Işığın Yokluğunda İnsanlık Kör Olur: José Saramago’nun Körlük Romanı Üzerine
Bazı kitaplar vardır, sadece okunmaz; hissedilir, yaşanır, hatta bitirdikten sonra bile uzun süre içinden çıkılamaz.
José Saramago’nun “Körlük” romanı tam olarak böyle bir eser. İlk sayfadan itibaren insanın iç dünyasına sessizce sızan, ama okudukça kalbine çarpan bir ağırlık bırakıyor.
Bir gün aniden yayılan “beyaz körlük” salgınıyla birlikte, toplumun tüm katmanlarının nasıl çözüldüğünü izliyoruz. Fakat bu roman bir salgın hikâyesi değil. Bu roman insanlığın maskesi düştüğünde geriye ne kaldığını soran bir çığlık.
Saramago’nun en etkileyici cümlelerinden biri beni derinden sarsmıştı:
“İnsanlar birbirlerine bakmayı öğrendiklerinde, sonunda birbirlerini görmeyi de öğrenirler.”
Bu cümle, kitabın özüdür. Çünkü romanın asıl “körlüğü”, gözlerin değil vicdanın körlüğüdür. Görmek bir fiil değil, bir farkındalık halidir.
Sayfalar ilerledikçe anlıyorsun ki, gözlerini kapatan insanlar değil, kalplerini karartan bir toplum anlatılıyor.
Okurken defalarca içim burkuldu.
Bir yanda çaresizlik, açlık, korku; diğer yanda küçük bir merhamet kıvılcımı…
Yazar, insanı soyutlayarak değil, çıplak bir gerçeklikle anlatıyor. O kadar sade ama o kadar vurucu ki, her satırda “ben olsam ne yapardım?” sorusuyla baş başa kalıyorsun.
Bu kitabı okurken bazen nefesin daralıyor, bazen kalbin sıkışıyor — çünkü Saramago seni o karanlığın tam ortasına, insanlığın en çıplak hâline bırakıyor.
Bir başka cümle ise beni uzun süre düşündürdü:
“Kör olduğumuz şeylerin başında görmemek değil, görmek istememek gelir.”
Bu cümleyle birlikte fark ettim ki Körlük sadece bir roman değil; bugünün dünyası için yazılmış bir vicdan uyarısı.
İnsanlar birbirini duymadan, görmeden, anlamadan yaşarken; aslında Saramago’nun çizdiği distopya çoktan gerçeğe dönüşmüş durumda.
Körlük Bu kitabı okurken en çok hissettiğim şey “insan olmanın ağırlığıydı.”
Zaman zaman gözlerimi kitaptan kaldırıp sessizce düşündüm:
Empati, dayanışma, vicdan… bunlar ne kadar kolay söyleniyor ama ne kadar zor yaşanıyor.
Saramago, insanın içindeki o ince çizgiyi gösteriyor: iyilikle kötülük, umutla umutsuzluk arasındaki o sarsıcı dengeyi.
Romanın dili zorlayıcı olabilir, evet. Noktasız uzun cümleler, bitmeyen diyaloglar...
Ama işte tam da bu yüzden etkileyici: çünkü hayat da tıpkı bu roman gibi kesintisiz, karmaşık ve bazen anlaşılmaz.
Bu anlatım biçimi seni rahatsız ettikçe, aslında gerçekle yüzleştiğini fark ediyorsun.
Filmini de izledim; atmosfer olarak kitabın karanlığını taşıyor ama kitabın duygusal derinliğini tam yansıtamıyor.
Çünkü kitapta o karanlık, senin zihninde yankılanıyor — sen kendi körlüğünle yüzleşiyorsun.