Adı:
Elveda Gülsarı
Baskı tarihi:
1966
Sayfa sayısı:
224
ISBN:
9789754371093
Kitabın türü:
Çeviri:
Refik Özdek
Yayınevi:
Ötüken Neşriyat
Gülsarı, cins ve ünlü bir yorga atın adıdır. Yazar, korkunç bir duygudaşlık yeteneğiyle bir yandan Gülsarı'nın doğumundan ölümüne kadar geçen fırtınalı hayat macerasını, diğer yandan onun biricik yetiştiricisi Tanabay'ın çilesini anlatır. Tanabay can çekişen sevgili atının başında geçmişiyle hesaplaşır. Kendini devrime, mutlu yarınlara adamış, ama siyasi rejim onun ömrünü mutsuzluklar ve sıkıntılar içinde geçirmesine sebep olmuştur. İçerisinde yaşadığı toplum değişim adı altında bütün değerlerini kaybetmiştir. Aytmatov, kendine özgü anlatım tarzı ve etkileyiciliği ile hikâyenin geçtiği tabiatı betimliyor, Kırgız - Kazak Türklerinin töre ve folklorunu ebedileştiriyor.
Aysun Kayacı'nın sosyoloji dünyasını çatlatan meşhur tespitini pek çoğunuz bilirsiniz;

"Ben vergi veriyorum niye vergisini vermeyen, 'dağdaki çoban'la benim oyum eşit mesela. Niye? Hiç vergisini vermeyen biriyle niye benim oyum eşit. O benim kadar duyarlı benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba"

'BEN VERGİMİ VERİYORUM...'

İşte bunlar hep aşırı dozda beynimize Hollywood filmi akıtılmış bir nesil olmaktan ileri geliyor sevgili 1k dostları... "Ben vergimi veriyorum lanet olasıca aynasız, bana hiçbir şey yapamazsın. Hemen toprağımdan defol!"

Evet, bir birey olmanın ifadesi olarak 'vergi veriyor olmak' kültürümüze yeni giren bir kavram. Mesela ben dedemden veya babamdan hiçbir zaman 'evladım sakın ha vergini ihmal etme, günü gününe öde vergini' şeklinde bir nasihat işitmedim. Siz işittiniz mi?

Pekâla, bu tespitin devamına da bir göz atalım;

"O benim kadar duyarlı, benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba?"

İşte burası çok daha kritik! Şimdilik burada dursun, birazdan tekrar döneceğiz bu yakarışa...

Amacım, değerli bir Aytmatov eseri incelemesinde Aysun Kayacı yergisi yapmak değil tabii ki. Herkesin fikri kendine... Ancak bu yaklaşımın genel manada elit bir kesim tarafından içten içe alkışlandığını bilmeyecek kadar da saf insanlar değiliz nihayetinde...

Peki, 'Elvada Gülsarı'nın tüm bunlarla ne alakası var?' diyenler için sadede gelelim o halde...

Çok alakası var... Çünkü bu kitap, neredeyse baştan sona bir çobanın hayat hikayesini anlatıyor. Bu öyle sıradan, dümdüz bir hayat hikayesi değil... Çobanlık mesleğinin inceliklerinden, bu mesleğin insanda yarattığı tüm mesleki deformasyona kadar ince ince işliyor Aytmatov... Bir çobanın hüznü, sevinci, mesleğine, içinde bulunduğu topluma ve mesleğinin varlık nedeni olan hayvanlarına olan tutkusu; diğer taraftan o çobanın aile ilişkileri, birey olarak toplumda sahip olduğu roller, siyasi kimliği ve her birimizin payını aldığı sistem, adalet, hak, hukuk gibi kavramların onun üzerinde bıraktığı yıkıntı; patlayan bir yanardağdan boşalan lavlar gibi akıyor Aytmatov'un mucizevi kaleminden zihnimize...

---------------------

Çobanımızın adı Tanabay... Eski bir Komünist Partili, aynı zamanda her cephede savaşmış eski bir asker... Devrim için büyük bir emek harcamış gençliğinde... Ülkesine, ideolojisine olan bağlılığı, devrim sonrası onda 'ülkem için her görevi kabul ederim' anlayışını hakim kılmış. Bağlı olduğu kolhozun başkanı ve yakın dostu Çora aracılığıyla yılkıcı, yani at yetiştiricisi/çobanı olmayı kabul ediyor. Cins ve ünlü bir yorga at olan Gülsarı ile de bu şekilde tanışıyor.

