Puan vermedi·296 syf.····Okunma: 29 Ekim 2025 22:27 Kitabı bitirir bitirmez yazmak istedim. Hem heyecanlı hem öfkeliydim. Fakat daha sonra bu toy duyguları bastırdım, bir gece daha düşünmeye karar verdim. Sindirdim ve benimsedim hikayeyi. Ahmet Cemil şu an karşımda olsaydı, hiç şüphesiz onu kendime benzetirdim. İnsanım çünkü. Gerçeğim her şeyimle.
Babasını kaybettikten sonra bir gecede yetişkin olmak zorunda kalan genç bir adamın hikayesini, içini, gözlerini okuyoruz. Edebiyat tutkunu bu genç adam; hem yetişkin, hem hayalperest, hem de gündelik hayatta sorumlulukları olan biri olarak sıkışıp kalıyor, bunalıyor. Bu yanını Rus romanlarına benzetiyorum. Fakat buna rağmen kendine yeni bir dünya kurmak istiyor; bu yanı da Martin Eden’ı anımsatıyor.
Bu yetişkin olmak işini hiç sevmeyen genç adam, gördüğü her şeyi, hislerini, düşüncelerini estetik ve romantik bir zaviyeden geçiriyor. Bazen bu fakir ve çaresiz edebiyatçı dramasında küçük bir ego seziyorum. Yani o vakur duruşu altında herkese, “Fakir ama aşığım, benim pencerem hepinizden daha geniş!” diye bağıran biri var. Bu narsistik yönle bazı bazı geriliyoruz. Romanın ilerleyen kısımlarındaki realist tutuma öyle güzel duygular besliyorum ki… Yani bazen Ahmet Cemil’in pasifliğine kızarken bazen onu çok iyi anlıyorum. Çünkü bir süper kahraman değil; şapkadan çıkarır gibi sihirli aksiyonlara atılamaz. Dünya böyle bir yer değil çünkü. Gerçek hayatta mecburiyetler var, katlanmak zorunda olduklarımız, çaresizliklerimiz. İşte Ahmet Cemil bu beklentilerin, tutsak hâlin, esaretin altında. Tutunmak istiyor hayata. Bir yerden dokunmak, soluklanmak... O ara âşık oluyor. Pek tabiî bu mizaçla çaresiz bir aşka yelken açmaması tuhaf olurdu. Günün sonunda ne olduysa Ahmet Cemil’e oldu; üç mezarla kaybetti kendini.
Bütün bu duygular öyle bir insani dengeye oturmuş ki, takdir ettim. Yani fakirlik iyi yapmıyor ama zenginlik de büsbütün kötü değil. Hassas olan sadece kadınlar değil; ya da sevmek zanaati, hayal ülkesine giriş bileti sayılmıyor.
Son olarak, yakın zamanda Reşat Nuri’nin birçok kitabını okudum. Orada, mesela feministlikle bağı olmayan bir rahatsızlık duyuyordum; çünkü kadınlar aşağılanıyordu. Aynı hissi burada da bekledim. Hele ki Aşk-ı Memnu gibi bir kitabın yazarı, burada da bayağılaştırılan kadınlar yazar diye düşünüyordum. Yanıldım. Burada sabit bir iyi-kötü cinsiyeti yok. Hatta kötülüğün yüz güzelliğiyle, statüyle, sınıflaşmayla da bir bağı yok. Tıpkı gerçek dünyada olduğu gibi.
Halit Ziya’nın bize yansıttığı bu çaresiz entelektüel aslında biraz kendini yansıtıyor. Bir yanı Batı’yla ilgili, bir yanı köklerini reddedemiyor. Doğayı ve dünyayı betimlerken sembolik anlatımı göz ardı edemiyor. Aşkı, anneliği ve diğer bütün her şeyi bütün bunların zaviyesinden geçirirken aslında bazen Ahmet Cemil oluyor yazar. Bir başka mesele; altta sessiz sessiz yatan bir kader derdi var. Gizli bir isyan. Dönemin şartları ile aslında bu çatışmanın nereden doğduğunu anlayabiliyoruz.
Velhasıl, kimi zaman aynı düşünmesem de Ahmet Cemil’in hikayesi okunmaya değer.