Leylim Leylim (Ahmed Arif'ten Leylâ Erbil'e Mektuplar - 1954-1957)

·
Okunma
·
Beğeni
·
61541
Gösterim
Adı:
Leylim Leylim
Alt başlık:
Ahmed Arif'ten Leylâ Erbil'e Mektuplar - 1954-1957
Baskı tarihi:
Eylül 2013
Sayfa sayısı:
207
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053609308
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Ahmed Arif'ten Leylâ Erbil'e Mektuplar 1954-1957

Ahmed Arif'in Leylâ Erbil'e gönderdiği mektuplardan oluşan bu kitap, edebiyat tarihçilerimize kuşkusuz önemli bilgiler sunmayı vadediyor. Yazıldıkları dönemin entelektüel ve yayın ortamını, Ahmed Arif'in sürgün günlerini, yaşadığı siyasi baskıyı, içsel dünyasını ve en çok da aşkını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

"Sabah gözlerimi sana açarım.

Akşam, uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade başdönmesini bulurum.

Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmezki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum. Üşüyorum kapama gözlerini..." 
240 syf.
·4 günde
22 Şubat 2018

İstanbul

Ahmed abime;

Mektubuma yeni başlamış gibi görünüyorum değil mi abi, ilk hitap edişimmiş, ilk cümleye başlayışımmış gibi. Yok ama. Sana mektup yazmayı dördüncü deneyişimdir bu. Sen nasıl yazıyordun ki acaba, canından çok sevdiğin Leylin'e? Hiç düzeltmeden içinden geldiği gibi mi, yoksa törpüleyerek mi? Ah, evet. Okudum onları. Leylâ ablama yazdıklarını. Affet, girdim özeline. Şahit oldum nasıl sevdiğine, fedakarlıklarına, acılarına, hayatına abi. Okuyamadım ama hepsini, mektupların varmış hani; alıcısını bulamayan. Hah işte, onları okuyamadım ben. Ah be, keşke görseydim, okuyabilseydim hepsini. Sövme bana, Leylâ ablamın cevaplarını merak etmedim mi sanıyorsun? Sadece mektuplarını da değil, senin elinden çıkan her şeyi okuyabilseydim keşke. İster miydin ki senin şairliğini böylesine seven bir insan olsun? Senin Leylâ ablamı sevdiğin gibi olamaz belki –belki?!- ama biz de severiz be abi. Seninkinin yanında esamesi okunamayacak olsa da ben de değer verebilirim nihayetinde. Hem de senin gibi görüp tanıyarak, konuşarak da değil. Bak, hiç tanımadan, sadece okuduklarını bilerek hem de. Bu konuda kendimi senden üstte sayabilir miyim? Hayır mı? Öyle olsun.



İlk okuyuşum seni. Ne ayıp değil mi ama?! Oysaki sen herkesin -kızma ama evet, herkesin- okuması gereken birisin. Hem de okurken de "bu nasıl aşktır?", "bunu diyebilmek yürek gerektirir", "nasıl bir adamın mektuplarını okuyorum ben" ve "bunların yazıldığı kadın nasıl biri ola ki?" diye sorgulayacağı biri de, aynı zamanda. Aşk, sevgi diyorum ama abi, aşk mıdır seninki? Değildir bence. Hem zaten bizim zamanda aşk ayağa düştü, seninki öyle adlandırılsa seni aşağılamış oluruz. Bambaşka bir şey seninkisi.



Yeni paragrafa geçiş yaptım. Çünkü o arada bir sürü kelime karalandı abi. Ne olduğunu bulmaya, adlandırmaya çalıştım senin Leylin'e olan sevgini. Ama yok. Bulamadım. Bulabilecek bir kelime dağarcığına sahip olmamakla birlikte, adlandırmaya gerek de yok hani. Seviyorsun ki işte. Evleneceğini öğrenince, "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım." diyecek kadar, kendi üzüntünü yazarken Leylâ ablamın üzüleceğini bildiğinden kısa kesip ondan bahsetmeye devam etmek isteyecek kadar, onun kocasına selam yollayıp "Gözlerinden, burnunun, üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm..” diyebilecek kadar. Bak abi bunu yazınca aklıma ne geldi, ya kocası seninle konuşmasını istemeseydi? Ne yapacaktın o zaman? Hep yazdığın -ve okurken bizi (Ne? Bir okuyan benim mi sandın?) kahreden- gibi; öldürecek miydin kendini? Kıyacak mıydın o mücadeleci, haksızlığa göz yumamayan ve tüm o güzel şiirlerin (evet, ablamdan tavsiye istediğin yerleri de biliyorum, şaşırma artık.) arkasındaki ruha? Neler yaşamışsın, bi Leylâ ablamın düzensiz -hep de geç- mektuplarıyla mutlu olurdun tabii. Sürgünlerden kaldırabilseydin başını, mutluluğu da tadabilirdin belki. Hastalıktan bir de bak. Ne çok hasta oldun be abi, sanki sağlıklı olsan mutlu olacakmışsın gibi sağlığına kavuşamadın bir türlü. İkisi de olamadı zaten.



Tekrar geliyorum, anımsatmak olacak biraz ama (Unuttuğunu kastetmiyorum hayır, bir anlığına bile unutacağına inanmam, sen söylesen de inanmam abi. Leylâ ablaya yazdıklarına güvenirim çünkü ona yalan söylemezsin sen.) Nasıl sevdin abi? Sadece mektuplarının sonundaki kelimeleri bile toplasak bir aşk mektubu eder. Hiç mi hiç umut vermemesine rağmen hem de Leylâ ablamın. Hep dost gibiydin onun için sen. Ama o sana neler nelerdi... Senin de dediğin gibi: "Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâ'sın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun." Eh, bu sözün üzerine daha ne diyeyim ki ben?



Sana sormak istediğim ama cevabını alamayacağım çok soru var. Sevdiğini görmek için delirip onu gördükten sonra ayrılacağınız ve evinize döneceğiniz zamanı düşünerek kahrolmak ne be abi? Herkes seni tutuyor biliyor musun, ah zalım Leylâ diyorlar onun için. (Ben de diyorum ama seni yeni okuduğumdan, duygularımın tazeliğinden abi, kızma lütfen.) Ahmed Arif seni böylesine severken--- Şimdi. Olmadı ki bu. Sanki sen isminle tanınmışsın da meşhur bir adam Leylâ'yı sever gibi oldu. Yok. Öyle demek istemem ben, çünkü sen ona olan sevginle Ahmed Arif olmuş adamsın. Düzeltiyorum bak: "Seni böylesine seven bir Ahmed Arif varken" Nasıl? Daha uygun oldu mu? Senin gibi cümle kuramıyorum affet. Ben de isterdim burada iki mısrâ döktürmek falan ama işte, olmayınca olmuyor. Dönüyorum şimdi tekrar: Seni böylesine seven bir Ahmed Arif varken, sen nasıl onu onun gibi olmasa da –kimse de beklemiyor zaten bunu- beraber olacak kadar sevemedin diyorlar. Diyoruz işte, neyse. Haklılar be abi. Okurken seni, yazdıklarını, düşündüm hep "Leylâ abla ne demiştir ki buna cevaben?" diye. Ne diyebilmiştir ki? Onu sıktığından değil, hayır. Senin yazdıkların öyle şeyler ki ne cevap vereceğini şaşırır insan. Altta da kalır tabii, her türlü. Mütevazı desen nereye kadar, böbürlense nereye kadar. Çok zor duruma düşmüş benim ablam. Sen düşürmüşsün onu bu duruma ama üzülme, biz sendeki mektupları göremesek de –harbi, ne yaptın onları?- eminim ki üzmemiştir o seni. Hem, nasıl üzsün ki, senin gibi seveni bulmak kolay mı, bir de üzme lüksüne sahip olsun? (Bulmak kolay mı dedim de, kim isterdi senin onu sevdiğin gibi sevilmek acaba, istemezdim bak ben. İki tarafa da yazık değil mi?)



