatmanın gereği yok.Benim aldığım mesaj şu şekilde..Uzay'da bizden habersiz başka canlılar olabilir.Bunlar barış içinde yaşıyor olabilirler.Bize de böyle bir sistem gelebilir ama dünyadaki yüksek mercilerdeki insanların işine gelmez ve bilim de buna göre hareket eder.Yani salt pozitivist aklın mutlak zalimliği,duygusuzluğu..Sadece bilimle iyi bir dünya kurulmayacağı..Haritaların bile sömürgeciliğe göre çizildiği ve bazı yerlere doğu-bazı yerlere batı dendiği gibi..Ve hayatın akışı..Her şeye rağmen devam edişi insanların mankurtlaştırışı..Şu an teknolojik aletlere yapılan uzaktan kontrol,denetim toplumu anlayışı gibi mankurtlaşmanın o dönemde sosyolojik bir takım göndermeler içermesi..Vesaire..

Diline gelecek olursak;çok sade,süssüz,gösterişsiz..Söz sanatlarına girmeden,ağırlaştırılmadan yalıtılmış bir bilinç akışı.Ve bir varoluş bulantısının geçmişle harmanlanmış,gayet yalın anlatımı.Yani söz gelimi nasıl ki bazıları ideolojik okuma yaparsanız doyurucu bulursunuz.Duygusal bir okuma yaparsanız da doyurucu bulursunuz.Sarı Özek'te bazen üşür,bazen kavrulursunuz.Bazen uzaya çıkar Orman-göğüslülerle konuşursunuz..Yani her bakımdan nitelikli ve anlaşılır bir eser.Kısacası tam anlamıyla bir başyapıt..

Son söyleyeceğim söz ise;Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi...Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı Özek uzar giderdi.Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı.Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider, gelirdi...

İyi okumalar..
413 syf.
Bence dünyanın en güzel romanı budur... Evet, kabul ediyorum, tamamen kişisel bir görüş bu ancak ben öyle olduğuna inanıyorum. Bu görüşe ilk sahip olduğumda henüz bir üniversite öğrencisiydim ve kitap okuma maceramın başlarında sayılırdım. Lakin aradan uzun yıllar geçti, aralarında hatırı sayılır miktarda roman da olan binden fazla kitap okumuş birisiyim artık ve Gün Olur Asra Bedel’i bir kez daha okuduğum zaman bu fikrimin değişmesini geçtim, iyice pekiştiğini gördüm. İyi bildiğimi düşündüğüm romanın bende eksik kalan taraflarını da keşfetmiş oldum.

Muhteşem bir kurgu, olağanüstü bir anlatımı var. Cengiz Aytmatov bu kitapla edebiyatın zirvesine çıkıyor. Kadim dostu Kazangap'ın cenazesini defnetmeye çalışan Yedigey'in, o “bir gün içinde” yaşadıkları ve geri dönüşlerle anlatılanlar çok farklı bir romanla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor bize...

Birbirinden bağımsız gibi görünen ve farklı zamanlarda yaşanan hadiseleri öyle bir bağlıyor ki şaşıp kalıyorsunuz. Üstelik ortak mekân kullanıyor çoğu zaman: Sarı Özek bozkırı…

Sarı Özek bozkırı, neredeyse çöle benzeyen uçsuz bucaksız bir mekândır. Kazakistan’da bulunur ve Yedigey’in çalıştığı, yaşadığı Boranlı istasyonu da burada bir yerde bulunur.

Aytmatov tam bu bozkırda cereyan eden bazı hadiseleri kullanıyor. Mesela Nayman Ana efsanesi ve mankurtlaşma. Çok, çok eski zamanların bir öyküsüdür bu. Ardından aynı yerde bu sefer Abutalip Kuttubayev adlı bir öğretmenin, bir babanın trajedisini veriyor. Bu sefer 1950’li yıllardayız. Son olaraksa 1970’lerin sonlarında buradaki bir uzay üssü üzerinden bir şeyler anlatıyor. Tabii, devam hikayesi olan ve ayrı bir kitap durumundaki Cengiz Han’a Küsen Bulut’ta da yine Sarı Özek’de idam edilen aşıkları ve Cengiz Han’ı terk eden bulutu işliyor. Bu farklı zaman olaylarının ortak özelliği zalim&mazlum ilişkisidir. Totaliter bir sistem yahut adam, insanlığı doğrayıp geçer bu anlatılarda. Üstelik sonuncusunda bütün bir dünya insanlığının geleceğini ellerinden alırlar.

