·95 syf.····Okunma: 02 Kasım 2025 18:29 “Kör Baykuş” bana bir bilincin kendi kendisini kemirmesi gibi gelir. Yazarın anlatıcısı, dış dünyayla bağını tamamen yitirmiş, kendi iç karanlığında boğulan bir zihnin yankısı gibidir. Kitabı okurken bir hikâye takip etmekten çok, bir zihnin dağılmasını izleriz. Sanki rüyayla uyanıklık arasında sıkışmış bir insanın son sözleri, son çırpınışlarıdır.
Roman bana göre “anlamın çöktüğü bir dünya”yı anlatır. Anlatıcı sürekli “bir kadın”dan, “bir gölge”den, “bir göz”den bahseder ama bunlar somut kişiler değildir bilinçteki yaralar, suçluluklar, arzulardır. Bu da metni hem büyüleyici hem de rahatsız edici yapar. Her sayfada biraz daha deliliğe, biraz daha yalnızlığa gömülürsün.
Bana kalırsa “Kör Baykuş”, depresyonun veya varoluşsal yalnızlığın bir romanı değil, bunların içinden yazılmış bir metindir. Hidâyet, bu karanlığın dışına çıkamamıştır ve kitabın kendisi de o kapanın içinde kalır.
Okurken insan, “Ben de aynı aynaya bakıyor muyum?” diye ürperir.
“Kör Baykuş” bana göre bir roman değil, bir ruh günlüğü. Okunmaz, içine düşülür. Bitirdiğinde elinde bir hikâye kalmaz ama içinde bir boşluk kalır ve belki de yazarın istediği tam olarak budur.