Biraz önce son cümlelerimi yazarken yavaşladım abi, aklıma geldi çünkü. 15 Ocak 1957. O gün yazdığın mektup. Daha önce hiçbir kitap okurken ağlamadım abi. Bir seninki işte. Dahası da olur tabii ama ilkler unutulmaz ya... Neyse, konudan saptım bak, mektuba gelelim; Leyla ablanın mektubunu ona geri yolladığını söylediğin olan hani. Maddelemiştin bir de tüm diyeceklerini. Üzmüş seni Leylâ abla ("ablam" değil, "abla", hatırladım çünkü kırgınlığımı. Sana ne oluyor deme, ağladım ya işte, önemsedik demek ki canım, sen de!) ben de üzüldüm. Senin amacının kötü olmadığını biliyorum ama ben, Leylâ abla yanlış anlamış sadece. Üzme sen kendini. Üzülmeseydin keşke. Buz tutmuştu o mektubun bak. Yine sevgi doluydu ama mesafe mi sokmuştun biraz, bir şey olmuştu. Hem Leylâ'yı şiir yazmaya teşvik eden sen değil misin? Nankörlüktür bence bu. Öyle demeyeyim mi Leylin'e? Peki tamam.



Diyeceğim çok daha ama seni yormak ve de zamanını almak istemiyorum. Ama son bir düşüncemi dile getireceğim sana karşı, bazen düşünüyorum ki; sen mutlu olsaydın da biz seni bilmeseydik mi daha iyi olurdu, yoksa; bu haliyle, senin mutsuz olman sebebiyle bizim seni tanımamız mı daha iyi? Bilemiyorum. Ne burnun kalkıyor hemen? Bi senden bahsetmiyoruz herhalde. Birçok şair için de derim bunları, tek sanma kendini. Yerin de ayrıdır ama artık, bilesin.



Sevdim ama seni. Sen Leylâ'dan başkasını sevmeye değer görmezdin belki ama, olsun karşılıksız sevmenin ne düzeyde olabileceğini okudum zaten senin elinden. Diyarbakır'a benden selam olsun. (Karpuz da yollamak istemiştin bak, canım çekmişti. Biz istesek umurunda olur mu hiç?!)

Sevgilerimle,

(İmza)



***

Buraya kadar olan kısım Ahmed abimeydi. Buradan sonrası ise asıl inceleme denebilecek şekilde; kitap hakkında bilgiler, benim birkaç(!) lafım (çoğunluğu bu oluşturuyor, çaktırmayın) ve teşekkürümden oluşuyor. ^^

***



Sitede takip ettiğim bir okurun bu kitabı okuduklarına eklemesiyle başladı her şey. Hayır, hayır. Hikaye anlatmaya geçmiyorum bu sefer de, merak etmeyin. Ahmed Arif'i hiç okumadım daha önce. Okusam da şiirlerinden başlarım diye düşünüyordum ama işte, o paylaşımı görünce ben de eklemek istedim okuyacaklarıma. Ekledim eklemesine de hemen okumayı düşünmüyordum ki, daha okuyacağım bir sürü kitap vardı sırasını bekleyen. Ama Yaren Bolat/Duvar/ yorum yaptı, ben de okuyacağım beraber okuyalım diye. Çok mutlu oldum çünkü kendisi sitede sevdiğim okurlardan birisiydi ve birkaç gün sonra da okumaya başladık. Böyle tanıştım işte Ahmed Arif ile, alelacele. Nasıl hazır olunabilirdi bir kitap veya yazar/şair için bilmiyorum ama erteledikçe ertelediğimi düşününce şans eseri sayabiliriz.



Kitabın ön sözünün "Mektup, mektubu yazan ve gönderen ile mektubu alan ve okuyan arasındaki gizlidir." diye başlamasıyla birbirini desteklercesine Leylâ Erbil başta yayınlamak istememiş mektupları. Kendisi öldükten sonra basılması düşüncesindeymiş ki sonradan Ahmed Arif'in oğlu Filinta Önal ile tanışıp onun da onayını alınca yayınlanmasını kabul etmiş. İyi ki de etmiş ama ölmeden önce kitabı görmek istediğini dile getiren Leylâ Erbil ne yazık ki kitabın basıldığını görememiş. Hepsini birlikte kitap olarak okuyabilseydi pişmanlıkları olur muydu acaba, insan düşünmeden edemiyor...



Mektuplar 1954-1959 yılları arasında ve 1977'de de son bir mektup olarak yazılmış. Ahmed Arif kesinlikle düzgün konuşan birisi değil, kitabın içerisinde sansürlenmiş bir sürü küfür var. Birkaç tanesini de Ahmed Arif'in kendisi sansürlemiş. Genel olarak mektupları okuduğunuzda üzülüyorsunuz onun için evet ama Leylâ'ya yazdıklarıyla Leylâ'ya da üzülüyorsunuz. Özellikle Ahmed'in yüceleştirdiğini okuyunca Leylâ'yı; Leylâ ne hissetmiştir, ne düşünmüştür, ne cevap vermiştir, ne yapmıştır da bunları hak etmiştir gibi düşüncelerde buluyorsunuz kendinizi. Tanrılaştırmak dedim ama, nasıl bir tanrılaştırma? "Seni Tanrı gibi değil, Tanrı kavramını Leylâ gibi seviyorum. Yoksa korkunç bir şey olurdu. Ömrümce; kıyamete dek elimi bile değdiremeyeceğim Tanrıyı neylerim ben?" kendisinin ağzından tam olarak böyle işte.



Okurken sürekli sayfa sayıma baktım, nasıl bağlanacak, nasıl bitecek bu mektuplar diye ve okunmadık sayfa sayısı azaldıkça kalp atışım hızlanmaya başladı. Bittiğinde de o duygu yükünü boşaltmam gerektiğine karar verdim ve işte şu an buradayım. Dört yıla yakındır bu sitede olup da tek bir inceleme yapmadan, sadece takip ettiğim okurların incelemeleriyle yoluma devam eden biriydim ben. İnceleme yazmak bir süredir aklımdaydı ama kendime güvenim yoktu ve utancım vardı. Nasıl yazacaktım ben bir kitap hakkında kendi düşüncelerimi de insanlar okuyacaktı onu? Böyle düşünürken tabii çok sevdiğim cânım okurların da teşvikiyle (üstünkörü geçmeyeceğim bu konuyu tabii ki, huyum değildir) yazdığımı yayınlama kararı aldım. İlk inceleme yazdığım kitap da Ahmed Arif oldu, mutluyum. Teşekkürler iki inceleme uzunluğunda olan bu yazıyı okuma zahmetine katlandığınız için -kaç kişi kaldıysanız artık.



