Leylim Leylim (Ahmed Arif'ten Leylâ Erbil'e Mektuplar)

·
Okunma
·
Beğeni
·
19.698
Gösterim
Adı:
Leylim Leylim
Alt başlık:
Ahmed Arif'ten Leylâ Erbil'e Mektuplar
Baskı tarihi:
Eylül 2013
Sayfa sayısı:
240
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053609308
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
Ahmed Arif'ten Leylâ Erbil'e Mektuplar 1954-1957

Ahmed Arif'in Leylâ Erbil'e gönderdiği mektuplardan oluşan bu kitap, edebiyat tarihçilerimize kuşkusuz önemli bilgiler sunmayı vadediyor. Yazıldıkları dönemin entelektüel ve yayın ortamını, Ahmed Arif'in sürgün günlerini, yaşadığı siyasi baskıyı, içsel dünyasını ve en çok da aşkını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

"Sabah gözlerimi sana açarım.

Akşam, uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade başdönmesini bulurum.

Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmezki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum. Üşüyorum kapama gözlerini..."
(Tanıtım Bülteninden)
22 Şubat 2018

İstanbul

Ahmed abime;

Mektubuma yeni başlamış gibi görünüyorum değil mi abi, ilk hitap edişimmiş, ilk cümleye başlayışımmış gibi. Yok ama. Sana mektup yazmayı dördüncü deneyişimdir bu. Sen nasıl yazıyordun ki acaba, canından çok sevdiğin Leylin'e? Hiç düzeltmeden içinden geldiği gibi mi, yoksa törpüleyerek mi? Ah, evet. Okudum onları. Leylâ ablama yazdıklarını. Affet, girdim özeline. Şahit oldum nasıl sevdiğine, fedakarlıklarına, acılarına, hayatına abi. Okuyamadım ama hepsini, mektupların varmış hani; alıcısını bulamayan. Hah işte, onları okuyamadım ben. Ah be, keşke görseydim, okuyabilseydim hepsini. Sövme bana, Leylâ ablamın cevaplarını merak etmedim mi sanıyorsun? Sadece mektuplarını da değil, senin elinden çıkan her şeyi okuyabilseydim keşke. İster miydin ki senin şairliğini böylesine seven bir insan olsun? Senin Leylâ ablamı sevdiğin gibi olamaz belki –belki?!- ama biz de severiz be abi. Seninkinin yanında esamesi okunamayacak olsa da ben de değer verebilirim nihayetinde. Hem de senin gibi görüp tanıyarak, konuşarak da değil. Bak, hiç tanımadan, sadece okuduklarını bilerek hem de. Bu konuda kendimi senden üstte sayabilir miyim? Hayır mı? Öyle olsun.



İlk okuyuşum seni. Ne ayıp değil mi ama?! Oysaki sen herkesin -kızma ama evet, herkesin- okuması gereken birisin. Hem de okurken de "bu nasıl aşktır?", "bunu diyebilmek yürek gerektirir", "nasıl bir adamın mektuplarını okuyorum ben" ve "bunların yazıldığı kadın nasıl biri ola ki?" diye sorgulayacağı biri de, aynı zamanda. Aşk, sevgi diyorum ama abi, aşk mıdır seninki? Değildir bence. Hem zaten bizim zamanda aşk ayağa düştü, seninki öyle adlandırılsa seni aşağılamış oluruz. Bambaşka bir şey seninkisi.



Yeni paragrafa geçiş yaptım. Çünkü o arada bir sürü kelime karalandı abi. Ne olduğunu bulmaya, adlandırmaya çalıştım senin Leylin'e olan sevgini. Ama yok. Bulamadım. Bulabilecek bir kelime dağarcığına sahip olmamakla birlikte, adlandırmaya gerek de yok hani. Seviyorsun ki işte. Evleneceğini öğrenince, "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım." diyecek kadar, kendi üzüntünü yazarken Leylâ ablamın üzüleceğini bildiğinden kısa kesip ondan bahsetmeye devam etmek isteyecek kadar, onun kocasına selam yollayıp "Gözlerinden, burnunun, üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm..” diyebilecek kadar. Bak abi bunu yazınca aklıma ne geldi, ya kocası seninle konuşmasını istemeseydi? Ne yapacaktın o zaman? Hep yazdığın -ve okurken bizi (Ne? Bir okuyan benim mi sandın?) kahreden- gibi; öldürecek miydin kendini? Kıyacak mıydın o mücadeleci, haksızlığa göz yumamayan ve tüm o güzel şiirlerin (evet, ablamdan tavsiye istediğin yerleri de biliyorum, şaşırma artık.) arkasındaki ruha? Neler yaşamışsın, bi Leylâ ablamın düzensiz -hep de geç- mektuplarıyla mutlu olurdun tabii. Sürgünlerden kaldırabilseydin başını, mutluluğu da tadabilirdin belki. Hastalıktan bir de bak. Ne çok hasta oldun be abi, sanki sağlıklı olsan mutlu olacakmışsın gibi sağlığına kavuşamadın bir türlü. İkisi de olamadı zaten.



Tekrar geliyorum, anımsatmak olacak biraz ama (Unuttuğunu kastetmiyorum hayır, bir anlığına bile unutacağına inanmam, sen söylesen de inanmam abi. Leylâ ablaya yazdıklarına güvenirim çünkü ona yalan söylemezsin sen.) Nasıl sevdin abi? Sadece mektuplarının sonundaki kelimeleri bile toplasak bir aşk mektubu eder. Hiç mi hiç umut vermemesine rağmen hem de Leylâ ablamın. Hep dost gibiydin onun için sen. Ama o sana neler nelerdi... Senin de dediğin gibi: "Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâ'sın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun." Eh, bu sözün üzerine daha ne diyeyim ki ben?



