·
Okunma
·
Beğeni
·
125,9bin
Gösterim
Adı:
Gün Olur Asra Bedel
Baskı tarihi:
Ocak 2019
Sayfa sayısı:
413
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754370539
Kitabın türü:
Orijinal adı:
И дольше века длится день
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ötüken Neşriyat
Cengiz Aytmatov'un bütün dünyada geniş yankılar uyandıran bu romanı, yürek paralayan, tüyler ürperten bir haykırıştır. Fakat umutsuz bir çırpınış değil, tutsaklığa, baskılara ve sürgünlere karşı umudu hep diri tutan bir meydan okuyuştur. Yedigey Cangeldi, cepheden döndükten sonra Kazak bozkırlarında küçük bir tren aktarma istasyonunda çalışmaya başlar. Burada şahit olduğu ve uzak geçmişinden hatırladığı olaylar, aslında yekpare bir coğrafyaya kâbûs gibi çöken bir siyasî rejimin gümbür gümbür çöküşünün sebepleridir. Aytmatov, insanı yok sayan ve onu makineleştirmek isteyen sistemin aslında niçin çökmeye mahkûm olduğunu bu romanında da gösteriyor. Yedigey, ölen emektar arkadaşı Kazangap'ın cenazesini mezarına götürürken, kendisinin ve milletinin geçmişini, acı-tatlı, düşündürücü yanlarıyla bir bir gözlerinin önünden geçirir. O gün, “asra bedel bir gün olur” onun için. Geçmişi, bugünü ve yarını büyük ustalıkla bir arada sunan Aytmatov, “Demiurg” uzay araştırmaları programı neticesinde keşfedilen bir uygarlığın, insanlarla iletişim kurma çabalarının yerküredeki yansımalarını gösterirken, adeta bizleri aynada kendimizle yüzleşmeye davet eder. Kazangap'ın götürüldüğü Ana-Beyit mezarlığı adını, Nayman Ana adlı efsanevî bir kadının orada gömülü olmasından alır. Aytmatov; Nayman Ana'nın hikâyesini verirken, dünyaya “mankurt” kavramını hediye eder. Bu garip, bu korkutucu kelime hangi anlama mı geliyor? İnsanın, yani bütün geçmişini her an beraberinde taşıyan varlığın yerini, hafızası ve hatıraları olmayan, ruhunu kaybetmiş, içi komutlarla doldurulmuş biyolojik bir makinenin aldığını düşünün.
413 syf.
·4 günde·Beğendi·7/10 puan
Cengiz Aytmatov'un sanırsam okuduğum dördüncü kitabıydı ve bariz şekilde bir ayrıntı dikkatimi çekti. Sevgili yazarımızın dört kitabında da savaş, illa ki bi yerlerde geçiyor. Aileler savaşlardan etkileniyor veya oğullarını savaşa gönderiyorlar. Hep bir çekilmişlik havası var. Sonra kendimce zor olmayan bir sonuca vardım. (Aslında bu sonuca herkes kolaylıkla varabilir veya çoktan varmışlardır.) Yazarlar, gerçekten de eserlerinde çevresinden, yaşadıklarından etkileniyor. Edebiyat dersinde bundan bize çok bahsettiler ama kalıplaşmış bir cümle oldu gitti zamanla. Anlamına varamamıştım. Ama bunu Cengiz Aytmatov bana kesinlikle kanıtlamış oldu. Sizlerde yazarın hayatını ve kitaplarını okuduysanız bana hak verirsiniz. Cengiz Aytmatov'u bilmeyenler için, yazarın kitapları yanı sıra hayatını da bir okumanızı isterim. Babasının savaşta katledilmesinden dolayı yetim büyümesiyle başlar hayatı. Ve ikinci dünya savaşının yokluğunu sıkıntılarını her şeyiyle yaşayan yazarımız bunları da her kitabına işlemiş. İşte benimde dikkatinize parmak bastırmak istediğim nokta da tam buydu. Basit gibi görünüyor ama beni etkileyen bir durum. Düşünür müsünüz? Hayatınız sıkıntılarla geçiyor, yetim büyüyorsunuz, savaş var, yokluk çekiyorsunuz; tarlada, dağda, bayırda çalışıyorsunuz, sevdiklerinizi ölüme gönderiyorsunuz. Düşünün, hayatınızda savaş var. Neticesinde siz bir yazarsınız ve roman yazıyorsunuz. Gördüklerinizden, çektiklerinizden, yaşadıklarınızdan başka neleri bu kadar iyi yazabilirsiniz? Ya da sizden hiç yaşamadığınız bilmediğiniz bir hayatı yazmanızı isteseler ne kadar başarılı olabilirsiniz? Dolayısıyla Sevgili Cengiz Aytmatov'un(bütün yazarların) gördüklerinden bağımsız bir şekilde yazabilmesi mümkün değildi. Ve yazarın gördükleri kötü olunca, okuyucu da bir kötü oluyor. Bu sebeple Cengiz Aytmatov'un yeri bende çok farklıdır. Bu söylediklerimin üstüne, yazarın kaleminin gücü de eklenince "Cengiz Aytmatov bir efsanedir." diye temize çekerek, bu konuyla ilgili son noktamı koyuyorum.

Kitaba gelecek olursak:
İçinde farklı insanların farklı yaşamları var. Ve hepside çok tatlılar. Kitabın baş kahramanının farklı zamanda ki anılarına, ara ara dönüş yaparak bu hikayelere tanık olmamızı sağlamış sevgili yazarımız. Biraz da, o zaman ki siyasi rejim hakkında mesajlar verilmiş.

Cengiz Aytmatov'un anlatımındaki samimiyeti ben çok az yazarda hissediyorum. (Muhtemelen kişiden kişiye değişen bir durumdur bu.) Hatta en samimi bulduğum yazar diyebilirim. Bunun nedeni olayların beni etkilemesi midir yoksa karakterlerin çok bizden olması mıdır bilmiyorum. Bu romanda da aynı şekilde herşey yerli yerinde, olması gerektiği gibi. Hikâye gayet abartısız ve sade. Ve bir de betimlemeler... Yazarımız bu konuda kuşkusuz çok iyi. Kendisine malzeme olarak bir tahta verseniz, onu çok rahatlıkla ağaca dönüştürebilir. Sizde "ben bu ağacı nasıl oldu da tahta gördüm" dersiniz.(Keşke tahta olan insanları da ağaç olarak görebilseydik. En azından oksijen tüketimi azalırdı. Ya da hergün tahta insan göreceğimize ağaç görürdük. Yeşillik şart.) Kitabın anlatım biçimi diğer kitaplarına göre farklıydı. Ama bu farklılık daha da güzel olmuş. Sakın diğer kitaplarında ki anlatımlar kötü sanmayın. Sadece bu sefer iyinin de iyisi olmuş.

