Havva Çetiner’in Saklıca kitabı, beni hem duygusal anlamda etkileyen hem de içimi ısıtan bir hikâyeydi . Küçük bir kasabada, yılların sessizliğiyle harmanlanmış bir aşk hikâyesi anlatılıyor. Terzi Sami’nin kalbine gömdüğü o çocukluk aşkı, Narin’in yıllar sonra kasabaya dönüşüyle yeniden canlanıyor. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Geçmişin gölgesiyle bugünün gerçekleri arasında sıkışan iki insanın hikâyesi bu. “Aşk beklemeye değer mi?” sorusu, kitap boyunca zihnimin bir köşesinde yankılandı durdu.
Açıkçası Havva Çetiner’in kaleminden okuduğum ilk kitap olması nedeniyle başta biraz temkinliydim. “Acaba klasik bir kasaba hikâyesi mi olacak?” diye düşündüm ama yanıldım. Yazar, Saklıca kasabasını o kadar canlı anlatmış ki, sanki ceviz ağaçlarının altında ben de oturuyordum . Betimlemeleri, karakterlerin iç dünyasıyla harmanlayışı çok başarılıydı. Kasabanın o nostaljik, huzurlu ama içinde sırlar barındıran havası insanı hemen sarıyor.
Aşkın her türlüsünü severim ama çocukluk aşklarının yeri bende gerçekten başka . Çünkü içinde hem masumiyet hem de yılların yükü var. Sami ile Narin’in hikâyesi de tam böyleydi. Ne geçmişin duygularını inkâr edebiliyorlar ne de bugünün gerçeklerinden kaçabiliyorlar. Bu çatışma, kitabın duygusal derinliğini artırmış. Okurken birçok sahnede “Evet, tam da böyle hissederdim.” dedim.
Bir diğer hoşuma giden şey de karakterlerin verdiği tepkilerin çok doğal olmasıydı. Hiçbir şey abartılı ya da zorlama gelmedi. Sanki karşımda gerçek insanlar varmış gibi hissettim. Sami’nin sabrı, Narin’in kararsızlığı, kasabalıların meraklı ama bir o kadar da sıcak halleri… Hepsi birbirini tamamlamış. Yazar, duygularla olayları öyle güzel dengelemiş ki, sayfalar akıp gitti.
En başta kurguda sıkılır mıyım diye düşünmüştüm ama tam tersine, hikâye beni içine çekti. Özellikle geçmişle bugün arasında gidip gelen anlatım tarzı, o eski mektuplar, anılar, sessiz bekleyişler derken bir anda kendimi Saklıca’nın içinde buldum.