Gülsarı'yı diğer atlardan farklı kılan şey, doğuştan yorga olması. Yorga atlar, o dönemin ve o kültürün en hızlı ve en değerli atları... İnsanlar iyi bir yorga ata sahip olabilmek için birbirini öldürüyor! Özelliği ise çok hızlı ve dengeli olmaları, yorulmak nedir bilmeden var gücüyle koşan, bir nevi dönemin en popüler makam araçları diyebiliriz. Evet hız bakımından günümüzde Ferrari'ye, tarz bakımından da CEO'ların kullandığı Mercedes S600'e karşılık gelebilir. Gülsarı'nın değerinin, kafanızda daha net canlanabilmesi için bu örnekleri verdim... Çünkü Tanabay'ın gözünden sakınıp büyük bir özveri ile yetiştirdiği; hiçbir yarışta ya da hiçbir oyunda kaybetmeyen bu özel at, zamanı geldiğinde doğal olarak o bölgedeki tüm 'yönetici'lerin dikkatini çekiyor.

Zaten hangi rejimle yönetilirseniz yönetilin, ister metropolde ister en döküntü kasabada oturun değişmeyen tek bir şey vardır; o da yönetici sınıfının makam aracı sevdasıdır... Uruguay devlet başkanı ya da Papa, eski model bir arabaya biniyor diye uzaylı görmüş gibi şaşırmamızın nedeni de budur biraz... Doğuştan kabullenmişizdir yönetici-makam aracı ilişkisini... Ben 30'lu yaşlarıma kadar bu konuyu hiç sorgulama ihtiyacı hissetmedim mesela... Benim için yönetici ve makam aracı arasındaki ilişki, toprakla ağaç arasındaki ilişki kadar doğaldı...

Neyse, fazla dağılmadan konumuza geri dönelim tekrardan...

Tanabay ve Gülsarı arasındaki ilişki hayatları boyunca hiçbir zaman kopmaz. Zaferi de zulmü de beraber yaşarlar, fiziken ayrı olsalar dahi... Okurken insanı farklı duygulara götüren bu güzel ilişkinin detaylarını kitabın kendisine bırakıyorum...

Bir at çobanı olan Tanabay, yine kolhozun değişen ihtiyaçları doğrultusunda görev değişikliğine gider ve artık bir koyun çobanı olur. İşte benim nazarımda kitabın en can alıcı, etkisinden uzun süre çıkamayacağım bölümleri tam bu noktada başlar...

-----------------------

Çünkü çobanlık mesleğiyle gerçek anlamda tanışmanıza vesile olur Aytmatov... Kendisi de eski bir veteriner olması hasebiyle en ince detaylarına kadar hem bilgi sahibi olmanızı hem de adeta o atmosferin birebir içinde yaşamanızı sağlar.

Kitap bittiğinde çobanların masallardaki gibi sırtında abası, elinde kavalı, koyun otlatıp ağaç gölgesinde uykuya dalan insanlar olmadığını görürsünüz. Hani 'tükenmişlik sendromu' denilen moda bir kavram var ya son yıllarda; işte bu kavramı ortaya atan insanlar Tanabay'ı biraz tanımış olsalardı, sendromlarını da yanlarına alıp bırakın isyan etmeyi, hallerine şükretmekten dilleri damakları kururdu...

Özellikle koyunların kuzulama dönemi, çobanların ömürlerinden ömür alan, saçlarını beyazlatan, yüzlerini çökerten, 'Allah düşmanımın başına vermesin' diyeceğiniz türden zor, sıkıntılı, bir o kadar da insanı tüketen bir dönem... Üstelik bu kuzulama döneminin çok ağır kış şartlarına denk gelmiş olması ve konu makam aracı olduğunda saniye sektirmeden koşar adım dağ başına tırmanan yöneticilerin, böylesine zor şartlarda bir anda 3 maymuna dönmesi dikkate alındığında, sıradan bir çobanın nasıl bir süper kahramana dönüştüğünü az çok tahmin edersiniz.

--------------------

Sona yaklaşırken birkaç konuya daha kısa kısa değinmek istiyorum;

* Bu kitap benim 6. Aytmatov kitabım. Özelde Kırgız genelde ise Türk kültürüne ait pek çok motif, gelenek veya ortak değer, her Aytmatov eserinde işlenen ortak konularının başında gelir. Ancak Elveda Gülsarı, bunu en net ve kapsamlı şekilde görebileceğiniz eserdir diye düşünüyorum. Yine de bu konuda daha detaylı bilgi almak isteyenler, Hercaiokumalar hanımın incelemesine #29372602 veya bir başka Aytmatov uzmanımız Mehmet Y. hocama başvurabilirler.