Aytmatov, genelde Kırgız coğrafyasını anlatan bir yazardır. Lakin kök olarak Kırgız ve Kazakların aynı olduğunun farkındadır. Gün Olur Asra Bedel’de onun Kazakistan'da olmasından dolayı uzay üssü motifinin de etkisiyle olabilir, bu defa Kazakları anlatıyor. Hem Yedigey hem de Kazangap, Aral Gölü civarından iki Kazak’tır. Ancak sadece bununla kalmıyor aslında. Mesela Kuttubayev ve Zarife için Tatar tabirini kullanıyor, Raymalı Ağa’ya Türkmenlerin hediye ettiği Ahalteke attan söz ediyor, Kazangap’ın eşinin bir Karapapak olduğunu söylüyor. Türkistan tabirini kullanıyor ve Hoca Ahmed Yesevi’den bahsediyor. Elbette bunda Sovyetler’deki kısmi yumuşamanın da etkisi vardır. Öyle ki, anadili konuşmanın öneminden bile bahsedip, anadilini konuşmamakta ısrar eden bir Kazak subaya eleştiriler getiriyor.

Eserin pek çok yerinde dua etmenin, dua bilmenin gereği vurgulanıyor. Bir ölüyü defnederken dua bilmeyen gençlerin varlığından rahatsızlık duyuluyor. Nihayetinde Kazangap’ı eksiğiyle, yanlışıyla da olsa bir cenaze namazının ardından defnediyorlar. Aytmatov, şahsi hayatında dindar bir insan olmamakla birlikte burada, Kazakların bir dinleri, gelenekleri olduğunu vurguluyor.

Romanın fantastik bölümleri de vardır. Bu, uzayla ilgili öyküdür. Sonunda yolu ana hikayeyle kesişecektir. Buna göre ABD ile SSCB arasında Parite, yani eşitlik adı verilen ortak bir uzak araştırma çalışması vardır. O kadar eşittir ki, personel sayısından tutun da, okyanusta bekleyen geminin San Francisco ile Vladivostok arasındaki mesafesi bile eşittir. Bu arada ilginç bir durum şudur, Vladivostok, Rusçada, “Doğuya hakim ol” manasına gelmektedir. Zihniyet budur yani…

Ancak bu çalışma sırasında iki kozmonot, uzaydaki bir başka gezegenle irtibat kurar. Orman Göğsü denilebilecek olan bu gezegende de insanlar vardır. Gelgelelim, her iki devletin yöneticileri bu bilgiyi bütün insanlıktan saklayacaklardır. Çünkü insanların savaşsız da yaşabilmeleri onların işlerine gelmemektedir. Ayrıca her iki ülkenin gönderdiği füzeler ile dünya üzerinde bir kalkan oluşturulacak ve diğer gezegendekilerin dünyayla irtibat kurmaları engellenecektir. Şimdi bu “kalkan” ifadesine bir mim koyalım, yeri gelince döneceğim…

Romanda, vefat eden Kazangap’ın oğlu Sabitcan tiplemesi Sovyet sistemi eseridir. İyi ve başarılı bir insan olması için bin bir fedakarlıkla okutulan, Sovyet yatılı okullarına gönderilen Sabitcan, maalesef değerlerinden uzak, silik ve emir kulu bir kişi olacaktır. Bu arada cenaze gününe kadar ayyaş ve sevimsiz bir tip olan, Kazangap’ın damadı bütün roman boyunca bir dönüşüm içine girmiş gibi görünecektir. Aytmatov burada, ortalama Kazaklara öze dönüş mesajı vermiş olabilir.