Yazar, her kitabında olduğu gibi kahramanlarını çok candan işlemiş. Özellikle baş kahramanımız "Yedigey" karakteri beni çok etkiledi. Onun gibi iyi niyetli insanlar herhalde pek yoktur. Kahramanımız başkalarının acılarına ortak oluyor. Temiz yürekli Yedigey!

Çiçek kokan bu eseri okumalı. Hasta Roman okuyucuları kesinlikle es geçmemeli. Tahta kafalılar da okumalı. Belki ağaç olmasını öğrenirler. Yeşillik şart tabiki.

Trenler bir yerlere gitsindi gelsindi, gitsindi gelsindi ama Yedigey hep iyi olsundu...

Saygılarımla...
413 syf.
Bence dünyanın en güzel romanı budur... Evet, kabul ediyorum, tamamen kişisel bir görüş bu ancak ben öyle olduğuna inanıyorum. Bu görüşe ilk sahip olduğumda henüz bir üniversite öğrencisiydim ve kitap okuma maceramın başlarında sayılırdım. Lakin aradan uzun yıllar geçti, aralarında hatırı sayılır miktarda roman da olan binden fazla kitap okumuş birisiyim artık ve Gün Olur Asra Bedel’i bir kez daha okuduğum zaman bu fikrimin değişmesini geçtim, iyice pekiştiğini gördüm. İyi bildiğimi düşündüğüm romanın bende eksik kalan taraflarını da keşfetmiş oldum.

Muhteşem bir kurgu, olağanüstü bir anlatımı var. Cengiz Aytmatov bu kitapla edebiyatın zirvesine çıkıyor. Kadim dostu Kazangap'ın cenazesini defnetmeye çalışan Yedigey'in, o “bir gün içinde” yaşadıkları ve geri dönüşlerle anlatılanlar çok farklı bir romanla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor bize...

Birbirinden bağımsız gibi görünen ve farklı zamanlarda yaşanan hadiseleri öyle bir bağlıyor ki şaşıp kalıyorsunuz. Üstelik ortak mekân kullanıyor çoğu zaman: Sarı Özek bozkırı…

Sarı Özek bozkırı, neredeyse çöle benzeyen uçsuz bucaksız bir mekândır. Kazakistan’da bulunur ve Yedigey’in çalıştığı, yaşadığı Boranlı istasyonu da burada bir yerde bulunur.

Aytmatov tam bu bozkırda cereyan eden bazı hadiseleri kullanıyor. Mesela Nayman Ana efsanesi ve mankurtlaşma. Çok, çok eski zamanların bir öyküsüdür bu. Ardından aynı yerde bu sefer Abutalip Kuttubayev adlı bir öğretmenin, bir babanın trajedisini veriyor. Bu sefer 1950’li yıllardayız. Son olaraksa 1970’lerin sonlarında buradaki bir uzay üssü üzerinden bir şeyler anlatıyor. Tabii, devam hikayesi olan ve ayrı bir kitap durumundaki Cengiz Han’a Küsen Bulut’ta da yine Sarı Özek’de idam edilen aşıkları ve Cengiz Han’ı terk eden bulutu işliyor. Bu farklı zaman olaylarının ortak özelliği zalim&mazlum ilişkisidir. Totaliter bir sistem yahut adam, insanlığı doğrayıp geçer bu anlatılarda. Üstelik sonuncusunda bütün bir dünya insanlığının geleceğini ellerinden alırlar.

Aytmatov, genelde Kırgız coğrafyasını anlatan bir yazardır. Lakin kök olarak Kırgız ve Kazakların aynı olduğunun farkındadır. Gün Olur Asra Bedel’de onun Kazakistan'da olmasından dolayı uzay üssü motifinin de etkisiyle olabilir, bu defa Kazakları anlatıyor. Hem Yedigey hem de Kazangap, Aral Gölü civarından iki Kazak’tır. Ancak sadece bununla kalmıyor aslında. Mesela Kuttubayev ve Zarife için Tatar tabirini kullanıyor, Raymalı Ağa’ya Türkmenlerin hediye ettiği Ahalteke attan söz ediyor, Kazangap’ın eşinin bir Karapapak olduğunu söylüyor. Türkistan tabirini kullanıyor ve Hoca Ahmed Yesevi’den bahsediyor. Elbette bunda Sovyetler’deki kısmi yumuşamanın da etkisi vardır. Öyle ki, anadili konuşmanın öneminden bile bahsedip, anadilini konuşmamakta ısrar eden bir Kazak subaya eleştiriler getiriyor.

Eserin pek çok yerinde dua etmenin, dua bilmenin gereği vurgulanıyor. Bir ölüyü defnederken dua bilmeyen gençlerin varlığından rahatsızlık duyuluyor. Nihayetinde Kazangap’ı eksiğiyle, yanlışıyla da olsa bir cenaze namazının ardından defnediyorlar. Aytmatov, şahsi hayatında dindar bir insan olmamakla birlikte burada, Kazakların bir dinleri, gelenekleri olduğunu vurguluyor.

Romanın fantastik bölümleri de vardır. Bu, uzayla ilgili öyküdür. Sonunda yolu ana hikayeyle kesişecektir. Buna göre ABD ile SSCB arasında Parite, yani eşitlik adı verilen ortak bir uzak araştırma çalışması vardır. O kadar eşittir ki, personel sayısından tutun da, okyanusta bekleyen geminin San Francisco ile Vladivostok arasındaki mesafesi bile eşittir. Bu arada ilginç bir durum şudur, Vladivostok, Rusçada, “Doğuya hakim ol” manasına gelmektedir. Zihniyet budur yani…

Ancak bu çalışma sırasında iki kozmonot, uzaydaki bir başka gezegenle irtibat kurar. Orman Göğsü denilebilecek olan bu gezegende de insanlar vardır. Gelgelelim, her iki devletin yöneticileri bu bilgiyi bütün insanlıktan saklayacaklardır. Çünkü insanların savaşsız da yaşabilmeleri onların işlerine gelmemektedir. Ayrıca her iki ülkenin gönderdiği füzeler ile dünya üzerinde bir kalkan oluşturulacak ve diğer gezegendekilerin dünyayla irtibat kurmaları engellenecektir. Şimdi bu “kalkan” ifadesine bir mim koyalım, yeri gelince döneceğim…

Romanda, vefat eden Kazangap’ın oğlu Sabitcan tiplemesi Sovyet sistemi eseridir. İyi ve başarılı bir insan olması için bin bir fedakarlıkla okutulan, Sovyet yatılı okullarına gönderilen Sabitcan, maalesef değerlerinden uzak, silik ve emir kulu bir kişi olacaktır. Bu arada cenaze gününe kadar ayyaş ve sevimsiz bir tip olan, Kazangap’ın damadı bütün roman boyunca bir dönüşüm içine girmiş gibi görünecektir. Aytmatov burada, ortalama Kazaklara öze dönüş mesajı vermiş olabilir.