Benim için asıl önemli kısım burası ama. Beni inceleme yazmaya teşvik eden insanlara teşekkür ettiğim kısım yani. Başlıyorum:

Şu an kendisi burada olmasa da başlıca destekçilerimden Beyza (Horselover), ben tam incelemeye başlamışken bana "neden inceleme yazmıyorsun, yazmalısın" diyen Tuba Türker/Duvar/, kendisinden inceleme yazmamı istediğini duyunca şok olduğum Semih/Duvar/ abi, yazıp yazıp sildiğim incelemelerimi bilen ve ben okurdum diyen tek kişi olma özelliğini taşıyan Oğuz Aktürk/Duvar/ (güzel inceleme okumak istiyorsan git kendinkilerinin üzerinden geç :p), kendisinin hesabı bulunsa hesabına şu an girmeyen ama vakti zamanında yine ısrarda bulunup cesaretlendirmeye çalışan canım https://1000kitap.com/ulalume/Duvar/'m, ilk tanıştığımız zamanlarda bana söyleyen ama benim o zamanlar hiç oralı olmamamdan ısrarı kesen ve sitedeki profilini ne yazık ki boş tarlaya çevirmiş Freyja/Duvar/, hiç muhabbetim olmadan sadece takip ettiğim ama bana mesaj atıp yazmalısın diyen, kendisi bilmese de benim için çok değerli olan sayın zeyneb/Duvar/, kendisinin ilk incelemesine şahit olduğum ve beni de gaza getirmeye çalışan -ki göründüğü üzere işe de yarayan- https://1000kitap.com/hc31/Duvar/ ve incelemenin puanlamadan çok daha iyi olduğunu söyleyerek benim de inceleme yazabileceğimi ve yazmamı sabırla bekleyeceğini söyleyen https://1000kitap.com/mukkef/Duvar/. Hepinize çok ama çok teşekkür ediyorum. Artık ben de başkalarını inceleme yazmaya teşvik edebilirim. ^-^ Buraya kadar okuyan –ya cidden, gelen var mı buraya kadar, amma uzun oldu- herkese sonsuz teşekkürler. Sabrınızdan ötürü de seviliyorsunuz ayrıca. *-* Ee, nasıl bitiriyoruz incelemeleri? Öylece bırakmalı mıyım? O kadar mı? İyi, kolaymış.



Değilmiş.

Buradan benim çenemi açtırmamanız gerektiğini anlamış bulunmaktasınız. Son olarak, ama son olmayarak; (buna last but not least deniyor da Türkçede ifade edemedim) bu ilk ve muhtemelen en uzun incelememi de burada arada tartışmalar yaşasak da en uzun süredir konuştuğum şahsa ithaf ediyorum. Üzerimdeki en büyük destek onunkiydi. Özleneceğini bilsin ve var olsun. ^^
240 syf.
·Beğendi·9/10
"LEYLİM" bir insan sevdiğine en güzel nasıl seslenebilir? Hem onun adından uzaklaşmadan hem de kendi kalbini katarak nasıl çağırabilir ki? Bir Ahmed Arif'in Leylim'i olmak nasıl bir duygu? Peki ya, Leylim'in Arif'i olamamak? Böyle diyordu Leyla Erbil'e, Leyla'sına Leylim, Sevgili Canım, Canım Leylâm, Ömrüm diye başladı mektuplarında böylesine içten böylesine yürekten, böylesine sıcak, böylesine samimi bir dille.

Bıkmadı usanmadı canı Leylim'ine yazmaktan ne kadar zor durumda olsa da. "kahrolası boşluğunda, ben garip, ben duyan, ben yirmi dört saatte, yirmi dört bin parça olan, ne yapardım?" dediğinde Ahmed Arif o boşluğu ben hissettim buz gibi ve karanlık içimde sanki. Yapma Leyla, Ahmed Arif böyle söylerken yokluğunla onu bin parçaya ayırma :(

Her mektubun sonunda gözlerinden öptü sevdiğinin. Yanlış hatırlamıyorsam bir mektubunda yazmıştı gözlerinden öpmeyeceğim birine yazmam diye. Ah! Bu nasıl bir duyarlılık, güzelliktir böyle?
"Gözlerinden öperim cânım. En çok da burnundan. Gülme, ciddi söylüyorum.
Yarı parçan" sen en tatliş şair cümlesi olabilirsin mesela.

Sonra "Hal, yani şimdiki zaman seninle başlar" diyen bir adama "Yazma! Sevme! ne demek?" Hakikaten ne demek bu? Leyla farkında mısın öl diyorsun ona hatta öl deseydin daha iyiydi ama yazma, sevme demeyecektin, kelimeleriyle sana tutunan bu insana. Koparamazsın ki onu ne kendinden ne de her defasında seni anan ve anlatan tüm o sözcüklerinden. Biliyor musun? Ahmed Arif duysaydı beni, çok kızardı bu söylediklerime eminim, Leylim'e bunu söylemeye hakkın yok derdi. Seni incitecek ufacık bir kelimeye dahi katiyen izin vermezdi. Bu kadar "delin divanenken" o böyle diyordu ya sana, sen ona karşılık veremedin.
"Hep, yaz diyorum ama hiç yazmıyorsun."
"ister dostum ol ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol."
"İhtiyarlayacak olsam bile, seni bekleyeceğim."
Üzdün Ahmed Arif'i o böyle bir şeyi her ne kadar kabul etmese de tam aksine senle yücelmiş sade. Beni de üzdün :/
Gittin evlendin başka biri ile
"Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur."
Ağlanmaz mı bu cümlelerde sen söyle Leylim, bunu yazan kalem kırılmış mıdır bu cümlede?
"Anlat bana. Senden bir şeyler ummak... Umutların en olmazı da bu belki."
Offf umutsuzluk en sevmediğim şey benim. Bu cümle umutsuzken bile umutla göz kırpıyor buna. Ne ettin sen Ahmed Arif'e Leylim şair ettin, viran ettin, mafettin :((
"Ne güzel şey, sana inanmak! Bunu bir anlatabilsem." dedin çok güzel anlattın o kadar güzel anlattın ki ben de ona inandım. Ama bilir misin Leylim'e senin gözünle asla bakamadım, bakamazdım zira ben sen gibi kalp ateşiyle bu şiirleri, mektupları yazamazdım.
"Sana mahkûm kalmak güzel." dedin sen;
"Kalbindeki yerim en güzel esaretim. Bilirim sonsuza kadar kalsam yüreğinde, sevginin sıcaklığı bu kadar güzelken, ordan hiç çıkmak istemem ki. Sensiz özgürlükse zindan bana. Tıpkı kanatsız bir kuşu, soğuk ve karanlık bir gökyüzüne terk etmek gibi." demiştim ben de, aynı anlamlarda farklı satırlarda buluştuk bak gördün mü seninle? :)
"Hasret ile gözlerini öpeyim. Orası öyle ya, bu hasret böyle biter mi?"
Bitmez, bitmedi
"Canım Benim,
Bilir misin, “canım” dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep."
Bundan mıydı Leylim'e bu denli çok "Canım" demen mektuplarında?
Araya gönderdiğin şiirler de iliştirilmişti kitapta:
"Bilsinler!
Sana nasıl yandığımı..." diyor Ahmed Arif.
Bildik, bilmeyen kaldı mı daha, sanmam. Kalmasın da :)
"Müthîş özledim seni." Sen müthişsin asıl biliyor musun? Hayır şair olarak zaten öylesin ama onu demiyorum ben insan olarak, kalbin işte çok müthiş diyorum. Bu zamanlarda kimse kimseyi müthiş özlemiyor. :/
"Evrenin seninle ilgili olmayan hiçbir neni beni sarmıyor zaten."
"Şiirse içimde uyur. Sen gibi, içimde büyür."
Evren=sen, şiir=sen. Her şey sade sen, sen olmayan tüm nenler hiç. Bunu diyor Arif, anla be Leylim.