Sana sormak istediğim ama cevabını alamayacağım çok soru var. Sevdiğini görmek için delirip onu gördükten sonra ayrılacağınız ve evinize döneceğiniz zamanı düşünerek kahrolmak ne be abi? Herkes seni tutuyor biliyor musun, ah zalım Leylâ diyorlar onun için. (Ben de diyorum ama seni yeni okuduğumdan, duygularımın tazeliğinden abi, kızma lütfen.) Ahmed Arif seni böylesine severken--- Şimdi. Olmadı ki bu. Sanki sen isminle tanınmışsın da meşhur bir adam Leylâ'yı sever gibi oldu. Yok. Öyle demek istemem ben, çünkü sen ona olan sevginle Ahmed Arif olmuş adamsın. Düzeltiyorum bak: "Seni böylesine seven bir Ahmed Arif varken" Nasıl? Daha uygun oldu mu? Senin gibi cümle kuramıyorum affet. Ben de isterdim burada iki mısrâ döktürmek falan ama işte, olmayınca olmuyor. Dönüyorum şimdi tekrar: Seni böylesine seven bir Ahmed Arif varken, sen nasıl onu onun gibi olmasa da –kimse de beklemiyor zaten bunu- beraber olacak kadar sevemedin diyorlar. Diyoruz işte, neyse. Haklılar be abi. Okurken seni, yazdıklarını, düşündüm hep "Leylâ abla ne demiştir ki buna cevaben?" diye. Ne diyebilmiştir ki? Onu sıktığından değil, hayır. Senin yazdıkların öyle şeyler ki ne cevap vereceğini şaşırır insan. Altta da kalır tabii, her türlü. Mütevazı desen nereye kadar, böbürlense nereye kadar. Çok zor duruma düşmüş benim ablam. Sen düşürmüşsün onu bu duruma ama üzülme, biz sendeki mektupları göremesek de –harbi, ne yaptın onları?- eminim ki üzmemiştir o seni. Hem, nasıl üzsün ki, senin gibi seveni bulmak kolay mı, bir de üzme lüksüne sahip olsun? (Bulmak kolay mı dedim de, kim isterdi senin onu sevdiğin gibi sevilmek acaba, istemezdim bak ben. İki tarafa da yazık değil mi?)



Biraz önce son cümlelerimi yazarken yavaşladım abi, aklıma geldi çünkü. 15 Ocak 1957. O gün yazdığın mektup. Daha önce hiçbir kitap okurken ağlamadım abi. Bir seninki işte. Dahası da olur tabii ama ilkler unutulmaz ya... Neyse, konudan saptım bak, mektuba gelelim; Leyla ablanın mektubunu ona geri yolladığını söylediğin olan hani. Maddelemiştin bir de tüm diyeceklerini. Üzmüş seni Leylâ abla ("ablam" değil, "abla", hatırladım çünkü kırgınlığımı. Sana ne oluyor deme, ağladım ya işte, önemsedik demek ki canım, sen de!) ben de üzüldüm. Senin amacının kötü olmadığını biliyorum ama ben, Leylâ abla yanlış anlamış sadece. Üzme sen kendini. Üzülmeseydin keşke. Buz tutmuştu o mektubun bak. Yine sevgi doluydu ama mesafe mi sokmuştun biraz, bir şey olmuştu. Hem Leylâ'yı şiir yazmaya teşvik eden sen değil misin? Nankörlüktür bence bu. Öyle demeyeyim mi Leylin'e? Peki tamam.



Diyeceğim çok daha ama seni yormak ve de zamanını almak istemiyorum. Ama son bir düşüncemi dile getireceğim sana karşı, bazen düşünüyorum ki; sen mutlu olsaydın da biz seni bilmeseydik mi daha iyi olurdu, yoksa; bu haliyle, senin mutsuz olman sebebiyle bizim seni tanımamız mı daha iyi? Bilemiyorum. Ne burnun kalkıyor hemen? Bi senden bahsetmiyoruz herhalde. Birçok şair için de derim bunları, tek sanma kendini. Yerin de ayrıdır ama artık, bilesin.



Sevdim ama seni. Sen Leylâ'dan başkasını sevmeye değer görmezdin belki ama, olsun karşılıksız sevmenin ne düzeyde olabileceğini okudum zaten senin elinden. Diyarbakır'a benden selam olsun. (Karpuz da yollamak istemiştin bak, canım çekmişti. Biz istesek umurunda olur mu hiç?!)

Sevgilerimle,

(İmza)



***

Buraya kadar olan kısım Ahmed abimeydi. Buradan sonrası ise asıl inceleme denebilecek şekilde; kitap hakkında bilgiler, benim birkaç(!) lafım (çoğunluğu bu oluşturuyor, çaktırmayın) ve teşekkürümden oluşuyor. ^^

***



Sitede takip ettiğim bir okurun bu kitabı okuduklarına eklemesiyle başladı her şey. Hayır, hayır. Hikaye anlatmaya geçmiyorum bu sefer de, merak etmeyin. Ahmed Arif'i hiç okumadım daha önce. Okusam da şiirlerinden başlarım diye düşünüyordum ama işte, o paylaşımı görünce ben de eklemek istedim okuyacaklarıma. Ekledim eklemesine de hemen okumayı düşünmüyordum ki, daha okuyacağım bir sürü kitap vardı sırasını bekleyen. Ama Yaren yorum yaptı, ben de okuyacağım beraber okuyalım diye. Çok mutlu oldum çünkü kendisi sitede sevdiğim okurlardan birisiydi ve birkaç gün sonra da okumaya başladık. Böyle tanıştım işte Ahmed Arif ile, alelacele. Nasıl hazır olunabilirdi bir kitap veya yazar/şair için bilmiyorum ama erteledikçe ertelediğimi düşününce şans eseri sayabiliriz.



Kitabın ön sözünün "Mektup, mektubu yazan ve gönderen ile mektubu alan ve okuyan arasındaki gizlidir." diye başlamasıyla birbirini desteklercesine Leylâ Erbil başta yayınlamak istememiş mektupları. Kendisi öldükten sonra basılması düşüncesindeymiş ki sonradan Ahmed Arif'in oğlu Filinta Önal ile tanışıp onun da onayını alınca yayınlanmasını kabul etmiş. İyi ki de etmiş ama ölmeden önce kitabı görmek istediğini dile getiren Leylâ Erbil ne yazık ki kitabın basıldığını görememiş. Hepsini birlikte kitap olarak okuyabilseydi pişmanlıkları olur muydu acaba, insan düşünmeden edemiyor...



