Murakami okurken hissettiklerimi tarif etmek zor.
Sanki dünya biraz garipmiş ama bu garipliğe de herkes alışmış gibi.
Ve metinler de bu garip normalliğin tam merkezinde akıyor.
Dans Dans Dans, adını George Shearing’in “Pick Yourself Up” şarkısından alıyor.
“Devam et, dans et, başka çaren yok.”
Kitap da bu hissin etrafında dönüyor zaten.
Hani hayat tuhaflaştıkça kendini ritme bırakman gerekir ya, tam olarak o.
Anlatıcı, yıllar önce kaldığı Dolphin Hotel’i yeniden bulmaya çalışıyor.
Bu arayışın odağında bir de telekız var, herhangi biri değil, hikaye ve otelle ilişkisi oldukça karmaşık.
Ama otel artık o eski, tuhaf yer değil.
Yerinde lüks bir yeni Dolphin Hotel var.
Ama binanın içinde, başka bir kat ve orada bambaşka bir dünya.
Diğer kitaplarından bildiğimiz koyun adam da burada.
Murakami’nin o meşhur “gerçeklik mi rüya mı?” çizgisi yine silik.
Hop, yine uçuyoruz.
Rüyalar, paralel dünyalar, sezgiler, yalnızlık, ölüm…
Karakterler hem fiziksel hem ruhsal bir yolculuğun içinde.
Bu bir cinayet ya da bir aşk hikayesi değil ama içinde cinayet de var, aşk da.
Bir büyüme öyküsü değil ama küçük bir kızın değişimine de tanıklık ediyoruz.
Hiçbir şey tam olarak değil, ama her şeyden biraz var.
Yine de ortaya çıkan şey: içten, tuhaf, etkileyici bir yalnızlık anlatısı.