Roman, doğal olarak Aytmatov’un hayatından izler taşıyor. Çocukluğum’da anlattığı Aral Gölü ve tren rayları manzarasını burada kullanıyor. Keza, Kazangap’ın babası “gulag” olarak ihbar ediliyor ve çalışma kampında ölüyor. Ancak birkaç sene sonra masumiyeti ortaya çıkıyor. Gerek burada gerekse de ve özellikle öğretmen Abutalip’in yaşadıklarında babası Törekul ve kendi çocukluğundan izler vardır.

Aytmatov’un eserlerinin en öne çıkan taraflarından birisi de “Kader” fikri olsa gerek. Kendisi ateist olduğunu söylediği dönemlerde bile kadere çok inanmış bir adamdı. Ömrünün olgunluk dönemlerinde ise “ibadetlerini yapmayan bir Müslüman’ım” diyecek, hatta tıpkı Kazangap’ta olduğu gibi vefatının ardından cenaze namazı kılınıp, defnedilecekti. Ancak ne olursa olsun o kadere inanan ve her eserinde bu olguyu kullanan bir yazardır.

Romanda, kımız içilmesinden türkülere kadar çok sayıda Kırgız/Kazak geleneğini görebiliyoruz. Mesela Yedigey kendisinden büyük olan Kazangap'a, Kazake yani Kazangap Abi diyor. Keza ona da çoğu kez “Yedike” diye hitap ediliyor.

Gün Olur Asra Bedel’in edebiyata kattıkları çoktur lakin Aytmatov bu romanla birlikte sosyal-psikolojiye 'mankurt' kavramını da yerleştirmeyi başarmıştır. En az roman kadar ünlü bir kavram olmuştur mankurt. Savaş esirlerinin başlarına yeni kesilmiş deve derisinden bir şire geçirilir ve kızgın güneşin altında bekletilen bu esirlerin kafa derileri değişir, alttan gelen saçlar beyne baskı yapar. Böylece çoğu ölse bile kalan esirler, geçmişini bilmeyen, efendisine köle olan, hafızasız ve duygusuz bir robot-insana dönüşür.

Romanda Sarı Özek bozkırında geçen bir efsane olan Nayman Ana efsanesi anlatılıyor. Mankurt yapılan oğlunu bulmak için yollara düşen bu ananın kabri Kazangap’ı gömmek için yola çıkacakları Ana Beyt Mezarlığıdır. Ancak gelin görün ki, oraya bir uzay üssü kurulmuş ve etrafı tellerle çevrilmiştir.

Romanın en önemli karakterlerinden biri de öğretmen Abutalip Kuttubayev’dir. Savaştan önce coğrafya öğretmenliği yapan Abutalip, cepheye gider. Burada Almanlara esir düşer ancak bir şekilde kaçıp, Yugoslav partizanların saflarına katılır. Savaş bitince Yugoslav partizanların şahitliğiyle birlikte ülkesine döner ve hayatına devam eder. Ancak birkaç sene sonra Stalin, Tito’ya kızmıştır ve Yugoslavya’yı düşman ilan eder. Böylece o vakte kadar bırakın suç olmayı bir savaş kahramanı sayılabilecek olan Abutalip’in yazgısı tersine döner. Okuldaki bir öğrencisinin “Madem esir düştünüz, niçin kendinizi öldürmediniz? Stalin’in kesin emri vardı.” Suçlanmasının ardından tıpkı bir KHK’lı gibi, sorgusuz sualsiz atılır öğretmenlikten. Oysa yeni evlidir ve iki küçük çocuğu vardır. Eşi de bir öğretmendir. İkisi çaresiz yollara düşer ve bu Boranlı denen istasyonda demiryolu işçisi olurlar. Abutalip bir yandan okuyup, bir yandan anılarını ve civardaki destanları derleyip yazmaktadır. Yani, “Her aydının yapması gereken şeyi yapıyor, yani kitap okuyor, yazı yazıyordu. Sf.182”

Ama onu işinden atanlar peşini bırakmamaya niyetlidir. Bir lanetli gibi yaşamaya çalışan bu küçük aileyi bulurlar ve Abutalip tutuklanır, götürülür. Birkaç ay sonra ise kalp krizinden öldüğü haberi gelir. Aytmatov, o zamanın şartlarında romana ekleyemediği Abutalip’in akıbeti hikayesini, Cengiz Han’a Küsen Bulut adıyla yıllar sonra neşredecektir.