Mektuplar 1954-1959 yılları arasında ve 1977'de de son bir mektup olarak yazılmış. Ahmed Arif kesinlikle düzgün konuşan birisi değil, kitabın içerisinde sansürlenmiş bir sürü küfür var. Birkaç tanesini de Ahmed Arif'in kendisi sansürlemiş. Genel olarak mektupları okuduğunuzda üzülüyorsunuz onun için evet ama Leylâ'ya yazdıklarıyla Leylâ'ya da üzülüyorsunuz. Özellikle Ahmed'in yüceleştirdiğini okuyunca Leylâ'yı; Leylâ ne hissetmiştir, ne düşünmüştür, ne cevap vermiştir, ne yapmıştır da bunları hak etmiştir gibi düşüncelerde buluyorsunuz kendinizi. Tanrılaştırmak dedim ama, nasıl bir tanrılaştırma? "Seni Tanrı gibi değil, Tanrı kavramını Leylâ gibi seviyorum. Yoksa korkunç bir şey olurdu. Ömrümce; kıyamete dek elimi bile değdiremeyeceğim Tanrıyı neylerim ben?" kendisinin ağzından tam olarak böyle işte.



Okurken sürekli sayfa sayıma baktım, nasıl bağlanacak, nasıl bitecek bu mektuplar diye ve okunmadık sayfa sayısı azaldıkça kalp atışım hızlanmaya başladı. Bittiğinde de o duygu yükünü boşaltmam gerektiğine karar verdim ve işte şu an buradayım. Dört yıla yakındır bu sitede olup da tek bir inceleme yapmadan, sadece takip ettiğim okurların incelemeleriyle yoluma devam eden biriydim ben. İnceleme yazmak bir süredir aklımdaydı ama kendime güvenim yoktu ve utancım vardı. Nasıl yazacaktım ben bir kitap hakkında kendi düşüncelerimi de insanlar okuyacaktı onu? Böyle düşünürken tabii çok sevdiğim cânım okurların da teşvikiyle (üstünkörü geçmeyeceğim bu konuyu tabii ki, huyum değildir) yazdığımı yayınlama kararı aldım. İlk inceleme yazdığım kitap da Ahmed Arif oldu, mutluyum. Teşekkürler iki inceleme uzunluğunda olan bu yazıyı okuma zahmetine katlandığınız için -kaç kişi kaldıysanız artık.



Benim için asıl önemli kısım burası ama. Beni inceleme yazmaya teşvik eden insanlara teşekkür ettiğim kısım yani. Başlıyorum:

Şu an kendisi burada olmasa da başlıca destekçilerimden Beyza (Horselover), ben tam incelemeye başlamışken bana "neden inceleme yazmıyorsun, yazmalısın" diyen Tuba Paçacı kendisinden inceleme yazmamı istediğini duyunca şok olduğum Semih abi, yazıp yazıp sildiğim incelemelerimi bilen ve ben okurdum diyen tek kişi olma özelliğini taşıyan Oğuz Aktürk (güzel inceleme okumak istiyorsan git kendinkilerinin üzerinden geç :p), kendisinin hesabı bulunsa hesabına şu an girmeyen ama vakti zamanında yine ısrarda bulunup cesaretlendirmeye çalışan canım https://1000kitap.com/ulalume/Duvar/'m, ilk tanıştığımız zamanlarda bana söyleyen ama benim o zamanlar hiç oralı olmamamdan ısrarı kesen ve sitedeki profilini ne yazık ki boş tarlaya çevirmiş Freyja hiç muhabbetim olmadan sadece takip ettiğim ama bana mesaj atıp yazmalısın diyen, kendisi bilmese de benim için çok değerli olan sayın zeyneb kendisinin ilk incelemesine şahit olduğum ve beni de gaza getirmeye çalışan -ki göründüğü üzere işe de yarayan- https://1000kitap.com/hc31/Duvar/ ve incelemenin puanlamadan çok daha iyi olduğunu söyleyerek benim de inceleme yazabileceğimi ve yazmamı sabırla bekleyeceğini söyleyen https://1000kitap.com/mukkef/Duvar/. Hepinize çok ama çok teşekkür ediyorum. Artık ben de başkalarını inceleme yazmaya teşvik edebilirim. ^-^ Buraya kadar okuyan –ya cidden, gelen var mı buraya kadar, amma uzun oldu- herkese sonsuz teşekkürler. Sabrınızdan ötürü de seviliyorsunuz ayrıca. *-* Ee, nasıl bitiriyoruz incelemeleri? Öylece bırakmalı mıyım? O kadar mı? İyi, kolaymış.



Değilmiş.

Buradan benim çenemi açtırmamanız gerektiğini anlamış bulunmaktasınız. Son olarak, ama son olmayarak; (buna last but not least deniyor da Türkçede ifade edemedim) bu ilk ve muhtemelen en uzun incelememi de burada arada tartışmalar yaşasak da en uzun süredir konuştuğum şahsa ithaf ediyorum. Üzerimdeki en büyük destek onunkiydi. Özleneceğini bilsin ve var olsun. ^^
Denildiğine göre bir posta pulu için 2 saat hamallık yapmıştır Arif. Sevdim diyor, çok sevdim. "Gözlerinden, burnunun üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım" diyor "öperim ömrüm..."
Ne yazık ki sevgisi karşılık bulamıyor, bir dosttan öteye gidemiyor Leyla için, sessizce kabulleniyor Arif... Canı, yarı parçası, Leyla'sı ona hayat arkadaşı gözüyle bakmasa da vazgeçmiyor ondan, tamam "altın yürekli dostum" ol o zaman diyor. "sen ister dostum ol, ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol."

"Bu, beşinci mektubum yine 5-1 mağlubum. Benim de mağlup olmam mukaddermiş meğer." Ama yine de yediremiyor kendisine, Anadolu insanı çünkü, zayıf olabilir mi hiç? Leyla'ya yazmış gibi görünse de kendisini teselli ediyor mısralarında Arif. "Kimselere mecbur olmadım, olmam da. Yiğitliğin ve rivayet olunan erkekliğim, bundandır... Ama senin mecburun olmak, beni hiç mi hiç küçültmüyor. Aksine yüceltiyorsun, İNSAN ediyorsun, yaşatıyorun..." Arif, Leyla'nın aksine kaba bir adam, hapishane yılları ve sürgün de büyük etkendir bunda elbette. Hakaretvari konuşuyor, küfür ediyor hatta. Yine de her şeye rağmen sert profilin altında ince, naif bir yüreği var Arif'in. Gözlerinden öperim diyor, daha ne desin? O zamanın yaşantısını da yansıtıyor yazılarında, Diyarbakır'ı anlatıyor, halkı anlatıyor bize.