"Ya, sensiz edebilmeğe mahkûm eder misin beni?"
"korkuyorum, sen uzakken. Gitme!"
"Söyle yittin mi? Söyle! Yitebilir misin?"

Senin de suçun yok elinde değildi belki ama Leyla mahkum ettin onu, üzgünüm gittin belki de yittin :(
Oysa seni sevdiğini haykırmıştı, sana rağmen defalarca
"Seni seviyor, seviyor, seviyorum."
"SEVİYORUM. Başkaca da yokum." demişti.

"Kazağın sırtımı, canımı, sevdan evrenimi sarmışken böyle nasıl üşürüm?"
Neden bilmem, ben üşüdüm bu satırlarında...

"Seni öper, öper, öper, öperim."
Senin yalnız senin diye mektupları bitirişlerin, yandırdı içimi benim.
"Gözlerinden, gözlerinden öperim -Bir umudum sende- Anlıyor musun?"
Anlaşılmak istedi hep sevenler anlamadı kimi zaman sevilenler ve en iyi şairler böyle yetişti inanır mısınız? En çok acı çekenlerdi zira gerçekten sevenler...

Son olarak en sevdiğim alıntılardan
"Ne güzel şey senden gayrisini tanımamak, takmamak!"
"Ve seni, canımın gizlisindeki candan aziz sakınır, düşünürüm."
"Zaten, senden gayrı güzel düşün olur mu ki."
"Ne zaman bu düşüne kapılsam, aklıma hep senden açmak gelir."
"Seni anlamak, seni sevmek mühim ve aziz bir iştir."
...

Yazacak o kadar çok şey, söylenecek nice cümlelerim var da ellerim varmıyor devamını yazmaya ben susayım, siz daha da fazlasını anlayın olur mu?

Kitapta küfürlü kısımlar vardı, keşke olmasaydı bunun dışında çok sevdim.
Ahmed Arif Ve Leylim'ine ithafen bu incelemem. Okuyan ve hisseden güzel yüreğinize sağlık.
Sevgilerimle,
Şiirle kalın...
Üzdüysem sizi affola.
"Nasıl bitireyim, umutlu mu, sevdalı mı, yoksa ağlamaklı mı?"
Benimki hepsinden biraz oldu işte :)

NOT: Kitap linki aşağıda mevcuttur, okumak isterseniz oradan indirebilirsiniz :)
Bu arada kitaptan epey alıntı yapmam rahatsız ettiyse üzgünüm gerçekten. Kendi cümlelerimle anlatsam da onları eklemem kitabın güzelliğini gerçekten görebilmeniz içindi o yüzden onlar olmadan benim satırlarım eksikti :)
207 syf.
·6 günde·8/10
Vay be Leyla nasıl duyarsız kalmayı başardın bunca mektuba ? Bir evet desen, dünyaları serermiş Ahmed ayaklarına.

Kitap, Ahmed Arif'in Leyla'sına gönderdiği mektupların, resimleriyle beraber yer almasından oluşuyor. Ahmed Arif'in büyük aşkından ve aynı zamanda yaşadığı zorluklardan bahsediyor. O ne güzel bir aşk, ne güzel bağlılıktır ki; mektuplara, bir kalbe hatta Dünya'ya sığmamış, kırık bir kalpten dökülen kelimeler, kâğıda düşerken incinmiş, yaralanmış, yaralıymış hep...
Alıntı :

"Özledim diyebiliyorum ya, yeter bana. Evet özledim seni. Hastalıklar, musibetler, uzak kalsınlar sana. Yerine ne çekeceksen ben çekeyim. Yerine, ne belâ bulacaksa beni bulsun...
240 syf.
·10/10
Şairlerin, yazarların mektupları vardır; sevgiliye, babaya, evlada yazılmış mektuplar. Ahmed Arif’in “Leylim Leylim”i de bunlardan biridir.

Ahmed Arif’in Leylâ Erbil’e seslenişi, serzenişi bir sevgiliye yakarış şeklindedir ki özel sayılacak hatta mahrem denilecek nitelikte mektupları da dikkat çekicidir kitabında. Arif, dost gördüğü, dost bildiği Erbil'e açmıştır koca yüreğini. Onu, yere, göğe sığdıramamıştır dünyasında. Çok sevmiştir, delicesine, tutkulu, şehvetli, ihtiraslı, önüne geçemediği, yüreğine söz geçiremediği bir aşktı bu. Bunun yanı sıra koruyan, esirgeyen babayiğit bir yürekle sarıp sarmalamıştır sevdiğini. Gözünden sakınmıştır. Onca kaba söylemlerinin içinde ne incelikler saklıdır oysa. Mektupları okurken ilk dikkatimi çeken de bu olmuştur. Mektuplarını kaba bir dille ve bazen küfür sayılabilecek söylemleriyle yazmış olması beni şaşırttı diyebilirim. Fakat okudukça ve derine indikçe anlaşılıyor ki koca yürekli Adamın yaşam tarzından dolayı kullandığı bir dil, bir ifade şekliydi bu. Yaşamındaki sürgün ve hapis yıllarının etkisi de bir hayli yansımıştır sözlerine.

Ahmed Arif, Leyla Erbil’e büyük bir aşkla bağlıydı. Ancak Erbil’de bu aşkın karşılığı yalnızca dostluktu. Aslında Ahmed Arif'in bu konuda da sessiz bir kabullenişi var. O ne olursa olsun Leyla Erbil'i hayatında tutma derdindeydi oysa.

Ahmed Arif’in, her mektupta hitabı değişmektedir. Mektuplara “Leylâ Zalim Leylâ!, “Leylim”, “Leylâ cânım Leylam”, “Leylam”, “Kardeş Çocuk”, “Dost”, “Canım Kardeşim”, “Canım”, “Çok Aziz ve Biricik Dost”, “Merhaba” gibi hitaplarla giriş yaparak onu yaşamının her yerine koymuştur. Âşıktır… Yeri geldiğinde bu duygusunu dile getirmiş, güzelliğinden, kadınsı cesaretinden ve yüreğinden dem vurmuştur.
“Suskun, uzanmış seni yaşıyorum."

"Gözlerinden, burnunun üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm. Yaşşa! "

"Gene uykusuz, mutsuz, tedirginim. Sana yazmak, yazmak, yazmak istiyorum... Seni bütün şafaklarda, evrenlerin o ıssız ihanet saatinde öperim. Ve sen geçersin içimden. Bitmek bilmezsin."

"Beni sevmediğini söylemek ne diye üzer seni? Bu da bir gerçek. Sevgiyi yaratmak gerek. Bunda da bazen tek yönlü uğraşma, verme, ölümü göze alma, sonuç vermiyor. İster istemez işi bir talih meselesi olarak ben çoktan kabullendim. Üzme, zorlama kendini. Beni hiç sevmedin."