Aytmatov, karısı Zarife’nin eşinin ölüm haberini aldığı günü 5 Mart 1953’e bağlar. O gün şehre giderler ve ölüm haberinin olduğu evrakı alırlar. Tam o gün katil de ölmüştür. Yani Stalin. Burada ciddi bir katil ve maktul karşılaştırması yapmıştır Aytmatov. Nihayetinde onun babasının, amcasının ve daha pek çok Kırgız aydının da katili de aynı kişidir!

Ancak Abutalip’in büyük şanssızlığı şu olmuştur, onun vefatından birkaç ay sonra Stalin de ölecektir. Hiç bitmeyecek gibi görünen zulüm bir anda bitecek, diktatör geberip gidecektir. Onun ardından ise Sovyetler’de Anti-Stalin dönemi başlayacak ve onun gazabına uğramış olan kişiler ve hakların büyük bir kısmının itibarları iade edilecektir.

Aytmatov, eserlerinde aşka yer veren ve bunu çok yetkin bir şekilde anlatan bir yazardır. Burada Yedigey’in Zarife’ye oaln aşkı da kendine yer buluyor. Ancak Yedigey bunu kötü niyetle yapmıyor, kocası başındayken de yapmıyor. Ona ve çocuklarına olan merhameti, yardım etme isteği, sevgisi, ilgisi bir aşka dönüşüyor.

Romanı 1998 yılında ilk okuduğumda büyük bir kısmı zihnimde yer etmişti. Ancak Zarife ve çocukların akıbetlerini hatırlamıyordum. Acaba, yazacak mıydı diye büyük bir merak içerisine girdim ve romanın sonlarına doğru aradığım cevabı buldum. Ancak bir yürek yangını yaşamadım diyemem…

Aytmatov, Abutalip’in alıp götüren KGB ajanının adını Tansıkbayev olarak vermişti. Aradan otuz yıl geçtikten sonra bu defa karşılarına bir başka Tansıkbayev’i çıkaracaktı: Teğmen Tansıkbayev. Ana Beyit mezarlığına, kafileyi sokmayan bu subay, Kazak dilinde konuşan Yedigey’e, “yabancı yoldaş, Rusça konuşun” diyecek, anadilini konuşmak istemeyecek kadar özünden kopmuş biriydi. Aytmatov’a göre her ikisi de mankurtlaşmıştı!

Son olarak mim koyduğumuz şire/kalkan kısmına dönelim. Aytmatov burada sembolleri kullanır. İnsanlığın başına geçirilen ve onları köleye çeviren üç şey vardır. Birincisi geçmiş yıllarda Naymanların başına deve dersi geçiren Juan Juanlar. İkincisi halklarının başına ideolojik halka geçiren Stalin rejimi ve üçüncüsü bütün insanlığın başına uzay kalkanı geçiren ABD&SSCB ortaklığı... Hepsi de diğerlerini birer mankurt yapmak istemiştir!

Büyük, çok büyük bir roman bu… Bence dünyanın en güzel romanı!
413 syf.
·11 günde·Beğendi·9/10
Cengiz Aytmatov'un en bilinen, en beğenilen kitabıdır sanırım Gün Olur Asra Bedel... Ayrıca tüm zamanların en güzel kitap isimlerinden birine sahiptir. Sadece adı bile bir kitap özetidir aslında...

Cengiz Aytmatov'un en sevdiğim özelliği hayatı olabildiğince minimalize edip küçücük bir dairenin içinden devasa hayatlar çıkartabilme kabiliyetidir. Okuduğum iki kitabında da aynı tarzı, olağanüstü kurgularla sunmayı başarmış... Bu aslında bir yazarın kendi duvarlarını aşmasıdır. Yazar, elindeki sınırsız imkanı kendi elleriyle daraltıp, o küçücük düşsel patikadan okyanusun yolunu bulmayı başarıyor. Elindeki malzemeleri olabildiğince azaltıp, o malzemelerle herkesin hayran kalacağı bir yemek hazırlamak gibi...