Leylim Leylim'i bir kadın gözüyle okuyunca ise daha çok sevdim Arif'i... Hangi kadın istemez ki böyle sevilmeyi, bir adamın yüreğinde, aklında, ruhunda yer almayı... Neden sevmedin be Leyla? "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin!"
Bu nasıl bir çaresizliktir... Nasıl gönlün razı oldu? Zalim Leyla...

Fakat bu duygulardan arınıp Leylim Leylim'i gerçekçi ve eleştirel bir bakış açısıyla da incelemeliyim. Arif mektuplarında fazlaca kaba ve hakaret içerikli söylemlerde bulunuyor. Bir insanın hele ki bir kadının bu tarz ahlaksız yazıları okuması iğrenç ve utanç verici bir durumdur. Kitap yalnızca Ahmet Arif'in mektuplarından oluşmakta bu sebeple Leyla Erbil ile aralarındaki ilişkiyi net olarak bilmek mümkün değil fakat mektuplardan gördüğüm kadarıyla aşık bir insandan ziyade hastalıklı düşünen, saplantılı bir adamdır Arif ve mektupları, ilişkisi bulunan hanımefendi için bir süreden sonra rahatsız edici bir boyuta ulaşmıştır.

"Senin bana hakaret ettiğini, daha doğrusu ilanı aşklarımdan usanıp, bana hakaret etmek mecburiyetinde kaldığını, arkadaşım [...] naklen duymuş."
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (15.242 Oy)18.981 beğeni43.175 okunma2.976 alıntı182.033 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.670 Oy)13.359 beğeni34.378 okunma3.382 alıntı145.363 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.510 Oy)8.792 beğeni28.560 okunma819 alıntı138.904 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.536 Oy)9.040 beğeni25.233 okunma1.559 alıntı125.719 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (9.232 Oy)9.198 beğeni25.470 okunma1.779 alıntı117.937 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (4.973 Oy)5.380 beğeni17.247 okunma998 alıntı59.842 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (9.673 Oy)11.412 beğeni28.403 okunma1.564 alıntı148.903 gösterim
  • Simyacı
    8.6/10 (7.860 Oy)8.809 beğeni26.222 okunma2.640 alıntı114.049 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.419 Oy)7.991 beğeni22.664 okunma826 alıntı89.206 gösterim
  • İçimizdeki Şeytan
    8.6/10 (3.974 Oy)4.293 beğeni12.588 okunma2.360 alıntı69.570 gösterim
Şairlerin, yazarların mektupları vardır; sevgiliye, babaya, evlada yazılmış mektuplar. Ahmed Arif’in “Leylim Leylim”i de bunlardan biridir.

Ahmed Arif’in Leylâ Erbil’e seslenişi, serzenişi bir sevgiliye yakarış şeklindedir ki özel sayılacak hatta mahrem denilecek nitelikte mektupları da dikkat çekicidir kitabında. Arif, dost gördüğü, dost bildiği Erbil'e açmıştır koca yüreğini. Onu, yere, göğe sığdıramamıştır dünyasında. Çok sevmiştir, delicesine, tutkulu, şehvetli, ihtiraslı, önüne geçemediği, yüreğine söz geçiremediği bir aşktı bu. Bunun yanı sıra koruyan, esirgeyen babayiğit bir yürekle sarıp sarmalamıştır sevdiğini. Gözünden sakınmıştır. Onca kaba söylemlerinin içinde ne incelikler saklıdır oysa. Mektupları okurken ilk dikkatimi çeken de bu olmuştur. Mektuplarını kaba bir dille ve bazen küfür sayılabilecek söylemleriyle yazmış olması beni şaşırttı diyebilirim. Fakat okudukça ve derine indikçe anlaşılıyor ki koca yürekli Adamın yaşam tarzından dolayı kullandığı bir dil, bir ifade şekliydi bu. Yaşamındaki sürgün ve hapis yıllarının etkisi de bir hayli yansımıştır sözlerine.

Ahmed Arif, Leyla Erbil’e büyük bir aşkla bağlıydı. Ancak Erbil’de bu aşkın karşılığı yalnızca dostluktu. Aslında Ahmed Arif'in bu konuda da sessiz bir kabullenişi var. O ne olursa olsun Leyla Erbil'i hayatında tutma derdindeydi oysa.

Ahmed Arif’in, her mektupta hitabı değişmektedir. Mektuplara “Leylâ Zalim Leylâ!, “Leylim”, “Leylâ cânım Leylam”, “Leylam”, “Kardeş Çocuk”, “Dost”, “Canım Kardeşim”, “Canım”, “Çok Aziz ve Biricik Dost”, “Merhaba” gibi hitaplarla giriş yaparak onu yaşamının her yerine koymuştur. Âşıktır… Yeri geldiğinde bu duygusunu dile getirmiş, güzelliğinden, kadınsı cesaretinden ve yüreğinden dem vurmuştur.
“Suskun, uzanmış seni yaşıyorum."

"Gözlerinden, burnunun üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm. Yaşşa! "

"Gene uykusuz, mutsuz, tedirginim. Sana yazmak, yazmak, yazmak istiyorum... Seni bütün şafaklarda, evrenlerin o ıssız ihanet saatinde öperim. Ve sen geçersin içimden. Bitmek bilmezsin."

"Beni sevmediğini söylemek ne diye üzer seni? Bu da bir gerçek. Sevgiyi yaratmak gerek. Bunda da bazen tek yönlü uğraşma, verme, ölümü göze alma, sonuç vermiyor. İster istemez işi bir talih meselesi olarak ben çoktan kabullendim. Üzme, zorlama kendini. Beni hiç sevmedin."

Leylâ Erbil'in yaşam tarzı Ahmed Arif’in yaşam tarzıyla tamamen zıttır. Erbil, mütevazi, kibar bir hanımefendidir, bu yüzden Arif'in kullandığı küfürlerden ve kaba sözlerinden oldukça rahatsız olmuş ve onu uyarmıştır

Okuduğum ve hissedebildiğim kadarıyla söyleyebilirim ki bu derece mahrem mektuplarının paylaşılmasını asla istemezdi Ahmed Arif. Mektupları Leyla Erbil'in ısrarlara dayanamayıp yayınlattığını okumuştum bir makalede.