* Yine bu kitap, at yetiştiriciliğinde ve at binme kültüründe dünyanın açık ara önünde olan Kırgız halkını daha yakından tanımak ve onların atlarla olan yakın ilişkisine içeriden yaklaşmak isteyen okurlar için bulunmaz bir nimettir...

* Ve tabii ki, okuduğunuz her Aytmatov kitabı, sizi kendi kültürünüze biraz daha yakınlaştırır...

-------------------

Şimdi gelelim incelemenin başında yarım bıraktığımız 'benimle çoban bir olamaz' meselesine... En son şu cümlede kalmıştık;

"O benim kadar duyarlı, benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba?"

Evet sevgili 'Beyaz Türk' yaklaşıyor... Hatta hayatında biraz daha duyarlılık ve sorumluluk hissetmek istiyorsan, benim sana verebileceğim en iyi tavsiye, bir çobanın kapısını çalmak olur. Dünyanın merkezinin sen ve senin gibiler olmadığı ve bu merkezin dışına burnunu uzatıp gerçek dünya ile yüzleşme cesaretini gösterdiğin gün kimin oyunun kimin oyundan daha değerli olacağını kendi gözlerinle göreceksin...

Tekrar edeyim, lafım tek bir kişiye değil değerli dostlarım... Şimdi siz, 'aydın' diye sadece aydınlıkta oturanları alıp çıkartırsanız karşımıza, karanlıkta yaşayanların hayatımıza nasıl bir katkısı olduğunu da göremezsiniz haliyle...

Aydın dediğin, biraz da karanlığın içinden çıkıp gelmelidir çünkü...

Tıpkı bir çoban gibi...

Hepinize keyifli okumalar dilerim...
ELVEDA DİYEMEMEK
“Uç yabankazı uç! Kanatların yorulmadan
arkadaşlarına yetiş! Diye derin bir iç çekti. Sonra:
Elveda Gülsarı! Elveda! dedi.”
(Bu inceleme, romanın içeriğine dair detaylı bilgi içerir!)

Veda etmeyi beceremeyenler sınıfındanım. Gideceksem susarak giderim, geri dönülemez sözler söylemekten korkarım hep, belki de vedaları becerememem bundandır. “Elveda Gülsarı”yı yeniden okurken bir veda metni okumanın hüznünü bir kez daha yaşadım. Oysaki vedalar da hayatın gerçeklerinden. Ama insan bu hayatta en çok da en sevdiklerine veda etmek zorunda kalıyor ya, belki de hayatın en trajik tarafı da bu. Sevmediklerimizle burun buruna yaşamak zorunda kalırken, en sevdiklerimizi hayat boyu uğurlamak, onlara hep hasret kalmak, küçük anlardan ibaret mutlu anları bir daha bir daha hatırlayıp hüzünlenmekten ibaret bir hayat…

“Elveda Gülsarı” romanının kahramanı, taypalma yorga cins bir at olan Gülsarı’dır. Aytmatov, romanı sondan başlatırken romana adını veren Gülsarı’nın ve onun sadık dostu, bakıcısı, sahibi Tanabay’ın yaşamlarını geriye dönüşlerle aktarır. Romanda tahminen 35-40 yıllık bir süreç geriye dönüşlerle anlatılır. Tanabay, kolhozlaştırma faaliyetlerinin tüm hızıyla devam ettiği Ekim devriminden hemen sonraki süreci gençlik yıllarında idrak etmiş, bu sürece canla başla katkıda bulunmuş, aradan yıllar geçtiğinde yanlış politikalar sebebiyle partiden de onun uygulamalarından da soğumuş, hayal kırıklığı yaşamış bir halk adamıdır. Gençliğinde ağabeyi Kulıbay’ı dahi kulak olduğu gerekçesiyle ihbar etmiş, onun sürgüne gönderilmesine sebep olmuş, bu sebepten ağabeyiyle arasında tamiri güç bir kırgınlık oluşmuştur. Roman dikkatle okunduğunda “Karagül Botam Bozlağı” ile Tanabay’ın ağabeyiyle olan ilişkisi arasında bir bağ kurulduğu görülecektir.