Dünyasını küçültüp dünyaya meydan okumak, zamanı daraltıp asra bedel bir günün hikayesini yazmak ancak Aytmatov gibi bir yazarın altından kalkabileceği nitelikte bir iş...

İkinci hayran olduğum tarafı ise, küçük hayatların, sadece sahip oldukları ile dünyanın en mutlu hayatlarına dönüşebildiğini okuru tatmin edecek şekilde açıkça gösterebilmesidir. Aytmatov o insanları anlattıkça siz ister istemez kendi dünyanıza döner, kendi hayatınızı sorgularsınız. Sizi sınırsız olanaklara rağmen mutsuz eden şey ile onların mutluluğunu karşılaştırır, nedenleri ve sonuçları düşünürsünüz... Hatta belki dünyaya yüklediğiniz anlam bile değişebilir...

Aytmatov hayranlığımın bir başka nedeni ise, dünyanın unuttuğu, kimsenin haberinin dahi olmadığı, hayatın en uzak ucundaki silik bir köyün hemen yanı başına evrenler arası seyahat edebilen insanların olduğu bir uzay üssünü inşa edebilecek kadar sınırsız bir hayal gücüne sahip olmasıdır.

Eğer günün birinde kendinize bir iyilik yapmak isterseniz, ilk adımı bu kitabı okumaya başlayarak atabilirsiniz... Herkese keyifli okumalar...
413 syf.
Kitap ana kahramanımız olan Yedigey’in, ölen dostu Kazangap’ın cenazesini mezarlığa götürürken bu zamana kadar yaşadığı olayları düşündürücü yanlarıyla bizlere anlatmasından ibarettir. Bir nevi bu kitap için insanoğlunun yürek burkan bir direniş hikâyesi de diyebiliriz. Bu direniş özgürlük timsali, adeta umut dolu bir direniştir. Çünkü o zamanın toplumuna bakınca, insanların üzerine karabasan gibi çökmüş siyasi bir rejimin baskılarını görmekteyiz.
Yukarıda da bahsettiğim gibi Yedigey mezarlığa giderken bu siyasi rejimi, o zamana kadar hem toplumun hem de hem de kendi geçmişini, acımasızlığı, bunun yanında vefalı olmayı, kendi milli değerlerimize sahip çıkmamız gerektiğini... gibi bir çok konuyu düşünmektedir. Onun düşünceleri benim kitaptan çıkardığım dersler niteliğindeydi. İşte çıkardığım bu dersleri elimden geldiğince sizlere anlatacağım.

Öncelikle kitabı okurken tüylerimin diken diken olduğu “Mankurt” kavramından başlamak istiyorum. Türk, Altay ve Kırgız efsanelerinde de bahsedilen mankurt kavramı kişinin bostan korkuluğundan farkı kalmayacak şekilde, kendisine emredilen her şeyi sorgusuzca yerine getiren bilinçsiz bir köledir. Mankurtizm ise insanları kendi benliklerinden soyutlayarak “ güçlülerin”(!) kendi çıkarları için bu masum insanları kullanması, bir nevi sömürgeleştirmesidir. Yazarımızın da dediği gibi bir insanın bilincini, benliğini almaya hiç kimsenin hakkı yok! Hatta mankurt kavramından yola çakarak kitaptaki Sabitcan karakterine de değinmek istiyorum. Yazar bu karakteri, eğitim aldığı okullardan dolayı kendi milli değerlerini unutan, küstahlığı ve ukalâlığı ile göze çarpan modern bir mankurt örneği olarak ele almıştır. Ne yazık ki günümüzde de bu modern mankurtları görmemiz mümkün. Çünkü onun bunun lafıyla haraket eden, batının etkisi altında kalıp kendi milli değerlerini unutmaya yüz tutmuş, saygı ve terbiye bakımından körelmiş milyonlarca insan var çevremizde.
Milli değerlerimiz demişken kitapta beni etkileyen diğer bir konu ise defnetme kısmıdır. Yazar kitapta ölmüş olan kişinin defnedilirken, onu defneden kişilerin ( Yedigey hariç) dua etmeyi bilmediklerini ve önemsemedikleri bu durumun aslında ne kadar içler acısı olduğunu anlatmaktadır. Yine aynı şekilde bu durum da bizlere dini bir körelmeyi göstermektedir.