Roman, doğal olarak Aytmatov’un hayatından izler taşıyor. Çocukluğum’da anlattığı Aral Gölü ve tren rayları manzarasını burada kullanıyor. Keza, Kazangap’ın babası “gulag” olarak ihbar ediliyor ve çalışma kampında ölüyor. Ancak birkaç sene sonra masumiyeti ortaya çıkıyor. Gerek burada gerekse de ve özellikle öğretmen Abutalip’in yaşadıklarında babası Törekul ve kendi çocukluğundan izler vardır.

Aytmatov’un eserlerinin en öne çıkan taraflarından birisi de “Kader” fikri olsa gerek. Kendisi ateist olduğunu söylediği dönemlerde bile kadere çok inanmış bir adamdı. Ömrünün olgunluk dönemlerinde ise “ibadetlerini yapmayan bir Müslüman’ım” diyecek, hatta tıpkı Kazangap’ta olduğu gibi vefatının ardından cenaze namazı kılınıp, defnedilecekti. Ancak ne olursa olsun o kadere inanan ve her eserinde bu olguyu kullanan bir yazardır.

Romanda, kımız içilmesinden türkülere kadar çok sayıda Kırgız/Kazak geleneğini görebiliyoruz. Mesela Yedigey kendisinden büyük olan Kazangap'a, Kazake yani Kazangap Abi diyor. Keza ona da çoğu kez “Yedike” diye hitap ediliyor.

Gün Olur Asra Bedel’in edebiyata kattıkları çoktur lakin Aytmatov bu romanla birlikte sosyal-psikolojiye 'mankurt' kavramını da yerleştirmeyi başarmıştır. En az roman kadar ünlü bir kavram olmuştur mankurt. Savaş esirlerinin başlarına yeni kesilmiş deve derisinden bir şire geçirilir ve kızgın güneşin altında bekletilen bu esirlerin kafa derileri değişir, alttan gelen saçlar beyne baskı yapar. Böylece çoğu ölse bile kalan esirler, geçmişini bilmeyen, efendisine köle olan, hafızasız ve duygusuz bir robot-insana dönüşür.

Romanda Sarı Özek bozkırında geçen bir efsane olan Nayman Ana efsanesi anlatılıyor. Mankurt yapılan oğlunu bulmak için yollara düşen bu ananın kabri Kazangap’ı gömmek için yola çıkacakları Ana Beyt Mezarlığıdır. Ancak gelin görün ki, oraya bir uzay üssü kurulmuş ve etrafı tellerle çevrilmiştir.

Romanın en önemli karakterlerinden biri de öğretmen Abutalip Kuttubayev’dir. Savaştan önce coğrafya öğretmenliği yapan Abutalip, cepheye gider. Burada Almanlara esir düşer ancak bir şekilde kaçıp, Yugoslav partizanların saflarına katılır. Savaş bitince Yugoslav partizanların şahitliğiyle birlikte ülkesine döner ve hayatına devam eder. Ancak birkaç sene sonra Stalin, Tito’ya kızmıştır ve Yugoslavya’yı düşman ilan eder. Böylece o vakte kadar bırakın suç olmayı bir savaş kahramanı sayılabilecek olan Abutalip’in yazgısı tersine döner. Okuldaki bir öğrencisinin “Madem esir düştünüz, niçin kendinizi öldürmediniz? Stalin’in kesin emri vardı.” Suçlanmasının ardından tıpkı bir KHK’lı gibi, sorgusuz sualsiz atılır öğretmenlikten. Oysa yeni evlidir ve iki küçük çocuğu vardır. Eşi de bir öğretmendir. İkisi çaresiz yollara düşer ve bu Boranlı denen istasyonda demiryolu işçisi olurlar. Abutalip bir yandan okuyup, bir yandan anılarını ve civardaki destanları derleyip yazmaktadır. Yani, “Her aydının yapması gereken şeyi yapıyor, yani kitap okuyor, yazı yazıyordu. Sf.182”

Ama onu işinden atanlar peşini bırakmamaya niyetlidir. Bir lanetli gibi yaşamaya çalışan bu küçük aileyi bulurlar ve Abutalip tutuklanır, götürülür. Birkaç ay sonra ise kalp krizinden öldüğü haberi gelir. Aytmatov, o zamanın şartlarında romana ekleyemediği Abutalip’in akıbeti hikayesini, Cengiz Han’a Küsen Bulut adıyla yıllar sonra neşredecektir.

Aytmatov, karısı Zarife’nin eşinin ölüm haberini aldığı günü 5 Mart 1953’e bağlar. O gün şehre giderler ve ölüm haberinin olduğu evrakı alırlar. Tam o gün katil de ölmüştür. Yani Stalin. Burada ciddi bir katil ve maktul karşılaştırması yapmıştır Aytmatov. Nihayetinde onun babasının, amcasının ve daha pek çok Kırgız aydının da katili de aynı kişidir!

Ancak Abutalip’in büyük şanssızlığı şu olmuştur, onun vefatından birkaç ay sonra Stalin de ölecektir. Hiç bitmeyecek gibi görünen zulüm bir anda bitecek, diktatör geberip gidecektir. Onun ardından ise Sovyetler’de Anti-Stalin dönemi başlayacak ve onun gazabına uğramış olan kişiler ve hakların büyük bir kısmının itibarları iade edilecektir.

Aytmatov, eserlerinde aşka yer veren ve bunu çok yetkin bir şekilde anlatan bir yazardır. Burada Yedigey’in Zarife’ye oaln aşkı da kendine yer buluyor. Ancak Yedigey bunu kötü niyetle yapmıyor, kocası başındayken de yapmıyor. Ona ve çocuklarına olan merhameti, yardım etme isteği, sevgisi, ilgisi bir aşka dönüşüyor.

Romanı 1998 yılında ilk okuduğumda büyük bir kısmı zihnimde yer etmişti. Ancak Zarife ve çocukların akıbetlerini hatırlamıyordum. Acaba, yazacak mıydı diye büyük bir merak içerisine girdim ve romanın sonlarına doğru aradığım cevabı buldum. Ancak bir yürek yangını yaşamadım diyemem…

Aytmatov, Abutalip’in alıp götüren KGB ajanının adını Tansıkbayev olarak vermişti. Aradan otuz yıl geçtikten sonra bu defa karşılarına bir başka Tansıkbayev’i çıkaracaktı: Teğmen Tansıkbayev. Ana Beyit mezarlığına, kafileyi sokmayan bu subay, Kazak dilinde konuşan Yedigey’e, “yabancı yoldaş, Rusça konuşun” diyecek, anadilini konuşmak istemeyecek kadar özünden kopmuş biriydi. Aytmatov’a göre her ikisi de mankurtlaşmıştı!

Son olarak mim koyduğumuz şire/kalkan kısmına dönelim. Aytmatov burada sembolleri kullanır. İnsanlığın başına geçirilen ve onları köleye çeviren üç şey vardır. Birincisi geçmiş yıllarda Naymanların başına deve dersi geçiren Juan Juanlar. İkincisi halklarının başına ideolojik halka geçiren Stalin rejimi ve üçüncüsü bütün insanlığın başına uzay kalkanı geçiren ABD&SSCB ortaklığı... Hepsi de diğerlerini birer mankurt yapmak istemiştir!

