Puan vermedi·517 syf.····Okunma: 27 Ekim 2025 21:11 Bugün kitap incelemesi yapmayacağım.
Yani öyle klasik, sayfa sayfa çözümleme tarzında değil.
Bu yazı biraz sohbet gibi olacak.
Çünkü açık konuşayım: Martin beni sinirlendirdi.
Bu yüzden sohbet gibi olsun istedim. Yada kendi kendime konuşuyor gibi. Amaan zaten canım burnumda karaladım bir şeyler işte
Kitaptar benim anladığım kadarı ile yazar, sanki “çok okumanın” ve “bilgilenmenin” bir ceza olduğunu göstermekle kalmadı; Martin’i bununla cezalandırdı.
Kendini geliştirmeye çalışan bir adamın, sonunda kendi bilgisi altında ezilmesi ne kadar trajik olabilir, onu gösterdi sanki.
Martin zaten kitap boyunca kendi kendini eleştiriyor gibiydi. Kızdığım noktaların çoğunu daha sonra kendi kendine o da yaptı.
Ama sonunda, hastalıklı bir ruh hâliyle kendi sonunu hazırlamasını okumak beni gerçekten öfkelendirdi.
Ne olursa olsun, Martin’in kurtarılamayacağını biliyordum ama yine de içim burkuldu.
Burjuvaymış... lanet olasıcalar.
Martin, o sınıfa dâhil olmayı değil, sadece anlamayı istemişti halbuki.
Ama öğrendi ki her şey, içi boş bir tenekeden çıkan kocca bir gürültüden ibaret.
Ruth’a da kızamıyorum, Martin’e de…
Ama Brissenden’e sanki daha çok sinirliyim.
O şair bozuntusu, Martin’in zihninde bir fitil yaktı.
Sanki Martin’in dönüşümünde en büyük pay onundu.
Yazarın ağzından konuşur gibi, Brissenden aslında kitabın ortasında sonu söylüyor:
“Yapma,” diyor, “bu yola girme.”
Ama Martin onu duymuyor.
O kadar amacına saplanmış ki…
Ve sonunda, tıpkı Brissenden gibi kendisini karanlık sulara bırakıyor.
İkisi de hasta.
İkisi de aynı acıya farklı biçimde dayanamayarak ölümü seçiyor. ( Bence Briss ölmeseydi mutlaka yol gösterirdi Eden'e.)
Kitaptan bağımsız düşününceyle diyorum ki;
iyi ki o büyük yazarlar, ressamlar öldükten sonra anlaşılmış.
Yoksa onlar da bu dünyaya fazla dayanamazmış.
Martin Eden adeta fısıldıyor:
“Çok okuma, çok bilme… sonu yalnızlık, özlem ve ölüm.” Tabi sonunda uygulamalı olarakta gösterdi bize
Evet, bana çok şey katmadı bu kitap.
Belki de ben Martin’in çabasına kıyamadım.
Bu kadar uğraş, bu kadar emek, sonunda kendinden kaçış.
Oysa o, çok istediği o adalara gitseydi, mutlu olur muydu?
Bilmiyorum ama gitse, biraz sessizliğe sığınsa, belki iyileşirdi.
Ama hayat öyle değil işte…
Hayal kırıklığı, insanın hayallerinden bile vazgeçirdiği o an.
Martin de popülerliğin ortasında yalnızlaştı.
Okudukça uzaklaştı.
Cahillik bazen gerçekten mutluluktur.
Martin, bilginin ağırlığını taşıyamadı.
Bildikçe dondu.
Sanki ruhu hipotermi geçiriyordu.
İlk yardım eli diye daha da yanlış müdahalelere maruz kaldı... Kendi de istemedi gerçi. ( O zamanlar psikolog yok muydu ya? Gerçi olsa Martin onu da beğenmezdi. İyi ki bu yazımı okumuyor. Teşekkürler tanrım )
Ve şimdi gelelim Ruth meselesine…
Ayar oldum kızım!
Sen bu adamı neden sevdin?
Şekil verebileceğin bir hamur mu sandın?
Biraz destek versene, “tamam, bekleyelim” desene!
Ama sen hemen vazgeçtin. O kadar bekledin, üç beş ay sabredemedin. Canına tak etti. Ona olan inancını kaybettin. Çünkü sana göre de gercekten itibar para ile olan bir şeymiş onu da anlamış bulunduk. En başında da sen onun ruhuna değil, dışına âşık oldun.
Tıpkı Martin’in de seni bir “kibarlık abidesi” olarak görmesi gibi.
İkiniz de birbirinizin gerçeğini değil, hayalini sevdiniz.
Martin de para kazanırken yazabilirdi. O da onu istemedi? Sahi niye istemedin Martin?
Çalışırken yasamaz mıydın? Çalışırken geliştirmez miydin kendini? Son sürat gittiğin neydi? Neye yetişme çabasıydı bu, uykularını bile elinden alan seni sensiz bırakan?
Kitabı bitirince düşündüm:
Yazar belki vurucu bir son yazmak istemişti, bilemem.
Ama intiharı özendirici buldum.
Keşke Martin kaybolsaydı.
Yani gerçekten kaybolsaydı — ne olduğunu bilmeseydik,
belki o sessizlik, o belirsizlik daha çok şey anlatırdı. Bilemiyorum...
Neyse...
Uzattım ama sinirlendim.
Ne yapabilirim ki?
Martin Eden beni yordu, kırdı, ama düşündürdü de.
İyi okumalar diliyorum bu yolculuğa çıkacak herkese.
Ama dikkat edin...
Bazı kitaplar sizi değil, siz onları okurken onlar sizi okuyor. (Aramızda kalsın bu kitap da benim canıma okudu)