Asıl mesleği veterinerlik olan Aytmatov, romanlarında hayvan kahramanları son derece derin ve etkileyici şekilde tasvir eder, onlara insanlara has özellikler verir, hatta bunu o kadar doğal bir şekilde yapar ki bu durum okuyucu olarak bize asla rahatsızlık vermez. “Gün Olur Asra Bedel”in unutulmaz devesi Karanar, “Dişi Kurdun Rüyaları”nın kurtları Akbar ve Taşçaynar, “Beyaz Gemi”nin maralları, “Ebedi Nişanlı”nın kar parsı, onun ilk elde akla gelen etkileyici hayvan kahramanlardan birkaçıdır sadece. “Elveda Gülsarı” romanının kahramanı Gülsarı, Tanabay’a küçük bir tay iken yetiştirmesi için verilir. Zamanla yorga ile Tanabay arasında çok güçlü bir bağ oluşur. Ancak Gülsarı yarışlarda arka arkaya üstün başarı gösterince Parti yetkililerinin dikkatini çeker ve yorga Tanabay’ın elinden alınır, bu durumu kabullenemeyen Gülsarı defalarca kaçar, hatta zincire vurulur, sonrası daha da trajiktir. Gülsarı ve Tanabay’ın yolları yıllar sonra yeniden kesişse de artık ne Gülsarı koşarken rüzgarlarla yarışan o taypalma yorgadır, ne de Tanabay gençliğinin zirvesindeki Tanabay’dır. Onları romanın başında yaşlılık ve vedanın hüznü içinde görürüz. Öyle ki Aytmatov romanda bunu vurgulamak ister gibi “leit motif” şeklinde “yaşlı bir adam, yaşlı bir at” ifadesini dört kez kullanır.

Romanın orijinal adı “Kopar Zincirlerini Gülsarı”dır ama çeviri sırasında “Elveda Gülsarı” şeklinde değiştirilmiştir. “Kopar Zincirlerini Gülsarı”, romanın içeriğine ve mesajına çok daha uygundur aslında. Romana adını veren Gülsarı ismindeki “taypalma yorga” at; romanda özelde Kırgızları genel manada da esaret altında olan bütün Türkleri temsil eder. Gülsarı’nın ayaklarının zincire vurulması ve ardından da iğdiş edilmesi sembolik bir anlam taşır. Sovyetler Birliği’nde uygulanan asimilasyon politikaları sonucunda öz değerlerine yabancılaşan bir nesil yetişir. Aytmatov’un birçok eserinde bu durum farklı semboller yardımıyla eleştirilir. "Gün Olur Asra Bedel"de mankurt efsanesi yardımıyla kendi değerlerine yabancılaşan insanları “mankurt” kavramıyla anlatan ve literatüre armağan eden Aytmatov, Sovyet yatılı okullarında yetişen Sabitcan vasıtasıyla da halihazırdaki mankurtlaştırmayı gözler önüne serer. Bu romanda da cins bir at olan ve kendine mahsus özellikleri bulunan Gülsarı’nın ehil olmayan ellerde cinsine mahsus özelliklerini birer birer yitirmesi sonucunda geldiği nokta çok çarpıcı bir şekilde anlatılır. Kitaptan alıntıladığım şu bölüm görünüşte Gülsarı’ya yapılanları anlatsa da, diğer yandan Sovyetlerin Türklere uyguladıkları baskı ve tek tipleştirme politikaları ile yapmak istediklerini de çok güzel özetler:

“Eski tutku ve özelliklerinden kala kala bu taypalma yürüyüşü kalmıştı. Başka tutkularının hepsi yok olmuştu. Sırtındaki biniciden ve yürüdüğü yoldan başka bir şey düşünmesin diye, insanlar onu başka her tutkudan mahrum bırakmışlardı. Şimdi Gülsarı’nın tek tutkusu koşmaktı. Böyle hızlı koşarak insanların ondan aldıkları şeylere yetişecek, onları yakalayacaktı sanki. Ama hiçbir zaman ulaşamıyordu onlara.” (s.121)

Roman bir Kırgız kültür ansiklopedisi gibidir. Ata verilen değer, göç kültürü, dinî unsurlar, el sanatları, geleneksel oyunlar, atasözleri, türküler, kopuz, ağıt yakma geleneği gibi pek çok unsur romanda detaylarıyla anlatılır. Roman bu haliyle sosyolojik bir kaynaktır aynı zamanda.

