Anne ve çocuk arasındaki ilk bağ, anne karnında oluşur. Dünyaya gözlerini açtığı an da sevginin bir başka boyutunu deneyimler. Bu ilk kazanımlar çocuğun tüm hayatındaki kimlik oluşumunun temelidir. Her ne kadar büyüdüğünde ebeveyni gibi olmayacağı yönünde sitemkar sözler söylese de bu bağ kopmaya izin vermez. Lucy Josephine Potter; genç yaşında aile evinden ayrılarak dört çocuğa baktığı Mariah'ın evinde yaşıyor. Yanında birkaç eşyası, aklında asla annesi gibi olmak istemediği yargısı, asla açıp okumadığı annesinden gelen on dokuz mektubun külfeti... İçinde hissettiği hüzün, keskin yargıları ve hayattan keyif alamama durumuna karşın evin hanımı Mariah'ın karakteri Lucy ile taban tabana zıt. Mariah, dört çocuğuna yetmek zorunda kalmasına ve zorlu bir süreçten geçmesine rağmen hayatı algılama ve kabullenme biçimi o kadar etkileyici ki okur olarak beni mest etti. Baharda açan bir çiçeğin uyanışı, yaydığı hoş koku ve güzel zerafetini öyle bir betimleme şekli var ki resmen gözlerimde o an canlandı.
Kendi annesinin aksine Mariah'ın yaşadığı hayatla başa çıkma biçimi belki de onun çatısı altında yaşamayı daha cazip kılıyor. Ama zamanla ne kadar inkar etse ya da fersah fersah uzaklaşsa da anne ile çocuk arasındaki görünmez ip geriliyor ve Lucy'e uzaklaşamayacağını hatırlatıyor. Peki açılmamak üzere yanında taşıdığı mektupları neden okumuyor ya da yok etme girişiminde bulunmuyor? Hepsi birer içsel muhakemeye dönüşüyor. Kincaid'in daha öncesinde Annemin Otobiyografisi adlı eserini okumuştum ve beni sarsmıştı. Yazar orada olduğu gibi bu eserinde de anne kız ilişkisini mercek altına alıyor ve baktığı perspektif yine sarsıcı. Anti anne profilini ve kız çocuk üzerinden irdelenen yaşantısı Kincaid'in kaleminde hem melankolik hem de vurucu. Birçok satırın altını çizdiğim Lucy, canıgönülden tavsiyemdir.