Şöyle not düşülmüştü; Leyla Hanım o yıllarda istemiyordu yayınlanmasını. ‘Ben öldükten sonra...’ düşüncesi hâkimdi. Ahmed Arif’in ailesini incitmekten ya da ‘Leyla Erbil, bu büyük şairin aşkıyla gündeme gelmek istiyor’ dedikodularından çekindiğini de söylemişti. Leyla Erbil yayıneviyle son görüşmelerinde zamanının kalmadığını ve ölmeden kitabı görmek istediğini dile getirdi. Sonra sağlık durumu iyice ciddileşti ve ne yazık ki kitabı göremeden aramızdan ayrıldı.( alıntıdır)

Ne hazin bir sonla bitmiştir bu hikaye.Ben okurken çok etkilendim Leylim Leylim'i. Ve halen etkisinden de kurtulabilmiş değilim. Özel mektupları okumak ne derece doğrudur tartışılabilir fakat okunması gereken bir kitap diyorum.

"Son defa gözlerinden öpüyorum. Sade, mezara kadar götüreceğim tek sevdasın. Bunu unutmamanı istiyorum..."
Ah ulan Leyla... Taş olsa çatlardı. Her bir cümlesi tepeden tırnağa aşk bu adamın, nasıl elinin tersiyle itersin. Öldüm yaaa. Her satırına her cümlesine bittim burda.
Kulun, kölenim diyor cevap yok.
"Öyle seviyorum ki üstüne yar sevemem.
Öyle seviyorum ki senden gayrı hiçbir neni hiçbir kavram olamaz, tutamaz beni.
Seni bugüne dek sevdiğim, iş-dert edindiğim, hiçbir kimseye, hiçbir düşünceye benzetemem.
Sen,, senden gayri hiçbir nenle ölçemem, mukayese edemem ve sana yalan söyleyemem."
Daha napsaydı be...
Not: Bu bir inceleme değil, doğum günü kızına ithaf edilmiş bir açık mektuptur. Pek tabii Leylim Leylim’in bu dostluktaki yeri tartışılamayacağı için de bu fonda yazmak işten bile değildi. Affınıza sığınıyorum.

Sevgili Roquentin , kitabı bitirmemin üzerinden 1 haftadan fazla geçmiş olmasına rağmen incelemeyi tam da 22 Şubat’a denk getirmiş olmamı kesinlikle üzerine alınabilirsin. Tabii bu sürede mektubunun ve kitabımın elime ulaşmış olması da hoş bir tesadüf oldu. Tabii hayatta tesadüf diye bir şey varsa :) Sahi nedir tesadüf? Ne anlatmıştım sana hatırlarsın, hayran olduğum birinden bahsederken, “hayata benimle aynı pencereden bakan bir insanı daha görünce yaşadığım his, rahatlamaktı. Düşünsene aynı cümlelerde durup düşünmüşüz, aynı satırlarda iç geçirmişiz” demiştim. Şimdi sana bakıyorum da o zaman yaşadığım rahatlık hissinden çok daha fazlasını hissediyorum. O zaman yeni birini keşfetme heyecanı vardı; seni ise hep tanıyormuşum gibi bir his. Henüz yüz yüze görüşemediğiniz bir insanı ne kadar tanıyabilirsiniz bilmem ama sanki ruhlarımızın yolları çok öncelerden kesişmiş de karşılaşana kadar uykudalarmış gibi. Sabahattin Ali ile oldu tanışıklığımız, Van Gogh, Zweig ve daha niceleri ile devam ediyor. Hele de Ahmed Arif… Ah o Leyli…

“Nasıl bir sevdadır yahu bu” diyor insan durup durup. Biliyorum, sen kıyamıyorsun da Leyla Erbil’e. Haklısın da. Bilirim, sevgi her şey demek değildir her zaman. İnsan seçemiyor da kimi nasıl seveceğini. Ahmed Arif çok seviyor ama bu aşk mı, bilmem. Bir kara sevda bence onunki. “Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.” Diyor ya Sabahattin Ali öyle bir şey. Kaybetme korkusu demiştin ya hani, öyle korkuyor ki bir daha mektup alamamaktan ne dese tamam onun için. “Elbet iyi çocuktur, sen sevdiğine göre” diyişi yok mu bir de? Nasıl bir kabulleniştir bu? Nasıl desem insanın içinden, tutup sarsası geliyor “yapma be abi, kendine gel” diye. Sevdada her şey mübah mıdır Elif? İnsan sevdi mi her şeye katlanır mı? O gelgitleri de çok hissettirmiyor mu kitapta? Her satır arasında beni gör, beni duy, beni anla diye çırpınıyor resmen ama bir yandan da hep böyle devam etsin, ben böyle mutluyum diyor. Leyla Erbil de onu anladı mı anlamadı mı, bilemem fakat benim aklıma Kafka’nın Milena’ya yalvarışını getiriyor. “Ah Milena, yardım edin bana, söyleyebildiklerimin daha çoğunu anlayın!” diyen Kafka’yı. Hayat öyle acayip işte, farklı zaman dilimlerinde farklı kültürlerde birbirlerinden çok farklı yaşayan insanlar aynı hisleri, aynı duyguları duyabiliyorlar işte. Tıpkı seninle benim, aynı yazarlar hakkında aynı hislerle dolu olmamız gibi. “Aklından çok sevdiğin birini tut, ben zaten kesin seviyorumdur” demişsin ya mektupta, ben de altına imzamı atarım. :) “Bir zarfı açmak kadar kalbi titreten ne vardı?” diyordu hani A. Ali Ural da Posta Kutusundaki Mızıka’da. Ne kadar hak verdim, bilsen. Leylim Leylim’de yazan her bir mektubu okurken de aynı heyecanla okudum, senin mektubunu okuyormuş gibi.