Tabii kitap sadece Sarı Özek Bozkırı ve çevresinde gelişen olaylarla sınırlı değil. Bunun yanı sıra Amerika ile Rusya’nın ortaklaşa çalıştıkları uzay üssünden bahsedilmektedir. Bu uzay üssünden bahsedilirken bizlere Orman Göğsü diye bir gezegen ve o gezegende yaşayanlar anlatılmaktadır. Açıkçası kitapta en çok düşündüğüm kısım bu oldu. Çünkü yazar Sarı Özek bozkırını ve orada yaşananları anlatırken bir anda bilim kurgu kitabı okuyormuşçasına sizleri uzay üssünün içine atıyor. Uzay üssünde yaşananları ve Orman Göğsülülerin yaşayış tarzını okuduğum zaman dikkatimi çeken noktalar oldu. Bir tarafta savaştan uzak, silahtan habersiz, zorlamanın ve baskıların olmadığı bir düzen, diğer tarafta ise bu düzeni asla kabul etmeyecek olan dünya... İşte bu iki gezegeni okurken, iki ayrı düzeni düşünürken bazı gerçekleri çok daha net görüyorsunuz.

Bir de kitabı edebi açıdan yorumlayalım;
Öncelikle Aytamatov’un kitaplarında en sevdiğim ve bence onu diğer yazarlardan ayıran önemli unsurlarla başlayayım. Aytmatov’un kitaplarında mutlaka destan ve efsaneler bulunur. Ve kitaplarında da Manas Destanı’ndan esinlendiğini söylemek mümkün. Örneğin kitaptaki Ana Beyit Efsanesi, Raymalı Ağa Efsanesi, Mankurt Efsanesi benim çok ilgimi çekmişti. Tabi ilgimi çekti diye gülerek okuduğum efsaneler değildi. Tam tersi üzüntü ve öfke duygularımın hakim olduğu, bitirdiğimde ise kendime dersler çıkardığım efsanelerdi. Bunun yanı sıra Aytmatov’un betimlemeleri ve mekân tasvirleri de benim ayriyeten beğendiğim noktalar. Bazen Sarı Özek bozkırının uçsuz bucaksızlığını betimlerken bazen de bir tilki üzerinden ya da bir tren üzerinden sizlere hayatı anlatıyor. Kitabın dilini de gayet sade ve anlaşılır buluyorum.

İncelememi bitirmeden önce sizlere ufak bir tavsiyem var. Bu romanı okumadan önce Cengiz Aytmatov’un hayatını bir araştırın derim. Bu sayede yazarın, kitabı nasıl kendi içinde hissederek yazdığını, yaşadıklarını kitaplarına ilmek ilmek nasıl işlediğini anlarsınız. Mesela Aytmatov babasını 10 yaşındayken kaybetmiştir. Kitapta da baba özlemini yüreğinize dokunacak şekilde işlemiştir. Ayrıca 2. Dünya Savaşı zamanında yaşadığı sıkıntılı dönemleri ve o zamanki siyasi rejimi kitapta da çok net anlatmıştır . Zaten Aytmatov yaşadıklarını ve gördüklerini kitaplarına işlemeseydi, daha önce hiç tanık olmadığı olayları anlatmaya çalışsaydı o kitap şu an ki kitapları kadar başarılı olur muydu, o duygular bize bu kadar geçer miydi?? Bir de bu kitabın devamı niteliğinde olan “Cengiz Han’a Küsen Bulut” kitabını da okuyabilirsiniz. ( ben de dahil :))