Aytmatov’un bu romanda kullandığı bir üslup özelliğinden de bahsetmek istiyorum. Yazar, acıklı olayları anlatırken paralelinde bir bozlaktan(romanda ağıt anlamında kullanılmaktadır) alıntı yaparak bu şekilde durumu okuyucusuna daha kuvvetli hissettirir:
“Şimdi Tanabay o kadından da, o yorgadan da ayrılıyordu. Her şey geçmişte kalmıştı. Baharda gelen, sonra gökte sıra sıra dizilip uzaklara giden, gözden kaybolan yaban kazları gibi uçup gidiyorlardı onun iç dünyasında…”
“O ana deve, o akmaya, günlerce ve günlerce, bozlaya bozlaya, yitik botasını arıyordu: Neredesin kara gözlü botacığım? Ses ver bana! Memelerim sütle dolup akıyor.. Mis gibi kokan ananın ak sütü.”(s.110)
Gülsarı iğdiş edilirken at korasının arkasında çelik çomak oynayan çocukların söyledikleri ağıtın duyulması da bu bağlamda düşünülebilir. Bunun yanı sıra yazarın bu ağıtı düzenli tekrarlar şeklinde vermesi de anlatımı güçlendirici bir özellik olarak dikkat çekmektedir:
“Gülsarı etine değen soğuk bir şeyle ürperdi. Yeni efendisi tam gözlerinin önüne çömelmiş bakıyordu. Birden korkunç bir acıyla canı çıkayazdı. Gözlerinde şimşekler çaktı. Ah! Kıpkızıl bir alev içine düşmüş gibi yandı. Dünya başına yıkıldı ve sonra zifiri bir karanlık oldu.”
“Kora dışındaki çocuklar hala çelik-çomak oynuyorlardı:
Gökbay, Akbay
Buzavındı bakpay
Kayda cürsin oynap
Apan seni soymak
Ay-Ay-Karabay zuvvv…”(s.102)

"Elveda Gülsarı" romanında  türkülerin Tanabay’ın içinden taşan hislerini ifade etmek için bir vasıta olarak kullanıldığı görülmektedir. Aytmatov’un eserlerinde türkü ve aşk arasında yakın bir ilişki kurulduğu rahatlıkla söylenebilir ki Cemile hikayesinde Daniyar’ın söylediği türküler buna en çarpıcı örnektir. Romandan alıntıladığım şu cümleler türkü ve aşk arasındaki ilişkiyi göstermesi bakımından dikkat çekicidir:

“Tanabay’ın onu yüreklendiren sesi, hatta keyfinden şarkı söylemesi pek hoşuna giderdi Gülsarı’nın. Böyle zamanlarda, koşu temposunu onun türküsüne uydururdu sanki. Zamanla bu türkülere iyice alıştı, onları belledi: Bazıları hüzünlü, duygulu, uzun, kısa, sözlü, sözsüz bütün türkülerini.”(s.30)

 “Tanabay hafif bir sesle türkü söyler, sözleri pek anlaşılmazdı, ama herhalde anılarda kalmış yiğitlerin yaşadığı dönemi ve onların aşklarını, acılarını anlatan sözlerdi bunlar. Gülsarı, çok iyi bildiği yoldan, çayı geçerek ta yaylaya götürürdü sahibini.”(s.48)

“Elveda Gülsarı” baştan sona hüzün dolu bir roman. Bir adam ve bir atın; sözlere gerek duymadan anlaşmalarına ve birbirlerinin halleriyle hallenmelerine rağmen yollarının ayrılması, Tanabay’ın kaybettikleri, Gülsarı’nın başına gelenler, aslında hayatın kocaman bir hayal kırıklığından ibaret olduğu gerçeğini bize bir kez daha hatırlatıyor. Hayat kısa ve bu kısa yolculukta sevdiklerimizin kıymetini bilip mutlu anları çoğaltmak gibi bir sorumluluğumuz var. Ama hayat bizi görünmez iplerle öyle sımsıkı bağlamış ki kımıldamak istediğimizde iplerimizin farkına varıyor ve her seferinde durmak ve beklemek zorunda kalıyoruz. İçimizde kocaman bir umut taşısak da bir şey değişmiyor aslında, her hayal kırıklığı, her güven zedelenmesi içimizdeki umuttan bir parçayı daha alıp götürüyor. Ama her şeye rağmen umut hep var ve ben belki de bu sebeple vedaları hiçbir zaman sevmeyeceğim… Elveda Gülsarı…

Blogumdan okumak isterseniz:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...03/elveda-diyememek/