Leylâ Erbil'in yaşam tarzı Ahmed Arif’in yaşam tarzıyla tamamen zıttır. Erbil, mütevazi, kibar bir hanımefendidir, bu yüzden Arif'in kullandığı küfürlerden ve kaba sözlerinden oldukça rahatsız olmuş ve onu uyarmıştır

Okuduğum ve hissedebildiğim kadarıyla söyleyebilirim ki bu derece mahrem mektuplarının paylaşılmasını asla istemezdi Ahmed Arif. Mektupları Leyla Erbil'in ısrarlara dayanamayıp yayınlattığını okumuştum bir makalede.

Şöyle not düşülmüştü; Leyla Hanım o yıllarda istemiyordu yayınlanmasını. ‘Ben öldükten sonra...’ düşüncesi hâkimdi. Ahmed Arif’in ailesini incitmekten ya da ‘Leyla Erbil, bu büyük şairin aşkıyla gündeme gelmek istiyor’ dedikodularından çekindiğini de söylemişti. Leyla Erbil yayıneviyle son görüşmelerinde zamanının kalmadığını ve ölmeden kitabı görmek istediğini dile getirdi. Sonra sağlık durumu iyice ciddileşti ve ne yazık ki kitabı göremeden aramızdan ayrıldı.( alıntıdır)

Ne hazin bir sonla bitmiştir bu hikaye.Ben okurken çok etkilendim Leylim Leylim'i. Ve halen etkisinden de kurtulabilmiş değilim. Özel mektupları okumak ne derece doğrudur tartışılabilir fakat okunması gereken bir kitap diyorum.

"Son defa gözlerinden öpüyorum. Sade, mezara kadar götüreceğim tek sevdasın. Bunu unutmamanı istiyorum..."
240 syf.
·16 günde·Beğendi·10/10
Ah ulan Leyla... Taş olsa çatlardı. Her bir cümlesi tepeden tırnağa aşk bu adamın, nasıl elinin tersiyle itersin. Öldüm yaaa. Her satırına her cümlesine bittim burda.
Kulun, kölenim diyor cevap yok.
"Öyle seviyorum ki üstüne yar sevemem.
Öyle seviyorum ki senden gayrı hiçbir neni hiçbir kavram olamaz, tutamaz beni.
Seni bugüne dek sevdiğim, iş-dert edindiğim, hiçbir kimseye, hiçbir düşünceye benzetemem.
Sen,, senden gayri hiçbir nenle ölçemem, mukayese edemem ve sana yalan söyleyemem."
Daha napsaydı be...
207 syf.
·2 günde·9/10
Ahmet Arif'in sevdiği kadına Leyla Erbil'e yazdığı mektuplar.
Yazdığı bütün mektuplarda, ona olan sevdasını anlatır. Tüm samimiyetiyle şiirler yazar, bazen de sitem eder.
Her satırı onlarca sayfaya bedeldir.
207 syf.
·5 günde·10/10
Ahmet arifin leyla erbile yolladığı mektuplar, bu hayatta kimbilir belki kaç milyon insan adını koyamadığı aşklara veda etmek zorunda kaldı. Mektuplarında şiiri, zulmü hasreti, sevgiyi, zindanı ana tema olarak görüyoruz. Ahmet arifin büyük bir tutkuyla sevip asla kavuşamadığı leyla erbile gönderdiği mektuplarında cennet ceheneme, cehennem cennete dönüşüyor. Yasadigi aşk öyle bir aşk ki leyla erbil evlendiğinde kendisine duğun hediyesi olarak bu şiiri yoluyor

Sus, kimseler duymasın.
Duymasın ölürüm ha.
Aydım yarı gecede
Yeşil bir yağmur sonra
Yağıyor yeşil.   
En uzak, o adsız ve kimselersiz,   
O yitik yıldızda duyuyor musun?  
Bir stradivarius inler kendi kendine,   
Yayı, reçinesi, köprüsü yeşil.   
Önce bendim diyor ve sonra benim...   
Ölümsüz, güzel ve çetin.   
Ezgisidir dolaşan bütün evreni,   
Bilinen, bilinmeyen ıssızlıkları.   
Canımı, tüylerimi sarmada şimdi   
Kendi rüzgarıyla vurgun...   
Sarıyor yeşil.   
Rüya, bütün çektigimiz.   
Rüya kahrım, rüya zindan.   
Nasıl da yılları buldu,   
Bir mısra boyu maceram...   
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,   
Bilmezler nasıl sevdik,   
İki yitik hasret,   
İki parça can.   
Çatladı yüreği çakmaktaşının,   
Ağıyor gök kuşaklarının serinliğinde   
Çağlardır boğulmuş bir su...   
Ağıyor yeşil.   
Yivlerinde yeşil güller fışkırmış,   
Susmuş bütün namlular...   
Susmuş dağ,   
Susmuş deniz.   
Dünya mışıl-mışıl,   
Uykular derin,   
Yılan su getirir yavru serçeye,   
Kısır kadin, maviş bir kız doğurmuş,   
Memeleri bereketli ve serin...   
Sağıyor yeşil.   
Aydım yarı gecede,   
Neron, çocuk kitaplarında çirkin bir surat,          Ve Sezarsa, bir ad, yıkıntılarda.   
Ama hançer taşı sanki   
Koca Kartaca!   
Hani, kibrit suyu vermişlerdi üstüne   
Bak nasıl alıyor, yigit,   
Binlerce yıl da sonra   
Alıyor yesil.   
Vurur dağın doruğundan   
Atmacamın çalkara,   
Yalın gölgesi.   
Kuş vurmaz, tavşan almaz,   
Ama aç, azgın   
Köpek balıklarıydı parçaladığı   
Bak, Tiber saygılı, suskun.   
Bak nilüfer dizisi zinciri.   
Bunlar bukağısı, kolbağlarıdır,   
Cihanın ilk umudu, ilk sevgilisi,   
Ve ilk gerillası Spartakus'un.   
Susuyor yeşil.   
Sus, kimseler duymasın,   
Duymasın, ölürüm ha.   
Aymışam yarı gece,   
Seni bulmuşam sonra.   
Seni, kaburgamın altın parçası.   
Seni, dişlerinde elma kokusu.   
Bir daha hangi ana doğurur bizi?   
Ruhum...   
Mısra çekiyorum, haberin olsun.   
Çarşılarin en küçük meyhanesi bu,   
Saçları yüzümde kardeş, çocuksu.   
Derimizin altında o olüm namussuzu...   
Ve Ahmedin işi ilk rasgidiyor.   
İlktir dost elinin hançersizliği...   
Ağlıyor yeşil.  

Ahmet arifin nasıl bir aşk yaşadığını gözler önüne seren bir mektup
 

"Sabah gözlerimi sana açarım.

Akşam, uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade başdönmesini bulurum.

Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmezki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum. Üşüyorum kapama gözlerini..." 

ALINTILAR

Canım Benim,

Bilir misin, 'canım' dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep.

Bir daha dünyaya gelsem aynı hayatı, daha ustaca ve korkusuz yaşarım.
Ama bu sefer seni tanımakta gecikmem...
207 syf.
·3 günde
Bazı kitaplar vardır, bir cümlesi yüzlerce sayfaya bedel.

Leylim Leylim'in her cümlesi binlerce sayfaya değer. Okuyun, yaşayın derim ben. Çünkü, bir şeylere yeniden inanmak lazım. Özellikle şu günlerde

Kitap hakkında yorumumu sizler ile paylaşayım bakalım. Yüreğinize dokunması dileği ile..iyi okumalar .