Büyük, çok büyük bir roman bu… Bence dünyanın en güzel romanı!
  • Toprak Ana
    8.9/10 (8,9bin Oy)8,5bin beğeni31,9bin okunma28,3bin alıntı110bin gösterim
  • Beyaz Gemi
    8.4/10 (9,6bin Oy)9bin beğeni38,2bin okunma28,3bin alıntı143,8bin gösterim
  • Şah ve Sultan
    8.5/10 (5bin Oy)5,1bin beğeni21,8bin okunma12,3bin alıntı70,1bin gösterim
  • Od
    8.5/10 (6,4bin Oy)6,6bin beğeni28bin okunma27,6bin alıntı100,9bin gösterim
  • Fatih Harbiye
    7.9/10 (5,9bin Oy)5,1bin beğeni28,7bin okunma13bin alıntı73,7bin gösterim
  • Yaban
    8.3/10 (5,5bin Oy)5,1bin beğeni26bin okunma15,8bin alıntı84,2bin gösterim
  • Puslu Kıtalar Atlası
    8.7/10 (9,7bin Oy)8,9bin beğeni28,9bin okunma20,6bin alıntı158,3bin gösterim
  • Semerkant
    8.6/10 (10,5bin Oy)10,7bin beğeni37,6bin okunma44,7bin alıntı191,7bin gösterim
  • Beyaz Zambaklar Ülkesi
    8.8/10 (15,1bin Oy)14,8bin beğeni51,5bin okunma50,5bin alıntı315,8bin gösterim
  • Beyaz Diş
    8.6/10 (10bin Oy)9,6bin beğeni40,3bin okunma17,7bin alıntı298,3bin gösterim
413 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10 puan
"Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir... Gider gelirdi..."

Gün Olur Asra Bedel, yayımlandığı eski ismiyle Gün Uzar Yüzyıl Olur...
Bir kitabın ismi ancak bu kadar güzel seçilebilirdi. Sahiden de kitabın aktüel zamanı yalnızca yirmidört saati kapsasa da aslında kitap, bundan çok daha fazlasını barındırıyor. Aytmatov bunu geriye dönüşlerle, anılarla, hâtıralarla yapıyor. Fakat en önemlisi ise kitapta anlatılan efsaneler: Nayman Ana Efsanesi, Dönenbay Kuşu Efsanesi, Raymalı Aga Efsanesi...
Ama bu kadarla bitiyor sanmayınız. Aytmatov yalnızca geçmiş zamana ait efsanelere değinmekle kalmıyor, esere bilimkurgu ögeleri de serpiştirerek onu bambaşka bir boyuta taşıyor.
Kitabı okurken önce Yedigeyle birlikte uçsuz bucaksız Sarı Özek bozkırlarında sıcaktan kavrulacak, sonra Parite 1-2 ve Parite 2-1 kozmonotlarıyla birlikte Orman-Göğsü gezegeninde yaşayan esmer tenli, mavi saçlı insanlarla tanışmanın heyecanı içinde kalacaksınız. Bir de tabii Zarife ve Abutalip Kuttubayevle tanışacaksınız ki; o aileyi, çocuklarını, en çok da küçük Ermek'i bir daha hiç unutamayacaksınız. Öyle de bir kitap yani.

Bu kitap, benim Aytmatov ile ilk tanıştığım kitaptır. Bu yüzden bendeki yeri bambaşkadır. Kitabı ilk kez bundan beş yıl kadar önce okuduğumda tarifi mümkün olmayan duygular hissetmiştim ve yazara olan hayranlığım da bu kitapla başlamıştı. O günden beri insanlar bana ne zaman "Seni en çok etkileyen kitap hangisi?" diye sorsa dudaklarımdan hemen bu kitabın ismi dökülüveriyor.

Hep söylerim yine söylüyorum: Her insan hayatında bir kerecik de olsa Aytmatov okumalı, bu yüzden okuyun ve okutun efendim. Herkese iyi okumalar dilerim...
413 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Her birimiz doğarız. Büyürüz yavaş yavaş ve iki yoldan birini seçeriz kendimize, bu bizim kaderimizi belirler.
İlk olarak başımıza büyürken iyi ya da kötü şeyler gelir. İyi şeyler gelirse şükretmeyi unuturuz ve hep olandan bir adım fazlasını ister dururuz. Kötü şeyler başımıza gelirse ise hem Allah'a sığınırız hem de ona bir yandan isyan ederiz, neden bu benim başıma geldi, bu kader neden benim için yazıldı diye vb. İşte böyle böyle insanlıktan uzaklaşırız, gittikçe de düşüncelerimiz bu şekilde başkaları tarafından yönetilmeye başlar eğer biz kendimize sahip çıkmazsak, eğer insan olmayı unutursak ve insanlığın gereklerini yerine getirmezsek. Sonrasında ise geçmişi unutmaya başlar ve artık birer sadece şimdiyi yaşayan ve bunu geçmişi ile birleştirmeyen ve hep geçmişteki hataları yapan insanlar haline geliriz ya da kendisini insan sayan biri. Akrabaları da artık unutur ve kendi hayatımızı bu şekilde kurtarmaya başlarız kendimizce. Sadece aile de değil. Herkesi bir anda unutur gideriz farkında olmadan. Başlarız artık tek kalmaya ve derdi sadece şimdiki hayatını kurtarmak olan birer düşüncesiz, geçmişini bilmeyen ve kimseyi artık tanımayan birer "mankurt" olur çıkarız yani artık Juan Juanların elindeyizdir, onlar bizim yöneticimiz olur ama onların da insanları yönetmek ve kendi çıkarları için sadece bize bakan kişilerdir onlar da. Böyle böyle sadece biz kaçmayız artık bir şeylerden ve artık onlar, o sebepler bizden kaçmaya başlar ve tek kalırız, bir başımıza kalırız. Geçmişsiz, ailesiz, düşüncesiz, başkaları tarafından yönetilen bir mankurtuzdur artık tam olarak. Ölüm geldiğinde ise elimizde kalan hiçtir ve sadece ölür gideriz kimse farkında olmadan, kimseyi üzmeden ve bir başına. Yaşanılan şeyler sadece senin aklındadır, başka hiçbir kimsenin değil. Arkandan ağlayanın olmaz, arkandan dua edenin olmaz ve sadece ölüp gidersin yani, toprağa sadece yararın olur gidersin.
İşte bir böyle yol vardır bir de:
Yine bunda insan doğar, yavaş yavaş büyür ve büyürken de başına yine olaylar gelmeye başlar. Bu kişi başına gelen iyi şeyler için şükreder, Allah'ı anar. Kötü şeyler geldiğinde ise Allah'a isyan etmez, Allah'a dua eder. Yani sadece kötü anlarda Allah'ı anmaz, dua etmez. Hem iyi anlarda hem kötü anlarında Allah'la beraber olur. Bu güzel şeyler ona dayanma gücü verir, bu dünyada güzel şeylerin de olduğuna da kanaat getirir. Kötü şeyler ise onu olgunlaştırır, iyi anlarında şükretmeye yöneltir. Bir de bu insanın yanında diğer insanlar da vardı. Onlarla anılar yaşar, iyi kötü vakit geçirir ve birbirlerine destek olurlardı. Bir de bu insanlar sadece bu dünya için çalışmazdı, diğer dünya için de yaşarlardı. Ve sonunda herkes gibi onlar da ölürlerdi ama yanlarında diğer insanlara kıyasla sevdikleri vardı, onlarla vakit geçirdikleri, her an yanında olan kişiler vardı. Tek başına gitmezlerdi son yolculuklarına. Hep onu hatırlayacak kişiler vardı hayatlarında. Yani onunla zaman geçirdikleri kişiye işte bu günde, işte kendisinin öldüğü bu tek günde ona tüm geçmişini hatırlattığı insanlar vardı. Yani bu tek günü asra bedel yaşattığı insanlar.
Peki bizler hangisini tercih ederiz bunlardan?
Juan Juanların eline düşüp birer mankurt olmayı mı, yoksa tam anlamıyla birer insan olmayı mı?