Yahu ne güzel kelimeler kullanmıyor mu Ahmed Arif? “Yıldızlarca” müthiş bir ölçek değil mi, ne dersin? Peki ya “Gözlerinden, burnunun, üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm..” sevgide kaçıncı seviyedir sence? Ah, kaç kere ah dedim Didem Madak’ı ana ana bir bilsen. Daha kimleri anmadım ki? Hayatı okumak gibiydi Leylim Leylim’i okumak. Aynı seninle konuşmak gibi. İşte sevgili dostum, bir kitabın ve birkaç sözünün bana hissettirdikleri. Bir de uzun zaman geçtikten sonra gör sen bu cümlelere daha niceleri eklenecek. Bundan 5 yıl sonra yeniden okuyalım Leylim Leylim’i birlikte. Bakalım hayat bize ne yapmış, bu zamanlar bizim duygularımızı ne kadar değiştirmiş… Ne dersin?

Sevgili Elif,
Sen ki sırf kendi doğum günü Zweig’in intiharı ile anılıyor diye üzülecek kadar hassas, mesleğini yaparken her bir çocuktan ‘çocuğum’ diye bahsedecek kadar duyarlı, hiç tanımadığın bir çocuk hiç tiyatroya gitmemiş diye üzülecek ve çözüm bulacak kadar iyi niyetli ve bir o kadar da tatlısın. Ne diyorum biliyor musun; iyi ki buluşmuş yollarımız bir kitabın satırları arasında. Daha nice satırda buluşmak dileği ile; iyi ki doğdun!
İnceleme değil, daha çok kitap bende hangi duyguları uyandırdığını anlatmak isterim ki aşk bence incelenecek bir konu değil onu yaşamak gerekiyor.

Ne çok hevesliydim Leylim Leylim’i okumaya! ... Şairin şair olarak değil de senin, benim gibi (normal) insanın yaşadıklarını, hissettiklerini öğrenmek ne güzel olur diye düşünmüştüm. Ama böyle olmadı… hem okuyordum, hem pişman oluyordum niye okuyorum diye… İki kişinin özel hayatına girmiş gibi hissettim kendimi…

Sevdiği kadına yazdığı mektuplar artık herkesin görebileceği yerde. Yanlış bir sözün bulunması, bu ikilinin artık hayatta olmayışı onlar için hak etmediği hükümleri vermeye hazır olanlar için ne iyi fırsat… Evet, Ahmet Arif’in içten ve samimi mektupları böyle bir etki bıraktı bende. Buna rağmen iyi ki Leyla Erbil bu mektupları bizlerle paylaştı diyorum. Ahmet Arif’in ne kadar dobra ve aynı anda ince yürekli olduğu sadece şiirlerden değil mektuplardan da anlaşılıyor.

Aşka ve sevgiye dair birçok alıntı yapılabilecek bir kitaptır Leylim Leylim. Leyla Erbil’in mektupları olmadığı halde, Ahmet Arif’in yazdıklarından anlaşılıyor Leyla Hanım’ın tavrı; Ahmet Arif’in istediği kadar olmasa da kendince sevmiştir Ahmed Arif’i. Kullanmış olduğu argo kelimeleri bence onun kızgın, sinirli, zaman zaman sitemkar olduğunu çok daha rahat anlatmayı yardımcı oluyor, yadırgamadım, hatta yerinde buldum diyebilirim.

Leyla Erbil; onu seven erkeğin mektuplarını yayınlamak hiç de kolay olmamıştır. Samimi itirafları böyle ortaya saça döke herkesin önüne çıkarmak… Neler düşünmüştür kim bilir… Bu herkese göre değil.

Mektuplaşma sonsuza sürecekmiş gibi idi ve okuduğum sayfanın son olmasına bir an inanamadım. Böyle bitmesin diye, içimden söylemek isterdim.


P.S. Kitabın asıl değerlendirmesi bence budur #8169157. Daha içten daha güzel daha samimi okumadım.
Bu kitabı birkaç kelimeyle özetlemek gerekse benim tanımım bu olurdu. Aslında hakkında konuşulacak o kadar çok husus var ki, her biri için sayfalarca yazı yazılabilir. Ancak beni etkileyen salt öge Ahmed Arif’in “acımasız çaresizliği” oldu. Kendi içerisindeki boğucu çıkmazları, içini bir virüs gibi kemiren saplantıları öyle vurucu anlatmış ki insan okurken boğuluyor bazen.

Evet Zalım Leyla’nın her şeyi olmaya çalışmış ama hiçbir şeyi olmadığını görerek kendi çaresizliğinde boğulmuş değerli bir isim Ahmed Arif. Leyla’ya “Zalım” demem okurken üstadla kurduğum empatiden kaynaklanıyor olmalı. Kimse kimseyi sevmek zorunda değil ve insan istemedikten sonra ne yapsa, ne kadar çırpınsa da karşısındakine kendini sevdiremiyor. Bunu en iyi Ahmed Arif biliyor ki bu çaresizliğin altında nasıl ezildiğini okurken anlayabiliyoruz. Leyla’nın neyi olacağını, ona nasıl yaklaşacağını ama en çok da içindeki çaresizlikten nasıl kurtulabileceğini bilemeden adeta kendi kendisini yiyen bir canlıya dönüştüğü görülüyor.

Okurken benim de eleştirdiğim bazı hususlar olmadı değil. Leyla Erbil evlendikten sonra ona yazmaya devam etmesi gibi dikkat çekici noktalar var. Ancak bunları oturduğumuz yerden sorgulamak ukalalığa girer gibime geliyor. Her şeyden önce onun yaşadığı hisler onu o kadar ezmiş olmalı ki ne yapacağını bilemediğinden bulduğu her şeye tutunmaya çalışmış. Leyla Hanım da bu çaresizliği görmüş olmalı ki mümkün olduğunca sınırlarını belli ederek onu anlamaya çalışmış. Ama her ne olursa olsun gerçekten iki taraf için de çok zor bir durum. Nihayetinde insanın kalbine söz geçmiyor.

Bahsetmek istediğim bir diğer husus ise bu kadar özel duyguların kitaplaştırılarak paylaşılması hususu. Evet, edebi yönden olsun tarihi açıdan olsun şüphesiz çok değerli bir kaynak. Ama Üstadın kendisi böyle bir şeyi ister miydi emin olamıyorum. Çünkü kendisi için özel olduğu kadar onu hayata bağlayan neden de olmuş bu mektuplar.