Öncelikle bu satırlara Leyla Erbil'in verdiği yanıtlari görememek cok acı. Ahmed Arif bu kadar ilahlaştirmisken Leyla'yı, Leyla nasil hitap ederdi Ahmed Arif'e, neler söylerdi, acı tatlı nasıl karşılıklar verirdi kitap boyunca merak ettiriyor. Doğrusu cok büyük kelimeler, cümleler sarf ediyor Ahmet Arif. Yine de o yoğun duyguları aman aman hissedemedim. Tek tarafin duygularını görmekten olsa gerek. Aşk değil Ahmed Arif'in duygularını böyle şaha kaldıran sadece .Tutunacak tek dalı bu yasaklı sevdası... çileli hayatının tek çiçeği... büyütükçe büyütmüş icinde. Ahmet Arif ,Leyla 'ya takıntılı mı acaba diye düşünmeden edemiyor insan ? Fakat dilinin her şeye rağmen güzel olması. Yazı hayatına ve davasına nasıl bağlıymış bunu iyi yansıtıyor mektuplar. Leyla Erbil de söylemiş kendisine , alıngan bir insanmiş. Zaman zaman çeviri okuyor gibi hissettim. Üslup gariplesiyor bazen ama ekleme lazım . Böyle büyük bir üstadı eleştirmek haddim değil sadece gözüme çarptığı için sizlere aktarıyorum. Fakat her şeye rağmen hiç kolay bir hayat değilmiş Ahmed Arif'in hayattı. Aylarca işkence gör, hırpalan(sol yanı). Dilin, duyguların, kalemin yasaklansın. Sonra git bir zaman sonra başka biriyle evlenecek bir kadını varoluş sebebin bil.(şansızlık mı demeliyiz ?) Hoş bence Ahmed Arif 'in hislerinin karşı ve dahil bazen okuyucuda bıkkınlık uyandıracak yogunlukta olması duygularına karşılık bulamamasındandır. Ona borçluyuz böyle mahrem sevda mektuplarını okumayı.

Son bir şey; Ahmed Arif' in en büyük endişelerinden (belki de en büyüğü) biri, Leyla 'nın ona yazdığı mektupları kendisine acıdığından mı yoksa zaten yazmak istemesinden mi olduğudur. Zor olsa gerek bir erkeğin bundan emin olamaması.
240 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Sevgili ve saygı değer 1000k ahalisi...
Her zamanki gibi bir giriş yapayım: Harika bir kitap okudum:)))
Bence bir yazarı tanımanın en güzel yolu denemelerini, mektuplarını ve ya şiirlerini okumaktan geçiyor. Ki bunların içinde en samimi dille yazılanın mektuplar olduğunu düşünüyorum. Ben de ilk önce Arif'in Hasretinden Prangalar Eskittikten sonra onu daha iyi tanımak istedim ve yolum bu kitaba düştü. İyi ki de düştü...
Ahmed Arif farklı bir adam. Özel bir adam. Mert bir adam, ki bu herkeste olan bir özellik hiç değil... Yüreğini dökmüş aşık olduğu kadına yazdığı mektuplarında.

Canının yarısına yazarken hüznünü, sevincini, aşkından geberişini en güzel dille, ruhunun derinlerinden gelen içtenliğiyle, bazen çatır çatır küfrederek, bazense naifliğiyle, samimiyetine aşık etti beni... Bu anlatışa, iç döküşe mest oldum...

Ahh be Leyla abla sen ne şanslı bir kadınmışsın! Hangi kadın sevilir bu kadar? Sen evlenip gitsen de bu adam senden vazgeçmemiş... Sen ki burnunun, üst dudağına düşen incecik gölgesi uzaktan öpülecek kadın, sen ki mutfaktan şıpıdık terliklerle çıkarken hayal edilecek kadın keşke sevseydin onun kadar... Eminim ki kendi diliyle dediği gibi de mezara kadar götürmüştür sevdasını Ahmed Arif, buna inancım sonsuz...

Bu kitapta sadece Ahmed Arif'in Leyli'sine olan aşkını değil o dönemin edebiyat dergilerini, bu dergilerde işlerin nasıl yürüdüğünü de öğreniyoruz. Ahmed Arif'in şiirini gerçekten namusu gibi gördüğünü birebir hissediyorsunuz...
Ciddi manada etkilendim, Arif daha da bir tepelere çıktı gözümde. Sen ne güzel adammışsın be... Huzurla dol uykunda...
Ahmed Arif'i tanımak istiyorsanız, mutlaka okuyun:)
Sevgiyle...
207 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10
"ÖYLESİNE HÜLYA, KUTSAL VE UZAKSIN Kİ..."


"Beklemek cehennemdir." demiş Shakespeare. Peki ya ne kadar beklersen bekle gelmeyeceğini, o gönlüne hiçbir zaman konmayacağını, senin yanındayken bile kalbinin sana ait olmayacağını, bilmek?


Ahmet Arif...
23 Nisan 1927'de doğdu. Özellikle tam tarih vermek istedim çünkü ikimiz de aynı günde doğmuşuz. Kendine hala tam bir yol bulamamış, hayatın ortasında bir yer edinememiş ben ve " Namus İşçisi, Yürek İşçisi" Ahmet Arif.


"Ve ben şairim.
Namus işçisiyim yani
Yürek işçisi."


Diyarbakır'da doğdu. Daha o bebekken annesi Sâre vefat etti. Ahmed Arif, ortaokulu Urfa’da, liseyi ise Afyon’da okudu ve şiir sanatı en fazla Afyon’da kendini gösterdi. 

Ankara'da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’ndeydi.

Küçüklüğünden beri çeşitli bölgelerde yaşadığı için Arapça, Zazaca ve Kürtçe dillerine hakimdi. Mektuplarında da ara ara bu dilleri kullandığını görüyoruz.

Sekiz kardeşinin en küçüğüdür Arif.
Yetiştiği coğrafya sebebiyle çeşitli yeteneklere sahip olan Ahmed Arif, henüz küçük bir çocukken at binmeye başladı. Ata binmekte çok mahir olan Ahmed Arif'in kesin bir tavrı vardı: "Çünkü ben, şahlanmayan ata binmezdim. Kısrak ise şahlanmaz."

Çocukluğu çoğunlukla kavgayla geçti. Çünkü haksızlık,adaletsizlik söz konusu olduğunda tahammülü kalmıyordu Arif'in. Yapısında haksızlığa, zulme yer yoktu. Tüm bunlara karşı satırları da sert, açık ve vurgundu. Öyle ki onu hiç tanımayan birinin bile şiirlerinde bunu görmesi muhakkaktır.

Her türlü ayrımcılıktan nefret ederdi . Kendisiyle değil hep halkıyla övünürdü.

"Ben soyumla değil, ancak halkımla övünebilirim. Halkımdan gayrısını da övgüye layık görmem. Bir de sevgiliyi elbette…İlle de sevgiliyi…”

1951 ve 52' de tutuklanır.İki yıl hapis yatar. Çıktıktan sonra ise memurluktan atılmıştır. Gazetecilik yapar ve gazetecilikten emekli olur.

Yazmak da en az diğer şeyler kadar onur verici ve saygıya layıktır onun için. Öyle ki rüyasında bile mısra görür. Uyandığında hemen kağıt kalemi alıp yazar mısralarını.

Aynur hanımla evlenir ve Filinta adında bir oğlu olur.

...

Bazı şeyler dönüm noktası olmuştur Arif için Leylâ gibi. Yada onun  deyimiyle Leylim...

