Puan vermedi·416 syf.··Beğendi
· Merhaba arkadaşlar! Bugün size #ateşteyananbedenler adlı eserin incelemesi ile geldim.
Yazar, “Ateşte Yanan Bedenler”de bize hem bireysel hem de kolektif bir acıyı hissettiriyor. Töre, namus, aile baskısı gibi kavramların ardına saklanmış vicdansızlıklar satır aralarında birer birer ortaya dökülüyor. Fakat yazar bunu bağırarak değil, usulca, içimize sızarak yapıyor.
Rozalin’in iç sesi bazen o kadar güçlü ki, okurken onunla birlikte nefes almak zorlaşıyor. “Ben de istemedim Evin, benim de tek kurtuluşum ölümdü…” derken, insanın yüreğine dokunan bir teslimiyet hissediliyor. Ama o teslimiyet, zayıflıktan değil; yaşadığı adaletsizliğin ağırlığından geliyor. Yani bu kitapta kadın karakterler ağladıkça küçülmüyor, tam tersine büyüyorlar.
Berzan ise hikayede hem kurban hem de fail. Sevmeyi bilen ama yaşatamayan, affetmeyi isteyen ama yapamayan bir adam. Onun Rozalin’le olan ilişkisi, bir “aşk”tan çok bir kefaret, bir mecburiyetin içinde aranan huzur gibi. Yazar, bu karmaşık duyguları çok iyi yansıtmış. Okur, bazen Berzan’a kızıyor, bazen acıyor ama asla tamamen nefret edemiyor. Çünkü onun da kendi cehennemi var.
Bu roman bir yönüyle “kadının sabrının hikayesi” olsa da, aynı zamanda “sabırla pişen acının” da hikayesi. Çünkü sabır burada bir erdem değil, bir zorunluluk. Rozalin sabrettiği için güçlü değil; başka çaresi olmadığı için sabırlı. Bu fark, kitabın kalbindeki en keskin yara aslında.
Ve finalde… kimse tam olarak mutlu olmuyor. Çünkü bu roman mutlu sonlar için değil, yanmış kalplerin küllerini göstermek için yazılmış. “Ateşte Yanan Bedenler”, sizi tüketen ama aynı zamanda size insan olmanın en kırılgan halini hatırlatan bir hikaye.
Bazen sevgi mi yakar insanı, yoksa onsuz kalmak mı?