Sonuç olarak her açıdan okunması gereken değerli bir kitap olarak görüyorum. Hakkında konuşulacak o kadar çok şey var ki zannederim en fazla güncellediğim incelemem olacak.
Ne yazmam gerektiği ve nasıl yazmam gerektiği hakkında hiçbir fikrim yok.
Belki sadece bir kaç kişinin bu eşsiz eseri okumasına katkım olur diye yazamaya çalışacağım. (pek beceremesem de)
Ahmet Arif'in Leyla hanıma 1954 yılından 1959 yılına kadar yazdığı mektupların derlenmesidir. En güzel yanı yorumsuz oluşu.
Böyle bir aşk böyle bir sevgi... Fakat Leyla hanımın hiç mi sevmedi Ahmed'i. Bu kadar sevgi dolu mektubu Mehmed bey nasıl karşıladı. Çok merak ettim.
Hayatımda hiç mektup yazmamış ve mektup almamış birisi olarak çok özendim doğrusu.
Yazıldığı dönem hakkında bilgiler de vermektedir.
Ahmed beyin Leyla hanıma hediye kahve göndermesi ne hoş bir incelik. Her fincanda kırk yıl hatırının olduğunu düşünürsek. Bu amaçla göndermiş olabilir.
Ve o nasıl bir düşünce o nasıl bir sevmek...İnsan hayret etmeden geçemiyor.
Aşkına karşılık alamamış ve sevmekten vazgeçmemiş yüce bir adam durdu karşımda.
Bir filmi ikince kez izlemeyi bir kitabı ikinci kez hiç okumaktan çok zevk almam ama eminim ilerde tekrar okuyacağım bir kitap.
Gereksiz uzatmış damdan kapıdan yazmış olabilirim. Mazur görün k etkisinden çıkamadım.
Ve son olarak 1977'deki son mektubu okumamak isterdim...
Bugün ben cümlelerimle Ahmed Arif'e ulaşacağım. Bu benim için "Leylim Leylim" incelemesi değil de yüreğimde büyük bir yere sahip olan Ahmed Arif sevdasının, küçükte olsa bir kısmını yazıya dökebilme uğraşı.

Ahmed Arif'le tanışmam yaşamımda büyük bir değere sahip Canım Başak sayesinde oldu, bende büyük değere sahip olan biri büyük değere sahip olacak başka birini soktu yaşamıma, yaşamımın tam ortasına. Sonrasında hep iyi ki girdi yaşamıma, iyi ki var oldu satırlarıyla benim küçük dünyamda dedirtti.

Ahmed Arif benim dünyamda sevdayı yazan, yaşayan ve enine boyuna bana hissettiren yüreği güzel adam. Bazen keşke bu kadar büyük bir sevdayla sınanmasaydı yaşamında diyorum, sonra onu tanıyamayacak, okuyamayacak olmayı düşünemiyorum, hayal edemiyorum.

Leylim Leylim'i okumaya ilk başladığımda hem birinin duygularının bu kadar özeline girdiğim için biraz suçluluk biraz da böylesine büyük bir sevdanın şahidi olmak, 21. yüzyıldaki birinin bitip hemen ardından bir başkasının başladığı o sözde sevdaların(!) gölgesinden uzak gerçek bir sevda okuyacak olmamın engellenemez heyecanı ve merakı sarmıştı beni. İlk mektupla daha da arttı merak, Leyla "Zâlım Leyla" her mektubu okuduktan sonra nasıl cevap vermiştir diye düşündüğüm, bu büyük sevdaya karşılık verseydi nasıl olurdu diye günleri devirdiğim, hiçbir sonuca ulaşamadığım bazen kızdığım, bazen anlamaya çalıştığım ama hiç anlayamadığım bu büyük sevdanın diğer yarısı, beni sorudan soruya sürükledi. Sonra Zâlım Leyla'nın bir cümlesini okudum, keşke hiç okumasaydım hiç denk gelmeseydim, Zâlım Leyla'ya olan kızgınlığımın bitmemesinin, empati kuramamamın sebebi oldu bu cümle. "Sevilmek iyi edermiş insanları. Ben hiç mi sevilmedim?" demesi, Ahmed Arif'in her okuduğumda tüylerimi diken diken eden mektuplarında, şiirlerinde sadece sözcüklerle değil yüreğiyle anlattığı kadının onun sevdasını bu denli yok sayması. Mektuplarını "Senin yalnız senin" diye bitiren o güzel adamın o güzel sevdasını....

Kelimelerin aslında hissettiğimiz duyguları yansıtamadığını, hangi cümleyi tamamlasam ama bende daha fazlası var dedirten asla tam hissettirmeyen garip bir keşmekeşe sürüklüyormuş insanı yazmak. Bir gün sadece yazmakla kalmayacağım, soluduğun havayı soluyacağım, mutlaka göreceğim, dokunacağım toprağına, yüreğinin yüceliğini bir kez daha yüreğimde hissedeceğim.

Diyarbakır'a gidip her yeri buradan Ahmed Arif geçti, buralarda onun izleri var diyerek gezeceğim, yaşadığın şehirde bir kez de ben var edeceğim seni. O şehirde hiç görmediğim birinin varlığının, beni o şehre ait hissettirmesini hangi kelimeyle anlatabilirim ki? İyi ki yolum kesişti seninle, iyi ki geçtin be dünyadan! İyi ki, iyi ki...
''Leylim Leylim'' Ahmed Arif'in Leyla Erbil'e yazdığı aşk mektuplarından oluşuyor. Mektupların genelinde Arif'in tutkulu ve körkütük aşkı söz konusu olsada bunun yanı sıra Leyla Erbil'le çıkaracağı kitapla ilgili şiir alışverişi de mevcut. İlk başta Leyla Erbil mektupların yayınlanmasını istememişse de ömrünün son günlerinde edebiyatımızın böyle bir eserden mahrum kalmasını istememiş ve yayınlanmasına izin vermiştir.

Edebi anlamda kitap gayet doyurucu diyebilirim. Zaten mektup olduğu için gayet samimi bir üslup söz konusu.Kitapta mektupların orjinal hallerinin fotoğrafları da bulunuyor ve bu da kitaba farklı bir hava katmış.