Leylâ Erbil 23 Ahmet Arif 27 yaşındayken tanışmışlar birbirleriyle.Sonradan dost olmuşlar mektuplaşmışlar. Ahmet Arif sevmiş Leylây'ı. Tam bir sevdadır onunkisi ama olsa olsa Karasevda olur... Leyla dostluğun dışında hiç sevmez onu çünkü. Ama Arif durumu yadırgamaz onun dostluğunu bile bir lüks olarak görür, durumu kabullenir.Ama hiçbir zaman kopamaz Leyla'sından.

"Dostluk, avcumuza sıcacık bir kuş gibi konmuş bir kere. Ama bunda benim yüküm daha ağırmış ne çıkar? Ya ben bundan hoşnutsam? Ya senin sade var olman bile beni saadetten çıldırtacak tatta bir gerçekse? "

"Nemsin be? Sevgili, dost,
yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâ-sın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni."

Zaman geçer evlenir Leylâ.
Ama bu Ahmet Arif'in sevgisini yıldıramaz. Durumu sineye çeker. Ve Leylâ'sına yazmaya devam eder. Leylâ da yazmaya devam eder dostuna.

"Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah."

"Değil evlilik, insan düşüncesinin ulaşabildiği bütün kavramların üstünde, biz hep birbirimizi görecek, duyacağız. "

Tabi her zaman böyle olmuyor durum. Zaman zaman Leylâ'daki yerini görmek ister Arif.
Ama umduğunu bulamaz. Bulmak da değildir amacı. Leylâ'yı Leylâ'sız da sevmeyi öğrenmiştir.Belki de içinden sadece söylemek istiyordur, o kadar ötesi yoktur.

"Neyim ben
Leylâ? İlgilendirdiğim olur mu seni"

"Senden bir
şeyler ummak... Umutların en olmazı da bu belki."

"Tamamla beni. Şiirimde olsun tamamla."

Her şeyin fazlası zarardır, demişler. Sevginin fazlası da öyledir sıkar bazen insanı. Aşırılık hoşunuza gitmez sevgide bile olsa.

"Gelgelelim -bu benim kara
bahtımdır- sana kul, sana divâne olmanın
“aşırılığını” sevmediğini söylüyorsun."

"Kıyma bana, sensiz edemiyorum."

Leylâ'nın kendisini sevmediğinin farkındadır Arif ona mecbur olduğu için hiçbir zaman ona acımasını istemez.

"Sevgide “vermek” vardır Leylâ. Vermek. Ve bunu anlamak... Yoksa senin sorduğun gibi ne yalnızlık, ne merhamet, ne iki acının itişi..."

Ama Leylâ naiftir, naziktir. Hiçbir zaman terslememiştir incitmemiştir onu.
...

Bundan sonra sevmenin öbür adı Arifçe sevmektir.

Kitabı okurken tapınırca sevilen bir kadın vardı karşımda. Ve kendini ona onun mutluluğuna adamış bir adam. Her şeyiyle kendisini kulu, kölesi atfeden bir adam.

O kadına baktım Leylâ'ya... böylesi sevilen bir kadına. Ben de Ahmet Arif gibi bir şeyini yakalamak istedim. Arif'in bu yüzde neyi sevdiğini bilmek istedim.Yüzünü okumak istedim. Gözlerinin, yüzünün konuşup konuşmadığını görmek istedim. Ama sadece güzel bir yüz buldum karşımda.O kadar. Dahası yoktu.Belki de Arif gibi hissetmek gerekiyordu. Arif'in gözleri gerekiyordu onu görmek onu sevebilmek için...

Kitap Ahmet Arifin Leylim'e yazdığı mektuplardan oluşuyor. Sadece bir aşkı değil o dönemin koşullarını, tarihini de yansıtıyor mektuplarında.

Arif'in uslübu biraz farklıdır diğer yazarlardan. Daha özgündür. Tıpkı bir masaya yumruğunu vurur gibidir dizeleri açık ve net. Kah sözünü esirgemeden konuşuyor kah bir çiçeği okşar gibi sesleniyor Leylâ'sına.
...

1991'de kalp krizi geçiriyor, vefat ediyor Ahmet Arif. O ölürken hala yaşayan Leylâ'sına ise şu satırlar kalıyor:


"Sade, mezara kadar götüreceğim tek
sevdâsın. Bunu unutmamanı istiyorum."
...


İyi okumalar.
240 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Not: Bu bir inceleme değil, doğum günü kızına ithaf edilmiş bir açık mektuptur. Pek tabii Leylim Leylim’in bu dostluktaki yeri tartışılamayacağı için de bu fonda yazmak işten bile değildi. Affınıza sığınıyorum.

Sevgili Roquentin/Duvar/ , kitabı bitirmemin üzerinden 1 haftadan fazla geçmiş olmasına rağmen incelemeyi tam da 22 Şubat’a denk getirmiş olmamı kesinlikle üzerine alınabilirsin. Tabii bu sürede mektubunun ve kitabımın elime ulaşmış olması da hoş bir tesadüf oldu. Tabii hayatta tesadüf diye bir şey varsa :) Sahi nedir tesadüf? Ne anlatmıştım sana hatırlarsın, hayran olduğum birinden bahsederken, “hayata benimle aynı pencereden bakan bir insanı daha görünce yaşadığım his, rahatlamaktı. Düşünsene aynı cümlelerde durup düşünmüşüz, aynı satırlarda iç geçirmişiz” demiştim. Şimdi sana bakıyorum da o zaman yaşadığım rahatlık hissinden çok daha fazlasını hissediyorum. O zaman yeni birini keşfetme heyecanı vardı; seni ise hep tanıyormuşum gibi bir his. Henüz yüz yüze görüşemediğiniz bir insanı ne kadar tanıyabilirsiniz bilmem ama sanki ruhlarımızın yolları çok öncelerden kesişmiş de karşılaşana kadar uykudalarmış gibi. Sabahattin Ali ile oldu tanışıklığımız, Van Gogh, Zweig ve daha niceleri ile devam ediyor. Hele de Ahmed Arif… Ah o Leyli…

“Nasıl bir sevdadır yahu bu” diyor insan durup durup. Biliyorum, sen kıyamıyorsun da Leyla Erbil’e. Haklısın da. Bilirim, sevgi her şey demek değildir her zaman. İnsan seçemiyor da kimi nasıl seveceğini. Ahmed Arif çok seviyor ama bu aşk mı, bilmem. Bir kara sevda bence onunki. “Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.” Diyor ya Sabahattin Ali öyle bir şey. Kaybetme korkusu demiştin ya hani, öyle korkuyor ki bir daha mektup alamamaktan ne dese tamam onun için. “Elbet iyi çocuktur, sen sevdiğine göre” diyişi yok mu bir de? Nasıl bir kabulleniştir bu? Nasıl desem insanın içinden, tutup sarsası geliyor “yapma be abi, kendine gel” diye. Sevdada her şey mübah mıdır Elif? İnsan sevdi mi her şeye katlanır mı? O gelgitleri de çok hissettirmiyor mu kitapta? Her satır arasında beni gör, beni duy, beni anla diye çırpınıyor resmen ama bir yandan da hep böyle devam etsin, ben böyle mutluyum diyor. Leyla Erbil de onu anladı mı anlamadı mı, bilemem fakat benim aklıma Kafka’nın Milena’ya yalvarışını getiriyor. “Ah Milena, yardım edin bana, söyleyebildiklerimin daha çoğunu anlayın!” diyen Kafka’yı. Hayat öyle acayip işte, farklı zaman dilimlerinde farklı kültürlerde birbirlerinden çok farklı yaşayan insanlar aynı hisleri, aynı duyguları duyabiliyorlar işte. Tıpkı seninle benim, aynı yazarlar hakkında aynı hislerle dolu olmamız gibi. “Aklından çok sevdiğin birini tut, ben zaten kesin seviyorumdur” demişsin ya mektupta, ben de altına imzamı atarım. :) “Bir zarfı açmak kadar kalbi titreten ne vardı?” diyordu hani A. Ali Ural da Posta Kutusundaki Mızıka’da. Ne kadar hak verdim, bilsen. Leylim Leylim’de yazan her bir mektubu okurken de aynı heyecanla okudum, senin mektubunu okuyormuş gibi.