Son olarak;
Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın, gerek uzaya roket fırlatılsın, gerek uçsuz bucaksız Sarı Özek bozkırında yaşanmışlık dolu rüzgârlar uğuldasın. Değişmeyen tek şey: bu yerlerde trenler her zamanki gibi doğudan batıya, batıdan doğuya gider, gelir...
413 syf.
·9/10
Merhabalar Kırgız Edebiyatının en yetkin kalemlerinden olan Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel betimlemeleri ve hayal gücü olduğundan diğer kitaplarında olduğu hava bu eserinde de var.Kitabın ismi sanki özeti gibi çünkü sadece bir günün anlatıldığı bir eserdir.Konu Kazak bozkırlarında Boranlı köyünde geçmektedir.Köyün tren istasyonunda çalışan iki arkadaş Yedigey ve Kazangap vardır.Kazangap vefat eder ve arkadaşının onu Ana Beyit ismindeki kabristanlığına defnetmesini vasiyet etmiştir.Yedigey vasiyeti yerine getirmek için yola çıkar Ana Beyit köye uzak bir yerdir oraya giderken kendi geçmişini ve milletinin geçmişte yaşadığı acı tatlı olayları hatırlar.Yazar Yedigey’in bakış açısından o bölgeyi anlatırken o bölgeye ait efsaneler ve tasvirler gözümüzün önünde canlanır.420 sayfadan oluşuyor sayfalarda doğa tasvirleri,halk efsaneleri,aşk,savaş,komünizm ve dostluk gibi konuları çok güzel bir şekilde birbiriyle bağlantılı bir şekilde birbirine bağlamıştır.
Keyifli Okumalar Dilerim
413 syf.
·4 günde·9/10
Öncelikle Hercaiokumalar /Ayşe Hanıma, sonra inci e, https://1000kitap.com/JayGarrick a, Mehmet Y. beye çok teşekkür ederim güzel incelemeleriyle bu yazarın beni çağırmasında etkili oldukları için. Nasıl bir yazarmış Cengiz Aytmatov!

Aşık Veysel'in türküsünde geçer. 'Yol bir dakka miktarınca, gidiyorum gündüz gece, gündüz gece, gündüz gece...' Zamanın izafiyetinden mi kaynaklanır bu yoksa, ömrün kelebek olup uçmasından mı bilmem ama bir gün olur ki asra bedel geçirirsin, yaşadıkların şerit olur da gözünün önünden geçirirsin; ruhsal yaraların olur da akıl süzgecinden geçirirsin; gücün kuvvetin yerinde olur da kendince dünyayı ele geçirirsin (o dünya küçük bir mezarlık olsa da). Böyle duygular uyandıran bir kitap.

İyi insanların en belirgin özelliklerinden biri de herkesi kendi gibi sanmaları sanırım. Yedigey baş karakter. Kişi kendinden bilir işi, sürekli yanlış tahminlerde bulunuyor cereyan eden durumlar karşısında o saf, güçlü ama bir yandan kırılgan kalbiyle. Abutalip bir zamanlar yitip giden aydınlığın, karısı fedakarlığın namusun temsili. Karanar'sa heybetiyle, erkekliğiyle, gücüyle Yedigey'in yar ve yardımcısı bir deve. Develerin ömürleri 40 50 yıl olurmuş, ömürlük arkadaş yani.

Aytmatov'un milletinin efsanelerini, masallarını, türkülerini, şiirlerini ilmek ilmek hikayeye işleyen; coğrafyasının acılarını, kahramanlıklarını, yüzümüze çarpan; koca bozkırın 8 haneli bir istasyon köyündeki kahramanlarının hayatlarından önemli kesitleri arka planda Ekim Devrimi, İkinci Dünya Savaşı, Stalin'in ölümü, Kruşçev'in iktidarı devralışı gerçekleşirken sunan, duygusal, etkileyici, dramatik, çarpıcı ve sürükleyici, yani dolu dolu bir şaheser.

