1908 yılında Darülfünun’da hukuk okuyan, avukatlık, savcılık ve hâkimlik yapmış bir baba ile iyimser yaradılışlı, tatlı dilli, hikâye anlatmayı seven konuşkan bir Adanalı annenin oğludur Orhan Kemal. Kendi memleketinde sanatıyla geçinemeyen, ekmeğini kalemiyle kazanmak için çok çalışmak zorunda kalanlardan biridir. İlk mahpusluğunu, Nazım Hikmet ve Gorki okuduğu için yaşayanlardandır.
Basım evinde işçiyken “pantolonumdan utanıyorum” dediği ilk aşkı Rum kızı Eleni’nin “Sen ne utanıyorsun, zenginler utansın! Aldırma böyle şeylere.” sözleriyle ilk sosyal uyanışını yaşadığını söyler. İkinci uyanışı ise Bursa Cezaevi’nde, ilk roman müsveddesini okuttuğu Nazım Hikmet’in “Bırak şiiri miiri birader, hikâye yaz, roman yaz sen; şiirle ne uğraşıyorsun?” demesiyle gerçekleşir.
“Bereketli Topraklar Üzerinde”, yazarın bu bilinçle yoğurduğu başyapıtlarından biridir. Pehlivan Ali, Köse Hasan ve İflassızın Yusuf’un hikâyeleri etrafında, Anadolu köylüsünün Çukurova’ya inerek Türk işçi sınıfının ilk nüvelerini oluşturduğu dönemi anlatır. Daha iyi bir yaşam, köylerine bir “yilan sedası çıkaran bir gaz ocağı” götürebilme umudu uğruna ağır koşullara boyun eğen bu insanlar, bir dönemin toplumsal panoramasını oluşturur.
Toprak verimlidir, ama insanın kaderi çoraktır. Emek, makine dişlileri arasında ezilir; insan, insana yabancılaşır. Yusuf’un direnci, Hasan’ın korkusu, Ali’nin saflığı — hepsi bir sınıfın, bir dönemin sessiz çığlığıdır.
Orhan Kemal’in romanını “basit” bulan kimi okurlar, aslında onun yalınlığının ardındaki derinliği göremezler. Gerçekleri olduğu gibi anlatmak, onun için bir namus meselesidir. Köylüyü değil, çok iyi bildiği köylüyü yazmıştır.
Orhan Kemal, insanlara her zaman umutla ve iyimserlikle bakar. Türk romanında “Orhan Kemal bakışı” denilen bu anlayış, her insanda —her şeye rağmen— aydınlık bir yan, insanca bir yön bulabileceğine duyulan inançtır. Yazar, toplumsal koşulları ele alırken insan sevgisinden, hoşgörüden vazgeçmez. “Bereketli Topraklar Üzerinde”’de de anlattığı insanların yalancılıklarını, güvensizliklerini, çıkarcılıklarını gösterir ama onlara öfkeyle değil, anlayışla bakar. Çünkü bilir ki, o koşullarda başka türlü davranmaları da mümkün değildir.
Orhan Kemal’in anlatısını unutulmaz kılan bir diğer unsur ise Anadolu insanının yerel söylemlerini, tabirlerini ve dildeki doğallığını romana ustalıkla taşımasıdır. Onun karakterleri yalnızca konuşmaz; memleket kokar, tütün dumanı gibi gerçeklik salar cümlelerinden. Halkın diliyle yoğrulmuş bu sade ama canlı anlatım, okuyucuya hem içten bir gülümseme hem de derin bir sızı bırakır. Her “bre”de, her “ulan”da, her saf gülüşte Anadolu’nun nabzı atar. Bu dil, romanı yalnız bir toplumsal belge olmaktan çıkarır; sıcak, yaşayan, nefes alan bir insan hikâyesine dönüştürür.
Orhan Kemal’in kalemi, Anadolu’nun diliyle konuştuğu için güçlüdür; çünkü o dilde hem alın teri, hem umut, hem de insanın kendisi vardır.