Hallaç Leyla Erbil’in ilk öykü kitabı imiş, benim ise ilk okuduğum kitabı. Baş kaldıran, meydan okuyan, “ben varım, buradayım” diyen, “sizin hakkımda ne düşündüğünüz benim hiç umurumda değil” diyen, “değerlerinizi umursamıyorum, sizi umursamıyorum, kendimi de umursamıyorum” diyen öyküler bunlar.
Böyle yazınca belki tanıdık geldi size de; zira böyle insanlar çoktur çevremizde. Hatta dürüst olmak gerekirse hepimizde az-çok bir parça vardır bu aykırı ruh halinden; fark edilmeye çalışmak, dinlenmek, önemsenme isteği; olmayınca da hayata ve insanlara karşı tepki, mutsuzluk, çaresizlik, belki öfke.
Ama Leyla Erbil’in kahramanları bu genel bilinirlikten çok daha farklılar. Onlar bu meydan okumayı yetersizlikten, toplum dışına itilmişlikten, hınçla, öç alma psikolojisiyle yapmıyorlar. Böyle olmayı tercih ediyorlar. Toplumun genel normlarına uygun davranmayı açıkça ve net bir dille reddediyorlar. Nezaket kuralları, genel geçer sohbet konuları, her türlü ritüel, her türlü standart davranış kalıbı onların karşı çıktıkları. “Aman insanlar yanlış anlamasın” diye, “senden bunu beklerler” diye, “senin görevin bu” diye başlayan hiçbir cümle onlara hitap etmiyor. Sessiz ama kararlı protestoları ile samimiyetsiz buldukları bu düzenin karşısına cesurca dikiliyorlar.
Bireyin varlık sorunlarına eğilen bunaltıcı, varoluşçu öyküler bunlar; kaçış, iç sıkıntısı, anlaşılmazlık, bunalım genel temaları. O yüzden keyifli bir okuma sunmuyor okura Leyla Erbil. Bir de kullandığı değişik kelimeler ve vurgularla okunmayı iyice zorlaştırdığından verdiği zevk iyice azalıyor; kahramanların derdinin ne olduğunu anlama merakınız olmasa elinizden atıvereceksiniz kitabı; o derece.
Ama etkileyici ve sarsıcı bir dili var. Kelimelerle güzel oynuyor Leyla Erbil, kısacık öykülerinde, o 4-5 sayfada sizi o