Ahmed Arif mektuplarının hepsinde Leyla Erbil'e olan aşkını anlatıyor. Yeri geliyor 'canım kardeşim' diyor yeri geliyor 'sevgilim' diyor. Kısacası Ahmed Arif, Leyla Erbil'i hayatının her köşesine koymuş hatta hayatı yapmış diyebiliriz. Hatta Leyla Erbil gözünde onu 'ilahlaştırdığını' söyleyip sitem edince Ahmed Arif şu şekilde karşılık veriyor: '' Seni Tanrı gibi değil, Tanrı kavramını Leyla gibi seviyorum.''. Bütün bunlara rağmen Leyla Erbil, Ahmed Arif'i bir dostu olarak gördüğünü, bu aşka karşılık veremeyeceğini açıkça belirtmiştir ve aşkına hiçbir zaman karşılık bulamamıştır.

Evet kitap edebi açıdan çok kıymetli bir eser ancak ben etik olarak pek hoş karşılayamadım. Hem Leyla Erbil'in evli olduğu halde Ahmed Arif'in ona aşk mektubu yazmasına müsaade etmesini hemde kitapta sık sık Ahmed Arif'İn kaba ve küfürlü konuşmaları beni kitaptan uzaklaştıran sebepler oldu. Tabi ki mektuplaşmaları gayet normal ve olabilir bir durum ancak evli bir kadına böyle bir üslupla yaklaşması beni şaşırttı. Sitedeki diğer birkaç incelemeyi okuduğumda Arif'in kaba üslubunu aşkının inceliğine ve büyüklüğüne bağlamışlar ancak ben ne olursa olsun bir kadına karşı -doğrudan Leyla Erbil'e olmasada- kaba bir üslup kullanılmasını hoş bulmuyorum. Onun dışında kitap gayet güzel, sevdim. Okumanızı öneririm.

Keyifli okumalar diliyorum.
Gözümde büyüttüğüm okuduğum her şiirinin ardından hayranlıkla vay be nasıl yazmış deyip koşullarını düşündüğüm usta. Kendi deyimiyle çok üretmenin değil az ve kaliteli üretmenin değerli olduğunu söyleyen ve keşke daha çok şey yazsaydı deyip geride kalan ne varsa bilmek istediğim şairin, aşk hayatına dair bu mektupları okumak garip hissettiriyor yine de... izinizde birilerini çanta,çekmece ve cüzdanını karıştırır gibi. Arada bir Zalım Leyli'ye kızsanız da Ahmet Arif'in gözünden bakıp hayran olmadan edemiyorsunuz Leyla'ya...
Günümüzde kadınlara veren kıymetin yerlerde süründüğü her gün mutlaka ama mutlaka bir kadın sevildiği (!) erkek tarafından öldürüldüğü ülkemde, Ahmet Arif'in evli bir kadına karşı temiz aşkı karşısında şapka çıkarmamak mümkün değil. Altını çizeceğiniz çok fazla satır var kitapta. Mektup tarzını sevenlere tavsiye ederim.
Güzel günlerin umududur Leylim Leylim...
Kitap Ahmed Arif'in Leyla Erbil'e 1954-1959 yılları arasında, en son mektubu 1977de, gönderdiği mektuplardan oluşuyor.
Kitabın basımı ise Ahmed Arif öldükten sonra Leyla Erbil'in basım için uzun çabalar sonunda ikna edilmesiyle oluyor. Sonuçta bu mektuplar özel (aşk) mektuplarıdır ve Ahmed Arif'in ailesinin rahatsız olmasını istemez. Kitapta sadece Ahmed Arif'in mektupları bulunuyor çünkü Leyla Erbil'in mektuplarına Ahmed Arif'in arşivinde ulaşılamıyor.
Mektuplardan Ahmed Arif'in Leyla Erbil'e duyduğu -tek taraflı- aşkın yoğunluğunu, dönemindeki siyasi anlaşmazlıklarını , sürgün hayatını, şiirine uygulanan sansürleri rahatlıkla görebildim.
Ahmed Arif severler için kesinlikle okunması gereken bir kitap bence.
“Canım Benim,

Bilir misin, 'canım' dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep.“
Ben bütün bu -belki de mânasız- iç sıkıntılarından senin var olduğunu hatırlayarak sıyrılıyorum.
''Bir daha dünyaya gelsem aynı hayatı, daha ustaca ve korkusuz yaşarım.
Ama bu sefer seni tanımakta gecikmem...''
Kimselere mecbur olmadım, olmam da. Yiğitliğim ve rivayet olunan erkekliğim bundandır... Ama senin mecburun olmak, beni hiç mi hiç küçültmüyor. Aksine yüceltiyorsun, İNSAN ediyorsun, yaşatıyorsun...
Gözlerinden, burnunun üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm. Yaşşa!

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Leylim Leylim
Alt başlık:
Ahmed Arif'ten Leylâ Erbil'e Mektuplar
Baskı tarihi:
Eylül 2013
Sayfa sayısı:
240
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053609308
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
Ahmed Arif'ten Leylâ Erbil'e Mektuplar 1954-1957

Ahmed Arif'in Leylâ Erbil'e gönderdiği mektuplardan oluşan bu kitap, edebiyat tarihçilerimize kuşkusuz önemli bilgiler sunmayı vadediyor. Yazıldıkları dönemin entelektüel ve yayın ortamını, Ahmed Arif'in sürgün günlerini, yaşadığı siyasi baskıyı, içsel dünyasını ve en çok da aşkını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

"Sabah gözlerimi sana açarım.

Akşam, uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade başdönmesini bulurum.

Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmezki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum. Üşüyorum kapama gözlerini..."
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 1.819 okur

  • who is joseph
  • Sevda Kardeş
  • Tan
  • ss
  • Ben kısaca hç.
  • Nuray Kadir
  • Ceren Seda Çiçek
  • arafkokuluyagmur
  • Melisa Bilgi
  • Rabia Ateş

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%8.4
14-17 Yaş
%3.7
18-24 Yaş
%29.6
25-34 Yaş
%39.5
35-44 Yaş
%12.8
45-54 Yaş
%2.3
55-64 Yaş
%0.8
65+ Yaş
%2.9

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%70.6
Erkek
%29.3

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%57.1 (396)
9
%19.5 (135)
8
%11.2 (78)
7
%7.3 (51)
6
%3.6 (25)
5
%0.6 (4)
4
%0
3
%0.4 (3)
2
%0.1 (1)
1
%0.1 (1)

Kitabın sıralamaları