Benzer kitaplar

Kitabı bitireli üç hafta oldu. Özellikle bekledim bu kadar süre geçmesini. o anki heyecanıma yenilip gereğinden fazla abartmak istemedim. Aytmatov artık Steinbeck ile beraber tüm kitaplarını okumaya çalışacağım bir yazar. Kitaba gelince, gerçekten harika duygusal ve toplumdaki gerçekleri basit ve akıcı bir dille anlatıyor. Özellikle Gülsarı ile Tanabay arasındaki muhteşem bağ. Gülsarı'nın son gününde geriye dönük anlatılan başarı ve hüzün dolu hayat. Beyaz diş nasıl bir köpeğin gözüyle bizi anlatıyorsa bu da bir atın bakışıyla Kırgızların ve o coğrafyanın hayatını anlatıyor. Tek kelimeyle muhteşem. okuyun kesinlikle.
Bazı yazarlar vardır anlatımı insanın içine işler, okuyucuyu alır öykünün içine koyar, her olayı okuyucuya da birebir yaşatır hissettirir. İşte öyle bir roman Elveda Gülsarı. Yazarın destansı ve ince anlatımıyla, devrime inanmış Kazak-Türk genci Tanabay ve paralel hayatıyla cins yorga Gülsarının öyküsü.
Romanın başlangıcından sonuna kadar Gülsarıdan söz edilmiş olsa da temel olarak romanın konusu Tanabayın ve Tanabay gibi devrime inanmış Kırgız gençlerinin çalkantılı, çileli hayatıdır. Romanı okuyucuya sevdiren bir başka özelliği de birbirlerini arkadaş gibi anlayan ve seven Gülsarı ile Tanabayın hayatlarındaki çilelerin, sıkıntıların, sevinçlerin aynı olması, her ikisinin de birbirlerini çok iyi anlayabilmesi, yazarın anlatış biçimi sayesinde okuyucunun da onları çok iyi anlayabilmesidir. Romanda görülebilecek başka bir husus da, Türk-Kırgız geleneklerinin dolayısıyla acılarının ve sevinçlerinin birbirine ne kadar benzediğidir. ( Tavsiyesi ile bu mükemmel romanı okumama vesile olan Aysel Hanım'a teşekkür ederim.)
Bazı kitaplar vardır onları anlatmak için tek bir kelime yeter. Elveda Gülsarı' da onlardan biri. Tek kelimeyle MUHTEŞEM.
Cengiz Aytmatov, bu kitabında bize bir at ile bir insanın yani Gülsarı ile Tanabay'ın dostluğunu,gönül bağını,Gülsarı'nın hayattaki son gününde,geriye gidişlerle bize anlatıyor.Tabii ki anlatılanlar sadece bu dostluk değil; hem Gülsarı' nın hemde Tanabay'ın yıllar içerisinde Sovyet rejiminin o dönemdeki kokuşmuş ortamında, beraberce ve ayrı ayrı yaşadıkları daha doğrusu yaşamak zorun da kaldıkları dramatik olaylar da gayet akıcı bir şekilde okuyucuya aktarılıyor.
Son cümle olarak, kesinlikle okunması gereken muhteşem bir kitap diyorum.
"Cengiz Aytmatov ve Elveda Gülsarı... Cengiz Aytmatov'un Küçükken okuduğum 'İlk Öğretmen' kitabından sonra okuduğum ikinci kitabı. Öyle bir kitap ki Gülsarı isimli bir atın üzerinden siyasi bir ideolojiyi ele alıyor, yüzeyde görünen pozitif havaya nazaran daha sonrasında iç yüzeyin ortaya çıkmasıyla altta yatan negatifliğin belirlemesi, bu aşamalarda hissedilen duyguları, olan olayları ustalıkla ele almıştır. Dili konunun basit olmadığını gösterir şekilde sade görünüp girift bir yapıya sahip. Baş karakter Tanabay ile Gülsarı arasındaki ilişki ise insanı derinden etkileyecek biçimde kitaba hakimdir. Yoğun betimlemeler ile yaşanılanlar akılda bir bir beliriyor ve böylelikle kitabı kendinizi vererek okuyabiliyorsunuz. Herkese tavsiyemdir. :)
Romanın her ne kadar Tanabay ve Gülsarı üzerine kurgulandığı düşünülse de;
Cengiz Aytmatov’ un olağan üstü betimleme ve anlatımları ile Kırgız halkının çileli yaşantısını da anlatıyor aynı zamanda. Akıcı üslubu ile bir roman kahramanı gibi hissediyorsunuz kendinizi. Dostluğu, vefayı ve hayvan sevgisini müthiş şekilde hissediyorsunuz. Tanabay ile Gülsarı arasındaki dostluk ve son anları bana Balıkesirli Azize nineyi hatırlattı, böyledir işte yeri geldiğinde bir hayvandan da helallik alınır. Kaybında yüreğin sızlar sanki evladını kaybetmişcesine…
Cengiz Aytmatov’ un eserlerinin tamamı okunası eserler. Okumamış olanlara tavsiyemdir, pişman olmayacaksınız.
Azize Nine nin eşeği ile vedası
https://www.youtube.com/watch?v=tKoNatWRnxo
Sarı bir gül kadar güzel, güneş kadar parlak, sahibi, efendisi Tanabay gibi güçlü bir attır Gülsarı. Ama artık Gülsarı da, Tanabay da iyice yaşlanmıştır. Gülsarı yolun sonuna gelmiştir. Tanabay can çekişen atının başında bütün gece beklemiş, bütün gece hayatını zihninde tekrar yaşamıştır...