Yahu ne güzel kelimeler kullanmıyor mu Ahmed Arif? “Yıldızlarca” müthiş bir ölçek değil mi, ne dersin? Peki ya “Gözlerinden, burnunun, üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm..” sevgide kaçıncı seviyedir sence? Ah, kaç kere ah dedim Didem Madak’ı ana ana bir bilsen. Daha kimleri anmadım ki? Hayatı okumak gibiydi Leylim Leylim’i okumak. Aynı seninle konuşmak gibi. İşte sevgili dostum, bir kitabın ve birkaç sözünün bana hissettirdikleri. Bir de uzun zaman geçtikten sonra gör sen bu cümlelere daha niceleri eklenecek. Bundan 5 yıl sonra yeniden okuyalım Leylim Leylim’i birlikte. Bakalım hayat bize ne yapmış, bu zamanlar bizim duygularımızı ne kadar değiştirmiş… Ne dersin?

Sevgili Elif,
Sen ki sırf kendi doğum günü Zweig’in intiharı ile anılıyor diye üzülecek kadar hassas, mesleğini yaparken her bir çocuktan ‘çocuğum’ diye bahsedecek kadar duyarlı, hiç tanımadığın bir çocuk hiç tiyatroya gitmemiş diye üzülecek ve çözüm bulacak kadar iyi niyetli ve bir o kadar da tatlısın. Ne diyorum biliyor musun; iyi ki buluşmuş yollarımız bir kitabın satırları arasında. Daha nice satırda buluşmak dileği ile; iyi ki doğdun!
240 syf.
·58 günde·Beğendi·8/10
Bu kitabı birkaç kelimeyle özetlemek gerekse benim tanımım bu olurdu. Aslında hakkında konuşulacak o kadar çok husus var ki, her biri için sayfalarca yazı yazılabilir. Ancak beni etkileyen salt öge Ahmed Arif’in “acımasız çaresizliği” oldu. Kendi içerisindeki boğucu çıkmazları, içini bir virüs gibi kemiren saplantıları öyle vurucu anlatmış ki insan okurken boğuluyor bazen.

Evet Zalım Leyla’nın her şeyi olmaya çalışmış ama hiçbir şeyi olmadığını görerek kendi çaresizliğinde boğulmuş değerli bir isim Ahmed Arif. Leyla’ya “Zalım” demem okurken üstadla kurduğum empatiden kaynaklanıyor olmalı. Kimse kimseyi sevmek zorunda değil ve insan istemedikten sonra ne yapsa, ne kadar çırpınsa da karşısındakine kendini sevdiremiyor. Bunu en iyi Ahmed Arif biliyor ki bu çaresizliğin altında nasıl ezildiğini okurken anlayabiliyoruz. Leyla’nın neyi olacağını, ona nasıl yaklaşacağını ama en çok da içindeki çaresizlikten nasıl kurtulabileceğini bilemeden adeta kendi kendisini yiyen bir canlıya dönüştüğü görülüyor.

Okurken benim de eleştirdiğim bazı hususlar olmadı değil. Leyla Erbil evlendikten sonra ona yazmaya devam etmesi gibi dikkat çekici noktalar var. Ancak bunları oturduğumuz yerden sorgulamak ukalalığa girer gibime geliyor. Her şeyden önce onun yaşadığı hisler onu o kadar ezmiş olmalı ki ne yapacağını bilemediğinden bulduğu her şeye tutunmaya çalışmış. Leyla Hanım da bu çaresizliği görmüş olmalı ki mümkün olduğunca sınırlarını belli ederek onu anlamaya çalışmış. Ama her ne olursa olsun gerçekten iki taraf için de çok zor bir durum. Nihayetinde insanın kalbine söz geçmiyor.

Bahsetmek istediğim bir diğer husus ise bu kadar özel duyguların kitaplaştırılarak paylaşılması hususu. Evet, edebi yönden olsun tarihi açıdan olsun şüphesiz çok değerli bir kaynak. Ama Üstadın kendisi böyle bir şeyi ister miydi emin olamıyorum. Çünkü kendisi için özel olduğu kadar onu hayata bağlayan neden de olmuş bu mektuplar.

Sonuç olarak her açıdan okunması gereken değerli bir kitap olarak görüyorum. Hakkında konuşulacak o kadar çok şey var ki zannederim en fazla güncellediğim incelemem olacak.
''Bir daha dünyaya gelsem aynı hayatı, daha ustaca ve korkusuz yaşarım.
Ama bu sefer seni tanımakta gecikmem...''
“Merhaba canım.
Mektubun gecikti gene. Belki de ne yazacağını kestiremiyorsun! Oysa adını yazman yeter. Görünce içim aydınlanıyor.”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Leylim Leylim
Alt başlık:
Ahmed Arif'ten Leylâ Erbil'e Mektuplar - 1954-1957
Baskı tarihi:
Eylül 2013
Sayfa sayısı:
207
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053609308
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Ahmed Arif'ten Leylâ Erbil'e Mektuplar 1954-1957

Ahmed Arif'in Leylâ Erbil'e gönderdiği mektuplardan oluşan bu kitap, edebiyat tarihçilerimize kuşkusuz önemli bilgiler sunmayı vadediyor. Yazıldıkları dönemin entelektüel ve yayın ortamını, Ahmed Arif'in sürgün günlerini, yaşadığı siyasi baskıyı, içsel dünyasını ve en çok da aşkını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

"Sabah gözlerimi sana açarım.

Akşam, uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade başdönmesini bulurum.

Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmezki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum. Üşüyorum kapama gözlerini..." 

Kitabı okuyanlar 6.276 okur

  • Sümeyye Aslan
  • sude coşkunoğlu
  • Sinan Demir
  • Nursena Uysal
  • Fethiye özeren
  • İlliyya
  • Hasan Doğuhan Deviren
  • Kitap Sever Psikolog
  • Kadir Bal
  • aysu er

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%8.4
14-17 Yaş
%3.7
18-24 Yaş
%29.6
25-34 Yaş
%39.5
35-44 Yaş
%12.8
45-54 Yaş
%2.3
55-64 Yaş
%0.8
65+ Yaş
%2.9

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%70.6
Erkek
%29.3

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%55.4 (1.007)
9
%18.9 (343)
8
%13.7 (249)
7
%6.6 (120)
6
%2.9 (53)
5
%1.5 (27)
4
%0.3 (5)
3
%0.3 (6)
2
%0.3 (5)
1
%0.2 (4)

Kitabın sıralamaları