"Hayat değişmelerle, yenilenmelerle doludur. Her değişim ömrün geçip gittiğini gösterse de, hayata anlam kazandırır ve insan yaşamak ister. Senin de başına gelmedi mi, insan hastalanır ve sonra iyileşir, iyileşince hayatın değerini daha iyi anlar, ondan yeni bir tat alır.". Değişmelerden, yeniliklerden dersler çıkarıp daha güzeli için yol mu alacaktı insan, yoksa hemen isyan mı edecekti?

"İnsanın yaşamak için bir amacı, bu amaca ulaşmak için tutacağı bir yol olurdu.". Amaçsız bir yaşamın kötülüğünü, sonu bitmeyen bir yolculuk olduğunu anlayacak mıydık?

"İnsanların kayıtsız, suratsız, yorgun oluşlarına şaşıyordu. Nasıl da dünyalarına küsmüş, nasıl da birbirinden bu kadar uzak ve yabancı idiler!". İnsanlar gerçekten yaşamayı bilecek miydi? Minik şeyler için hemen darılacak, küçük şeyler için hemen çevresini kırmayı bırakacak mıydı? Yoksa ondan başka kişilerin de olduğunu anlayacak mıydı? Çevresindekiler sayesinde yaşamın güzelleştiğini anlayacak mıydı yoksa?

"Bir tutsağın içine korku salmak için ona kafasının uçurulacağını ya da başka bir yerinin kesileceğini bildirmek; onun hafızasını silme, son nefesine kadar taşıyacağı ve başkalarının anlayamayacağı yegâne kazancı olan bilincini kökünden yok etme cezası yanında hiç kalır. İşte, göçebe Juan-Juanlar, o kısa tarihlerinde, insanın bu gizli özüne kastetmek gibi en büyük vahşet örneğini çıkardılar. Tutsakların yaşayan anılarını elinden almak usulünü bulmakla, insanlığa karşı en korkunç cinayeti işlemiş oldular.". Bir insan, sadece elinden düşünceleri alınırsa nolur ki deyip geçecek mi yoksa düşüncelerin hayatı çok büyük kısımda etkilediğini anlayacaklar mıydı?

"Bir mankurt, dışı insan içi saman bir korkuluk idi. Geçmişini bilemezdi.". Bir insan mankurt olup yukarıda saydığım kişi mi olacaktı, yoksa tam anlamıyla birer insan mı?

"Kendinizi yılgınlığa teslim etmeyin. Hayat böyledir, yaşamak gerek.". İnsan hemen vazgeçecek miydi, yoksa mücadele etmeye devam mı edecekti?

"İnsanlar, sonu gelmez çekişmeler, kavgalar yüzünden ne kadar geride kaldıklarını, entelektüel gelişme bakımından ne kadar zararlı çıktıklarını anlayabilecekler mi?" İnsanlar artık buna bir son verecek mi? Sadece ben bundan vazgeçsem bir şey olmaz diyip yoksa bunlara devam mı edecekti?

" Ölüm karşısında herkes eşittir. ". Acaba insanlar bir gün bu yaşanılan şeylerin biteceğini, yapılan şeyler haricinde her şeyin bir sonu olduğunu bilecek ve buna göre yaşayacak mıydı? Kendini üstün görmeyi, övünmeyi bırakacak mıydı? Ölümümün zengini, fakiri; iyiyi, kötüyü; zayıfı, güçlüyü ayırt etmeyeceğini bilecek miydi?

Bu kitap benim hayatımda her zaman farklı bir yerde olacak ve her gördüğümde bunları hatırlayacağım.

Bu alıntılar kitabın sadece çok küçük bir kısmının güzelliğini anlatıyor. Varsın gerisini siz düşünün ve bu kitabı kesinlikle okuyun, okutun.
413 syf.
·66 günde·10/10 puan
Cengiz Babanın (Aytmatov olan) okuduğum beşinci kitabı. Toprak ana ve Beyaz Gemi kadar popüler olmasa da bende yeri hep ayrı olmuştur. Aslında diğer kitaplarıyla içerik olarak aynı görünsede savaş , siyasi rejim, halkın durumu vs bende uyandırdığı hisler farklı oldu bu sefer.


Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
413 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Heskeslere Merhaba! :)

İnceleme yapmak için doğru zamanı beklemem gerekti. Bu yüzden size karşı biraz mahçubum doğrusu.. Kitaba inceleme yapmak için bir süre kendime gelmek zorundaydım. Çünkü kitabın etkisi çok yeni olduğu için eksik veyahut yanlış şeyler yazmak istemedim.. Şimdi zamanı geldi diye düşünüyorum. Umarım yorumumu beğenirsiniz. Ve sizden ricam, eksik-hatalı gördüğünüz yerleri lütfen çekinmeden söyleyin.
Haydi iyi okumalar! :)

GÜN OLUR ASRA BEDEL

Cengiz Aytmatov'u bilmeyen arkadaşlara şöyle kısaca önermek isterim; Aytmatov, "ben kitap okumayı seviyorum, çok kitap okuyorum, kitap okumak istiyorum hatta öylesine bakıyorum" diyenlerin bile okuması gereken yazarlarda ilk sıraları almalıdır.

