·248 syf.····Okunma: 01 Kasım 2025 00:42 Hani çocukken yapılan tatlılar vardır ya; sütlaç gibi, revani gibi, bazen de çayın yanında hazırlanmış petibörlü pastalar… Hepsi bir anı taşır içinde. Bir tat, bir koku, bir duygu. Yıllar sonra o kokuyla, o tatlının lezzetiyle karşılaştığımızda bizi çocukluğumuza, unutulmuş anlara götürür. Şermin Yaşar da bu romanında tam olarak bunu yapıyor: tatlılarla zamanda yolculuk yaptırıyor bize. Bazen yanık sütlaç kokusuyla, bazen şerbetli bir tatlının buğusuyla. Her sayfada biraz çocukluğumuza, biraz içimizde saklı kalmış duygulara dokunuyor.
Selime Teyze ve Meryem’in yolları, tıpkı eski bir tatlının tarifinde olduğu gibi, tesadüf gibi görünse de aslında kaderin ölçüp biçtiği bir karşılaşmadır. Selime Teyze, bir yandan yılların bilgeliğini taşırken, bir yandan da sessiz bir incelikle geçmişin acılarını içinde saklar. Meryem ise kendi yaralarını sarmaya çalışan, arayıştaki bir genç kadındır. İkisinin hikâyesi, biri hamur gibi yoğuran, diğeri o hamurun pişmesini sabırla bekleyen iki insanın hikâyesi gibidir. Birinin kelimelerinde huzur, diğerinin suskunluğunda umut vardır. Beraberce hayatın tatlısını da acısını da paylaşırlar — tıpkı bir tatlının kıvamını tutturmak gibi, birbirlerinden öğrenerek, eksiklerini tamamlayarak.
Bir yanıyla da Altı Harfli Bir Tatlı, bize yaşlılığı anlamayı, yaşlıların sessiz yalnızlıklarına empatiyle bakmayı öğretiyor. Belki bir köy evinde, belki bir kasaba sokağında, küçük bir odada yaşayan o insanlar var ya… Çocuklarının sesini duymayı, kapılarında bir çift ayakkabı görmeyi, hatırlanmayı bekliyorlar. Selime Teyze’nin hikâyesinde, o bekleyişin sızısı var. Hepimizin içinde ise, Meryem’in hikâyesindeki gibi bir suçluluk, bir yetişememe hali. Koşuşturmaca içinde bazen unuttuğumuzu sanıyoruz ama aslında sadece erteliyoruz: aramayı, uğramayı, “seni özledim” demeyi. Şermin Yaşar, bu romanında bize unuttuğumuzu değil, içimizde bir yerlerde hâlâ hatırladığımızı gösteriyor.