Tanabay, atı Gülsarı, eşi Caydar, arkadaşı Çora ve çökmeye başlamış komünizmin paletleri altında ezilen halkı arasında, bozkırda, kolhozda geçen güzel, etkileyici bir roman. Yaşlı insan psikolojisi, bir dava adamının ruhu, hayatın güzel ve çileli anları ince ince işlenmiş.

Jack Landon Beyaz Diş romanında bir kurt köpeğini ne kadar iyi anlatıyorsa Cengiz Aytmatov da Elveda Gülsarı romanında bir atı o kadar iyi anlatıyor. Franz Kafka ile bir böceğin duygularını nasıl anlıyorsanız Cengiz Aytmatov ile de bir atın duygularını o kadar iyi anlıyorsunuz. Yaşar Kemal bozkırı, doğayı ne kadar güzel tasvirliyorsa Cengiz Aytmatov da bozkırı, doğayı o kadar güzel tasvirliyor. Okuyun, tavsiye ediyorum.
Herkese merhabalar değerli 1000Kitap Ailesinin üyeleri…

En akıcı olarak okunabilir, okuyucuya yaklaşan ve onu içine çeken en iyi yazar kim deseler şu an için tereddütsüz Cengiz Aytmatov derim. Beyaz Gemi, Gün Olur Asra Bedel, Toprak Ana ve şimdi de Elveda Gülsarı. Olayları gözümüzün önünde o kadar güzel canlandırıyor ve içinde yaşatıyor bizi Aytmatov tarifsiz. Yazarın gerçekçi ve samimi anlatımı üstüne birde şahane betimlemeleriyle romanın içine giriveriyorsunuz. Bu sayede ana kahraman haline geliyor romanda yaşamaya, hissetmeye başlıyorsunuz.

Romanın konusuna gelince komünist devrimi zamanında devrime inanan Kırgız toplumunun yaşayışlarını, acılarını, kültürünü ve zorluklarını anlatıyor. Gençliğinde bu devrimde yer alan, devrime inanıp; hayatını ona adayan ana kahraman Tanabay ile Gülsarı isimli çok güzel ve özel cins bir at arasında yaşanan hayatı anlatıyor. Kitap ne kadar Gülsarı etrafında dönsede arka planda Aytmatov diğer kitaplarındaki gibi Komünizme inceden inceye eleştiri yapıyor. İnsanların hem hayvanlarla, hemde kendi türleriyle geçen bir dostluk. Beyaz Diş ve Vahşetin Çağrısından sonra yine bir hayvanın gözünden hayata bakmayı, onun hissettiklerini hissetmemizi sağlıyor. Kırgız coğrafyası ve kültürü yine içinde bolca serpiştirilmiş. Kültür olarak bize benzemeleri de ayrı bir güzellik katıyor; romanı bizden biri yazmış gibi. Sonu ise çok hüzünlü bitiyor. Gözlerinizi yine dolduracak Aytmatov.
Kesinlikle bu yazarı tanımalı; eserlerini okumalısınız. Zaten birini okuduktan sonra benim gibi diğerlerinin de geleceğini düşünüyorum. Bir Toprak Ana, Beyaz Gemi olmasa da mutlaka tavsiye ediyorum. Her zamanki gibi alıntıyla bitiriyorum.

“Zaman kimseyi kayırmaz, her canlı yaşlanır, her şey eskir.”

İyi okumalar 1000Kitap Ailesi…
Böyle bir duygu yüklü kitap olduğunu bilseydim daha önceleri mutlaka okurdum.

At besicisi Tanabay'ın Gülsarı'yı görüp, onu yetiştirip birbirlerine olan sadakati görüyoruz. Kaçıp kaçıp sahibine geri gelmesi ve ona yapılan acımasızca uygulamalar. Kitabı okumaya başlayınca bir anda kendinizi Kırgızistan bozkırlarında o doğada hayvanlarla iç içe buluyorsunuz. Tanabay'ın atçılıktan alınıp çobanlığa verilmesiyle acı, keder, cefa, fakirlik, ölüm, imkansızlıklar, soğuk v.b. birçok zorluğa göğüs germesi o kadar muhteşem şekilde anlatılmış ki okurken gözyaşlarımı tutamadım.

