·286 syf.··Beğendi
···Okunma: 27 Ekim 2025 20:35 Her birinde farklı büyüklükte ve şekillerde heykellerin, yuva yapmış kuşların, med cezirin etkisiyle azalıp çoğalan deniz suyunun ve yosunların bulunduğu birbirine baglı yüzlerce salondan oluşan bir yerde yaşıyordu Piranesi. Adının Piranesi olduğundan bile emin değildi aslında. ‘Ev’ dediği bu mekanın çocuğuymuş gibi hissediyordu kendisini içten içe. Ama, her salı buluştuğu ve o evde kendisinden başka yaşayan tek insan olan Öteki öyle sesleniyordu ona. Günlerini, her yerini karış karış bildigi bu labirenti andıran yerde dolaşıp keşifler yaparak ve gözlemlerini, her birini numaralandırdığı günlüklerine yazarak geçiriyordu. Ne zamandır bu evde bulunduğunu bilemese de, o şartlarda hayatta kalmak için nasıl yiyecek bulacağını ve yaşam şartlarını oldukça etkileyen med cezirin düzenini öğrenecek kadar uzun süredir o evde yaşadığının da farkındaydı. Çok kalabalık değillerdi orada: eve ilk geldiğinde bulduğu on üç ölüye ait kalıntılar, hayvanlar, kendisi ve Öteki. Her şeyin sahibi ve koruyucusu olan Ev ve içindekileri ailesi gibi görüyor ve seviyordu tüm iyi niyeti ve saygısıyla Piranesi. Evin diğer sakini Öteki ise, görünüşü, davranışları ve alışkanlıkları ile kendisinden çok farklıydı. Her Salı bir saati aşmayacak bir görüşme yapıyorlardı ikisi. Oluşturdukları rutin, başına gelen bazı şeyleri unuttuğunu fark etmesiyle değişti. Meraklı, gözlemci ve sistematik bir insan olan Piranesi, bu farkındalıkla başladı araştırmalarına. Ulaştığı her yeni bilgi, farklı farklı sorulara yöneltti kendisini. Tam bu sırada evin yeni insanları misafir etmesi, hepsinin hayatını değiştirecek olaylar dizisinin başlangıcı oldu ve gerisi çorap söküğü gibi geldi:
Piranesi kimdi?
Öteki kimdi?
Ev aslında neredeydi?
Neden oradaydılar?
Şaşırtıcı ve etkileyici cevapları vardı bu soruların. Kitabın geneline baktığımda, ürkütücü bir yolculuğa çıktığımı hissettim Piranesi ile birlikte. Kimliğini kaybetmiş, çaresizlikten Eve uyum sağlayıp hastalıklı bir aidiyet hissiyle tutunmuş, ruh sağlığı bozuk, ama masumiyeti ile beni duygulandıran bir Piranesi vardı başrolde. Bu bağımlılık hissi ve ruh durumunu, bir çeşit Stockholm Sendromu ya da ait olma ihtiyacının gücü gibi yorumladım ve kitabın özünde beni en çok etkileyen de bu oldu aslında. Bütün bunların mimarı olan kişi ise, tüm bu süreçte sinsi bir gözlemci gibi dolanıyor, amaçları uğruna manipülasyonlarının hızını hiç kesmiyordu. Başlangıçta karışık gibi geldi anlatılanlar. Ne okuyorum ben acaba diye de düşündüm. Tasvir edilen atmosfer, kişiler, olaylar ilginç, karmaşık ve biraz ürkütücüydü. İfadelere aşinalık kazanınca, dilinin sadeliğinin de etkisiyle, daha kolay anlaşılır oldu hikaye. Olaylar nereye gidecek, sonu nasıl bağlanacak diye merak ederek okudum. Oldukça farklı, ama güzel bir kitaptı bence. Sonlara doğru hem üzüldüm olanlara hem de çok kızdım. Bittiğinde ise kızgınlığıma ek hüzünlendim bir de. Piranesi gibi kaybolmuş hissettim hatta biraz. Öyküsü ve anlatımı beni etkileyen bir kitap oldu kısacası. Ben sevdim ama, herkese hitap etmeyebilir diye düşünüyorum. Bu nedenle de, durgun ilerleyen, farklı bir anlatımı olan kitapları seviyorsanız bir şans verebilirsiniz diyor, keyifli okumalar diliyorum herkese.
Kitaplarla kalın.