Aytmatov'un üslubu çok hoş, narin ve akıcı.. Hal böyle olunca insan okumadan edemiyor doğrusu :)
Yazarda en beneğendiğim yönlerden birisi de aşırılığa kaçmıyor olması. Her şey sizin istediğiniz gibi tam tadında ilerliyor.. Hani derler ya "yeme de yanında yat" diye :) Aytmatov için de söylenmiş olabilir! :)
Artık kitaba geçelim...
-
Kitabın başı yine mükemmel bir giriş ile başlayıp sizi içine çeken bir girdap gibi bütün bedeninizi ve zihninizi esir alıyor.
Aslında ilk başlarda kendinizce bir şeyler üretip yorum yapıyorsunuz. Ama Aytmatov ustalığını konuşturarak yine bir ters köşe daha yapıyor. :)

Bunu burada söylemekte bir sakınca görmüyorum; eserin, bir insanın ölümü ile bir asırı içine alan, değişik ruh hallerinde gezintiye çıkarması muhteşem bir şey.
Herkesin kendinden, ufak da olsa bir şeyler bulabileceği bir kitap.

Hayatta karşımıza çıkan sorunlara karşı çözümlerini sunan, biraz da insanlığımızı unuttuğumuz bu devirde, bize insan olduğumuzu hatırlatan bu kitabı bitirdikten sonra 2 GÜN elimden bırakmadım..

Çok uzatmak da istemiyorum. Kısa sözün aslı, okumamış olan arkadaşların en kısa sürede mutlaka okumaları gerektiğini düşünüyorum. Incelememe göz attıktan sonra kitabı okuyanlar ne demek istediğimi gayet iyi anlayacaklar. Ayrıca bu kitabın devamı olan "Cengizhan'a Küsen Bulut" adlı eseri de okumalısınız! :)

Kitabın bazı bölüm başlarında geçen şu kesit ile incelememe son verirken, hepinizi sevgi ve muhabbetle selamlıyorum...
Hoşça kalınız... :)



Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi...
Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi.
Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde mesafeler demir yoluna göre hesaplanırdı.
Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi...
409 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Merhaba,
Her şey, bir devenin sırtında, cenaze konvoyunun en önünde giden Yedigey'in bilincinde oluşur ve gelişir.
Romanın ilerleyen sayfalarında, anlatılanların, bu yolculuk boyunca tahayyül edilenlerin ürünü olduğu ortaya çıkar.

Yedigey, cân dostu Kazgangap'ın naaşım vefa borcunu ödemek üzere küçük bir cenaze konvoyuyla Ana Beyit'e götürmektedir.
Ancak, destan kahramanı Nayman Ana'nın mezarının bulunduğu Ana Beyit'te, Sovyet yönetimince bir uzay üssü kurulmuştur. Nayman Ana, mankurt olan oğlunu kurtarmaya çalışan, umut ve korku arasında yaşayan bir Kırgız anasıdır. Romanda geçmiş ile şu an, gerçekler ile destanlar iç içedir.
Keyifli okumalar diliyorum.
413 syf.
·6 günde·10/10 puan
"Hayat böyleymiş! Her şey korkunç, karışık, anlaşılmaz.."

Virüs sürecinin iyice bunalttığı, başta iyi gibi görünse de evde kalma sürecinin ruhlarımızın emdiği, bizlere vermiş olduğu saat özgürlüğünün son saatlerinden herkese merhaba Dünyalılar.

Bazen bir şarkı dinlersiniz. Bazen bir yerden bir alışveriş yaparsınız. Bazen de bir yerden yemek yersiniz. Öylesine haz alırsınız ki ister istemez orayı övme ihtiyacı duyarsınız. Övgüler yağdırıp o hazzı canlı tutarsınız. Keşfedilmesini ister bazıları, bazıları da keşfedilmemesini. Lakin insanlar size orayı sorduğunda herkes orayı mutlaka metheder. Bir nevi kefil olur. Ben de bir kitap okudum ve bu kitap için okumak isteyen herkese kefilim Dünyalılar. Tavsiyem ile kitabı okuyup beğenmeyen olursa bana ulaşabilir.  Açık adresimi verebilirim. Hatta aynı şehirde yaşıyorsak ortak bir mekan ayarlayabiliriz. Bana bir kitap hediye edersiniz ve  meseleyi sonlandırırz. :)

Neyse Dünyalılar, kitabın güzelliğine ikna etmiş olmalıyım sizleri. Peki bu kitabın konusu ne isterseniz o konuya geleyim.


Cengiz Aytmatov’dan kendi coğrafyasının izlerini taşıyan bir roman Gün Olur Asra Bedel. Daha önce Cengiz Aytmatov okumuş olan okurlar muhakkak fark etmiştir. Savaş motifini mutlaka kitabın bir kısmına işler. Bir bağ oluşturur. Çünkü Cengiz Aytmatov, 1928 yılında Kırgizistan'ın başkenti Bişkek'e bağlı Şeker kasabasında gözlerini dünyaya açmıştır. Babası devrimin ilk savunucularındanancak devrim çocuklarını yemeye başlayınca 1937 yılında Aytmatov da yetim kalmıştır. Haliyle o dönemin zihniyeti ve yaşadıkları buna itekler Cengiz Aytmatov'u. O kendi yaşamadığını karakterine yaşatmaz..

Roman Yedigey karakterinin, ölen arkadaşı Kazangap'ın cenaze işelerini üstlenmesiyle başlıyor.. Yedigey cenaze boyunca Kazangap ile geçirdiği günleri ve tren istasyonundaki zorlu yaşamlarını hatırlıyor, biz de bu sayede birçok karakterle tanışıyoruz ve istasyondaki olaylara tanık oluyoruz. Roman boyunca bir gün işleniyor ama geriye dönüşlerle birçok ayrı karakterin yaşam öykülerini paylaşıyor yazar bizlerle, romanın adının Gün Olur Asra Bedel olmasının nedeni bu. Bu nedenle de kitabın özetini yapmayacağım. Spoiler vermek istemiyorum.

Kitabın anlatımında bir belgesel havası aldım. Bu bir tek bana mı öyle geldi bilinmez ama ben bundan inanılmaz keyif aldım. Kitabı okurken kavurucu güneşi tepemde hissettim. Bir anda bozkırın tüm o sarılığı ve alabileceğine düzlüğüyle karşınızda duran yazar sizi bir sonraki sayfada uzaya hatta güneş sisteminin de dışına götürüveriyor. Bu geçişlerde çok az da olsa bocalıyorsunuz ama kitap bir müddet ilerledikçe bu geçişlere iyice alışıyorsunuz.


Gün Olur Asra Bedel gerçekten çok dolu dolu bir kitap.. Pek çok şeyin eleştirisi yapılmış romanda.. Özellikle Sovyet Rusya'nın Türk toplumları üzerinde kurduğu baskıyı, halkın dil, inanç, gelenekler ve değerlerinden kopuşunu adeta kimliklerini ve varolma nedenlerini unutarak makineleşmesini "mankurt" kavramını kullanarak eleştiriyor. Okuyanı sorgulamaya yönelten, her karakterin ve her olayın bir amaç taşıdığı, alegorik bir eser. Aynı zamanda eski Türk efsaneleriyle bilim kurgunun bir arada bulunduğu, geçmiş ve geleceği aynı anda kucaklayan bir roman..