Verdiği sözü yememek için tüm bu insanüstü gayret gerektiren işlere dayanmış ve sonunda hayatının dönüm noktası olan bir durumla karşılaşmıştır. Kitapta dostluğu, hayvan sevgisini ve gittikçe çöken bir adamı görüyoruz. Mutlaka okunması gereken, yüreği burkan, sayfaları çevirdikçe oflayıp, puflayarak bu nasıl diyebileceğiniz bir eser. Herkese iyi okumalar.
Cengiz Aytmatov'dan yine anılara dayalı güzel bir hikaye. "Bir atın hikayesinden de ne çıkar" demeyin, Aytmatov öyle bir hikaye çıkarmış ki insan kitabı elinden bırakamıyor. Kitabın kahramanı Gülsarı adındaki yağız at gibi gözükse de asıl kahraman atın seyisi Tanabay'dır.
Aytmatov'un diğer eserleri gibi okundukça hayran kalınacak güzel bir eser bence.
Cengiz Aytmatovun kitapları bende ayrı değeri var . Okurken hic canım sıkılmıyor bırakısım bile gelmiyor galiba yaptıgı güzel betimlemelerinden kaynaklı olabilir . Okuduğum kaçıncı eseri bilmiyorum ama hâla okuyacagım o kesin . Yine hüznü , mutluluğu . dostluğu , pişmanlığı ve daha bir çok duygu içeren bir romandı .
"Koytaşın üzerinde dağları seyrederek oturan Tanabay, önce keçe çadırdan eşelenip yeni odun atılan ateşin çıtırtılarını duydu. Sonra karısının kopuzundaki insanın yüreğini yolup alırcasına hüzünlü ezgiler geldi kulağına. Yalnızlıklar içinde kalan bir adamın hıçkırıklarını, ah dedikçe nefesiyle yel savuran çok büyük acılı bir insanın ahlarını, ıssız ve engin bozkırda başını vuracak, onulmaz derdini gömecek bir yer arayarak koşan bir adamın acı çığlıklarını andıran bir ezgiydi bu. Hiç kimsenin avutamayacağı, hiçbirşeyin merhem olamayacağı acılarla ağıdını söyleyen, ağlayan bir adamın bozlamasını anlatıyordu kopuzun telleri."
Bilirsin, bir kız iyi bir ere düştüğü zaman daha da güzelleşir, gözleri yaldır yaldır parlar, gül gibi olur. Ama kötü birine düşerse solar gider, çöp gibi kalır.
Dağlar gecenin karanlığında, kıpırdamadan duran hayaletler gibiydiler. Dağların umrunda değildi kış.
El ne dermiş? Ne derse desin! Umurumda değil.
Cengiz Aytmatov
Sayfa 194 - Ötüken Neşriyat 28.Baskı Çeviren Refik Özdek

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Elveda Gülsarı
Baskı tarihi:
1966
Sayfa sayısı:
224
ISBN:
9789754371093
Kitabın türü:
Çeviri:
Refik Özdek
Yayınevi:
Ötüken Neşriyat
Gülsarı, cins ve ünlü bir yorga atın adıdır. Yazar, korkunç bir duygudaşlık yeteneğiyle bir yandan Gülsarı'nın doğumundan ölümüne kadar geçen fırtınalı hayat macerasını, diğer yandan onun biricik yetiştiricisi Tanabay'ın çilesini anlatır. Tanabay can çekişen sevgili atının başında geçmişiyle hesaplaşır. Kendini devrime, mutlu yarınlara adamış, ama siyasi rejim onun ömrünü mutsuzluklar ve sıkıntılar içinde geçirmesine sebep olmuştur. İçerisinde yaşadığı toplum değişim adı altında bütün değerlerini kaybetmiştir. Aytmatov, kendine özgü anlatım tarzı ve etkileyiciliği ile hikâyenin geçtiği tabiatı betimliyor, Kırgız - Kazak Türklerinin töre ve folklorunu ebedileştiriyor.

Kitabı okuyanlar 1.117 okur

  • Elif Şen
  • Medlerdenceren
  • __.P.__
  • Mehmet Kartay
  • Aslıhan Sansak
  • Ebubekir Marabaoğlu
  • Aylak Hakan
  • gamze samutoğlu
  • Lorna
  • Fikriye Dincel

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%4.6
14-17 Yaş
%6.9
18-24 Yaş
%20.3
25-34 Yaş
%31.2
35-44 Yaş
%23.3
45-54 Yaş
%9
55-64 Yaş
%2.5
65+ Yaş
%2.1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%61.1
Erkek
%38.8

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%27.1 (92)
9
%23.9 (81)
8
%26 (88)
7
%13.3 (45)
6
%5 (17)
5
%2.1 (7)
4
%1.2 (4)
3
%0
2
%0.3 (1)
1
%1.2 (4)

Kitabın sıralamaları