Ve bilim kurgu kısmında da iletişimsizlik, önyargılar, yargısız infazlarla gümbür gümbür bir dünya. Tabii ki, daha ne bekliyoruz ki bunca savaş tarihinden sonra.
"Asıl mesele de bu işte. Zaman ne kadar geçerse geçsin, bazı konularda hiçbir şeyi değiştirmez. Elinden malını mülkünü, varını yoğunu alsalar, bundan ölmezsin. Bunları yine edinebilirsin. Ama senin onurunu kırar, ruhunu öldürürlerse, işte buna çare yoktur..."
Elinden malını mülkünü, varını yoğunu alsalar, bundan ölmezsin. Bunları yine edinebilirsin. Ama senin onurunu kırar, ruhunu öldürürlerse, işte buna çare yoktur...
Her şeyi bilirmiş gibi görünmekten çok hoşlanırdı. Ama ne gerek vardı?

Olduğu gibi görünmeliydi insan.
Cengiz Aytmatov
Sayfa 27 - Ötüken Yayınları 55.Basım

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Gün Olur Asra Bedel
Baskı tarihi:
Ocak 2019
Sayfa sayısı:
413
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754370539
Kitabın türü:
Orijinal adı:
И дольше века длится день
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ötüken Neşriyat
Cengiz Aytmatov'un bütün dünyada geniş yankılar uyandıran bu romanı, yürek paralayan, tüyler ürperten bir haykırıştır. Fakat umutsuz bir çırpınış değil, tutsaklığa, baskılara ve sürgünlere karşı umudu hep diri tutan bir meydan okuyuştur. Yedigey Cangeldi, cepheden döndükten sonra Kazak bozkırlarında küçük bir tren aktarma istasyonunda çalışmaya başlar. Burada şahit olduğu ve uzak geçmişinden hatırladığı olaylar, aslında yekpare bir coğrafyaya kâbûs gibi çöken bir siyasî rejimin gümbür gümbür çöküşünün sebepleridir. Aytmatov, insanı yok sayan ve onu makineleştirmek isteyen sistemin aslında niçin çökmeye mahkûm olduğunu bu romanında da gösteriyor. Yedigey, ölen emektar arkadaşı Kazangap'ın cenazesini mezarına götürürken, kendisinin ve milletinin geçmişini, acı-tatlı, düşündürücü yanlarıyla bir bir gözlerinin önünden geçirir. O gün, “asra bedel bir gün olur” onun için. Geçmişi, bugünü ve yarını büyük ustalıkla bir arada sunan Aytmatov, “Demiurg” uzay araştırmaları programı neticesinde keşfedilen bir uygarlığın, insanlarla iletişim kurma çabalarının yerküredeki yansımalarını gösterirken, adeta bizleri aynada kendimizle yüzleşmeye davet eder. Kazangap'ın götürüldüğü Ana-Beyit mezarlığı adını, Nayman Ana adlı efsanevî bir kadının orada gömülü olmasından alır. Aytmatov; Nayman Ana'nın hikâyesini verirken, dünyaya “mankurt” kavramını hediye eder. Bu garip, bu korkutucu kelime hangi anlama mı geliyor? İnsanın, yani bütün geçmişini her an beraberinde taşıyan varlığın yerini, hafızası ve hatıraları olmayan, ruhunu kaybetmiş, içi komutlarla doldurulmuş biyolojik bir makinenin aldığını düşünün.

Kitabı okuyanlar 16.886 okur

  • Sarı papatya
  • Enes Oğuz
  • zeze
  • Activist
  • Sema Öte
  • Derya Deniz
  • Zübeyde
  • Nuran Yabacı
  • Yvzkrdnz
  • Ömer KARATEPE

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%10.8
14-17 Yaş
%11.5
18-24 Yaş
%26
25-34 Yaş
%27.7
35-44 Yaş
%15.6
45-54 Yaş
%5.5
55-64 Yaş
%1.2
65+ Yaş
%1.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%64.3
Erkek
%35.6

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%30.5 (1.274)
9
%23.3 (975)
8
%20.2 (844)
7
%8.4 (352)
6
%3.1 (130)
5
%1.6 (67)
4
%0.6 (24)
3
%0.3 (14)
2
%0.3 (14)
1
%0.7 (31)

Kitabın sıralamaları