Kitap, bir bakıma bir güne neler sığar sorusunun cevabı niteliğinde.O öyle bir gündür ki acısı ve tatlısıyla, iyi ve kötüsüyle, dost ve düşmanıyla, bugün ve yarınıyla, yaşam ve ölümüyle, kalan ve gideniyle, geçmiş ve geleceğiyle, cahil ve okumuşuyla her kesimden her cinsten insanı kaynaştırmayı başarmış en nihayetinde vermek istediği mesajı layıkıyla yerine getirmiştir bence. "Bir güne bir ömür sığar."

Cengiz Aytmatov bazı soruları akıllarda okuyucunun çözmesi için cevaplamadan bırakmış. Nihayetinde kitap bittiğinde son sayfanın arkasında başka sayfalar var mı diye istemsizce ellerimin boşluğu çevirmesini üzülerek fark ettim.

Yaa, böyleydi işte Dünyalılar. Hepinize üç vakte bir kitaplık dolusu kitap gelmesi dileğiyle.. Kalın sağlıcakla.
413 syf.
·6 günde·10/10 puan
Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel kitabı bazı yayınevlerinde Gün Uzar Yüzyıl Olur şeklinde çevrilmiştir. İçeriği ile ismi bütünleşik böylesine kitaplara çok nadir rastlanır diye düşünüyorum. Gün uzar yüzyıl olur. Bir gün bir insana nasıl yüzyıl gelebilir diye düşünüldüğünde elbette akla bir ölüm gelir ve o an geldiğinde insan kendini zamandan soyutlar ve çok farklı bir boyutta geçmişi ve anıları ile yüzleşir.

Kitap bir tilki üzerinden bozkırın betimlemesi ile başlar ve okur, o betimlemelerde daha ilk andan Aytmatov’a hayran kalır. Hayran kalmamak elde mi! Okuru mest etmek için kelimeleri ve cümleleri usta kaleminin mürekkebini herhangi bir kâğıt parçası ile buluşturması yeterli. Aytmatov da gözlemlediğim sadece betimleme yeteneği mi kesinlikle hayır. Tüm samimiyetimle ifade etmek isterim; ben bu zamana kadar okuduğum kitaplar arasında böyle bir anlatım biçimi görmedim. Aytmatov bir olayı anlatırken kimi zaman bireyler üzerinden, kimi zaman tren gibi cansız nesneler üzerinden kimi zamanda kuş veya tilki gibi bir hayvan üzerinden yazımını güçlendiriyor. Sanki elinde bir kamera varmışçasına farklı farklı açılardan olayı, bireyleri ve ruh hallerini okuyucuya gösterircesine yazımda bir ustalık sergiliyor.

Aytmatov’un kitabında oluşturduğu karakterler hayatın içerisinden basit ama hep iyi insanlardı benim nazarımda. Öyle ki Aytmatov kötü karakter dahi yaratamayacak kadar iyi bir insan izlenimi bıraktı bende. Peki, kitapta kötü olan neydi? Kitapta kötü olan devlet ve politikalarının yanında doğru ve yanlışı ayırt ederken başkasının vicdanlarına sığınan bireylerdi.

Kitap bünyesinde farklı farklı efsanelerde Aytmatov’un usta kalemi ayrıcalığı ile okura yansıtılmıştır. Mankurt efsanesi, Ana-Beyit efsanesi, Raymalı Ağa efsanesi gibi. Okuyup da hüzünlenmemek ve ders almamak bir okuyucu için büyük bir kayıp olurdu.

Okur, Sarı Özek Bozkırının ıssızlığında yaşam mücadelesi veren insanların iç ısıtan hikâyelerini okurken insanın ne kadar erdemli ve önemli bir varlık olduğu kanısına varırken diğer yandan Uzay hikâyelerine geçildiğinde, aslında aynı insanın ne kadar aciz ve küçük bir varlık olduğu kanısına vararak çelişkiye düşebiliyor.

Gün Uzar Yüzyıl Olur, benim nezdimde her bir bireyin okuyup üzerine konuşması ve edinimler elde etmesi gereken bir kitaptır. Okuma kararı alıp okuduktan sonra beğenmeyen olursa beni bulabilir herkese keyifli okumalar dilerim.

Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi...
Bu yerlerde demir yolunun her iki yanından ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi.
Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demir yoluna göre hesaplanırdı...
413 syf.
·8 günde·8/10 puan
Cengiz Aytmatov'un güzel betimlemelerinin olduğu bir eser daha...
Kitap Sarı Özbek bozkırını size yaşatmaya bir tilkinin kısa bir macerası ile başlamış. Kitap beş ana hikayenin birleşiminden oluşuyor. Kazangap adlı karakterin ölümü ile başlayan kitap defin işlemi ile birlikte bitiyor. Evet sadece bir günü içinde olanları aktaran kitap adının hakkını bu şekilde vermiş oldu. Tabi bu bir günü anlatırken sık sık anılara yer veren Aytmatov; Nayman Ana ile mankurt oğlunun hikayesini, Abutalip Kuttubayev ile Zarefi'nin acıklı hikayesini, Orman Göğsü gezegenine kaçan iki Kozmonotun(astronot) dünyanın ağır başları ile olan iletişimini ve öve öve bitiremediği Karanar adlı devesini kaleme almıştır. Tanrısal bakış açısı ile kaleme aldığı kitapta ana kahramanımız Yedigey dostu Kazangap'ın ölümü sonrasında onunla birlikte yaşadığı zorlu hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçerken yaptığı yolculuğu anlatmış. Kitapta yarıda kalan Kuttubayev'in hikayesi Cengiz Han'a Küsen Bulut adlı kitapta yer verilmiştir. Kitabın sonunun ilk serisi çıkan seri filmler gibi havada kalması dışında okunmaya değer bir kitap olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
413 syf.
·13 günde·Beğendi·10/10 puan
Cengiz Aytmatov, kitabı 1980 yılında yazmıştır.Dilimize çevirisi 1991 yılında olmuştur.Ben kitabı Ötüken Neşriyat yayınevinden okudum.Çeviri gayet güzeldi.Çok beğendim.Roman, kısaca geleneklerin korunması gerektiğini anlatır.Bunu da Kazangap ın oğlu Sabitcan isimli karakter üzerinden yapar.Aynı zamanda Komünizm döneminde yaşanan sıkıntıları anlatır.Kitapta mankurtlaşma kavramı üzerinden bir sorgu söz konusudur.Mankurtluğunun ne olduğuna gelecek olursak: Juan Juan ların kırsal kesimlerde askerleri, güvenlik görevlilerini kaçırdıktan sonra develerin derisinin kıllı kısmını sıfıra vurulmuş bu kaçırılan kişilerin kafalarına geçirmeler ve güneş altında bekletmeleridir.Bu metodun amacı bu insanların delirmesi ve tamamen akıl sağlığını kaçırarak köle olarak kullanılabilmesi ve kendi istedikleri şekilde kullanılmasını amaçlamaktadır.Bu mankurt kavramı kitapta da masalsı bir şekilde hikayesi anlatılmış ve kitapta bulunan Sabitcan adlı karakterin Rusya da aldığı eğitimin ardından tüm gelenek ve göreneklerini kaybettiğini yani bir mankurt olarak kaldığına atıfta bulunarak mesaj göndermiştir.
Kitabın konusu kısaca Yedigey isimli Sarı Özek bozkırında yaşayan ihtiyar adamın dostu olan Kazangap ı kaybettikten sonra onun vasiyeti olan Ana Beyit e götürmeye çalışmasını anlatır.Mankurt efsanesindeki Nayman Ana da bu Ana Beyit kabristanında yatmaktadır.Kitapta onun hikayesi de masalsı bir dille anlatılmıştır.
Aytmatov, kitabında bu kısaca yolculuğun içinde sürekli geçmiş ile bugün arasında bir geçiş yaparak harika bir anlatım metodu kullanmıştır.
Kitabın giriş kısmında bir tilki betimlemesi vardır ki okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.Böyle bir betimleme yok!
Aytmatov, Kırgız bir yazardır ama olaylar Kazakistan da geçer.Aytmatov, Türk toplumlarını hep bir görmüştür.Bu da bunun bir kanıtıdır.
Sarı Özek te bir tren istasyonunda başlar hikayemiz.Tren istasyonu Cengiz Aytmatov için anlamlı bir yerdir.Çünkü Stalin tarafından öldürülen babası Torekul u gördüğü son yer bir tren istasyonudur.Bu arada belirtmekte fayda var.Babası ve kendisi Ata Beyit adı verilen ve Stalin in kurşuna dizdiği birçok aydınla birlikte Kırgız topraklarında yatmaktadir.Bu Ata Beyit mezarlığına bu ismi Cengiz Aytmatov vermiştir.Ana Beyit isminden esinlenerk koymuştur belki de kim bilir?Kitapta, Stalin'in yönetimine eleştirili birçok yaklaşım görebilirsiniz.
Son olarak, Orman Göğüslüler adı altında keşfedilen yer aslında Cengiz Aytmatov un istediği ve olmasi gereken dünyanın yalnızca bir izdüşümüdür.Rus baskısı içinde yaşayan Kazakların yalnızca o dönem için bir hayalidir.
Kitabın bir diğer adı da Gün Uzar Yüzyıl Olur dur.MEB onaylı 100 Temel eserden de biridir.İçerisinde dram, masalsı anlatım, yer yer bilim kurgu ve romantizm görmeniz muhtemeldir.
Kitap, harika idi.Anlatım olağanüstü.Kitaba tabiki puanım 10.
“insanoğlunun kıskançlık, başkalarını çekememe hastalığından kurtulması, daha çok zaman alacaktır. Bu zamanın ne kadar uzun olacağını bilemem ama, yeryüzünde kötülüklerin, ağır haksızlıkların sürekli gizli kalamayacağını, adaletin, gerçeğin yok edilemeyeceğini bilmek beni rahatlatıyor ve sevinmem için yetiyor..”
Bir insanın başkalarına yapabileceği en büyük iyiliğin, çocuklarını iyi terbiye etmek, iyi yetiştirmek olduğunu da anlıyordu.
Cengiz Aytmatov
Sayfa 178 - Ötüken Neşriyat
Elinden malını, mülkünü, varını yoğunu alsalar, bundan ölmezsin.Bunları yine edinebilirsin.Ama senin onurunu kırar, ruhunu öldürürlerse, işte buna çare yoktur.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Gün Olur Asra Bedel
Baskı tarihi:
Ocak 2019
Sayfa sayısı:
413
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754370539
Kitabın türü:
Orijinal adı:
И дольше века длится день
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ötüken Neşriyat
Cengiz Aytmatov'un bütün dünyada geniş yankılar uyandıran bu romanı, yürek paralayan, tüyler ürperten bir haykırıştır. Fakat umutsuz bir çırpınış değil, tutsaklığa, baskılara ve sürgünlere karşı umudu hep diri tutan bir meydan okuyuştur. Yedigey Cangeldi, cepheden döndükten sonra Kazak bozkırlarında küçük bir tren aktarma istasyonunda çalışmaya başlar. Burada şahit olduğu ve uzak geçmişinden hatırladığı olaylar, aslında yekpare bir coğrafyaya kâbûs gibi çöken bir siyasî rejimin gümbür gümbür çöküşünün sebepleridir. Aytmatov, insanı yok sayan ve onu makineleştirmek isteyen sistemin aslında niçin çökmeye mahkûm olduğunu bu romanında da gösteriyor. Yedigey, ölen emektar arkadaşı Kazangap'ın cenazesini mezarına götürürken, kendisinin ve milletinin geçmişini, acı-tatlı, düşündürücü yanlarıyla bir bir gözlerinin önünden geçirir. O gün, “asra bedel bir gün olur” onun için. Geçmişi, bugünü ve yarını büyük ustalıkla bir arada sunan Aytmatov, “Demiurg” uzay araştırmaları programı neticesinde keşfedilen bir uygarlığın, insanlarla iletişim kurma çabalarının yerküredeki yansımalarını gösterirken, adeta bizleri aynada kendimizle yüzleşmeye davet eder. Kazangap'ın götürüldüğü Ana-Beyit mezarlığı adını, Nayman Ana adlı efsanevî bir kadının orada gömülü olmasından alır. Aytmatov; Nayman Ana'nın hikâyesini verirken, dünyaya “mankurt” kavramını hediye eder. Bu garip, bu korkutucu kelime hangi anlama mı geliyor? İnsanın, yani bütün geçmişini her an beraberinde taşıyan varlığın yerini, hafızası ve hatıraları olmayan, ruhunu kaybetmiş, içi komutlarla doldurulmuş biyolojik bir makinenin aldığını düşünün.

Kitabı okuyanlar 25,6bin okur

  • mr  teacher
  • perihanşemin
  • Dilara
  • Rabia Cebeci
  • Büşra ışık
  • Hilal Akbaş
  • Mehmet Tomar
  • fatıma karabulut
  • aydergulu
  • Fatma Nur Şener

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%10.8
13-17 Yaş
%11.5
18-24 Yaş
%26
25-34 Yaş
%27.7
35-44 Yaş
%15.6
45-54 Yaş
%5.5
55-64 Yaş
%1.2
65+ Yaş
%1.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%64.3
Erkek
%35.6

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%29.3 (1.863)
9
%21.6 (1.371)
8
%19.2 (1.223)
7
%8 (511)
6
%2.8 (181)
5
%1.5 (94)
4
%0.5 (33)
3
%0.3 (18)
2
%0.3 (18)
1
%0.5 (34)

Kitabın sıralamaları