·687 syf.····Okunma: 03 Kasım 2025 19:41 Bu yazımda, ‘inceleme’ kalıbının azıcık dışına çıkabilirim gibi hissediyorum. Suç ve Ceza kitabını, ilk 14. yaşımı tamamlarken ki son aylarda okumuştum. Psikolojiye karşı yatkınlığım ve pesimist ruhun karanlığından çok sebep olan içeriğine dair ilgim daha yoğundu. O zamanlar pek tabi, hayatın ‘henüz’ mümkününün çok dışında şeyler okumak; onu anlamam da çok güçlük yaşattı. Sınırlarını henüz belirtlememiş, netlikten uzak benliğim biraz ağır bulmuştu kitabı. Birçok yönden. Yaş aralığı, bazı kitaplar için çok önemli.
Kitabın psikolojik yanı, gerçekten çok etkileyici. Güzelleme olmamaksızın, insanın ellerini soğutan türden; insanın kendini gizliden de olsa savunurken ki haline benziyor… Bunun yanı sıra, acının binbir çeşit rengini bu denli canlı şekilde yansıtması hayranlığımı hep koruyor. Bazı karakterler, yontulmamış; ve yontulamayacağını fark ettiği anda da en korktuğu şeye korkusuzca teslim oluşunu ele alışı.. Aile temasını incelerken babasından tek bir satırda bahsedişi ve ne kadar az anı o kadar babadan alınan en az bir miras hep olmuştur. O yapamamış ve yapana yük olmuştur. Öyle ki sadece tek bir paragrafta tüm yokluk öldürülmüş…
Sadakatin tertemiz işlenişi var birde, ne ilginçtir ki kendine olan sadakati dahil. Ne yaparsan yap, oradaki inanç neredeyse hiç kırılmadı. Kusurlu merhamet var, ancak ezici kuvvetle- başkasına oluk gibi akan merhametin kendinde şaşkınlık yaratışı…
Belki en iyi vicdan konusu olabilir göze çarpan zannımca, tam burada zihnimde bir kırılma yaşanıyor. Doğruyla orantılanamayan suçun, temiz olamayacak tarafından bakma çabasındaki o ruh krizleri. Başka bir boyut… Kalemle yazmak yetmiyor gel karşılıklı bir konuşalım dedirtiyor bana! İnsanın kendi içinde dönen mahkemelerden daha ağır olanı yoktur…
Bu tamamen bir kadın olarak içgüdüsel bir yorum olacaktır; bu kitapta genel olarak ‘Anne’ temalı yoğunluk bana çok yüksek bir yoksunluk hissini veriyor. Kişisel değil, anne yoksunluğu. Zamanında hayattaysa bile… Çok derin bir yokluk var orada, kitapta çok var; en çok olmasını arzu ettiğinden belki! Merhametli, baskın, bazen sevgi dolu, bazen ezilen… Ama her şeye rağmen hep var olan, yani ne olursa olsun var olan. Hep yoksun kaldıklarımızı tamamlamakla harcarız hayatımızı hiç farkında olmadan. Varken yokluğu yaşandıysa da belki kalemine yansıması büyük bir haktır…
-
Bir detay var, psikolojik bir gerçekliği olan bir durumu, o dönemde bu kadar incelikle nasıl işlemiş anlamakta güçlük çekiyorum;
‘Anne ile ilgili tüm konulardaki zamanında alınamayan doğru ilginin sonradan alındığındaki o kaldıramayış, o sevgiyi/ilgiyi hazmedememe, direkt olarak belli etmese de başkası tarafından korumaya alıp uzak kalmayı sağlama…’
Bu duyguların o zamanda da olması değil güçlük çektiğim, bu kadar açık bir şekilde yazıya; duyguya dökebilmiş olması. Aileden gelen gecikmiş sevgi, mide bulandırır. Ama aynı zamanda bu etki içeriye akıtılamadığı içinde dışarıdaki benzer türevinde görev görür. Bunu da eklemeyi unutmamış… Bu psikolojik bir gerçek, ve bu gerçeği çok ince bir şekilde, özenle benzer detaylarla işlemiş... İçerisinde bulunduğu aile dinamiğinde fazla detay vermezken, diğer türevdeki ailede tüm detaylara fazlasıyla hakim olmamız gibi..-
Ve çok sessiz. O kadar sessiz ki. Kafasının içindeki gürültüden çoğu kez etrafını dahi duymayan… Bu yer yer ruhumu zorladı. Çoğu zaman insanın ne konuşmaya ne anlaşılmaya ihtiyacı olur. Kitap boyunca itiraflarından çok sadece ağladığı iki yerde rahatladığımı hissettim…
Sevgi temasının kendini duvardan duvara vurduğu satırlar vardı. Sevginin varlığı başkadır, yaşanamıyor olması bambaşkadır. Anlaşılıyor… Bu noktada sormak geçti içimden, bu kimin suçuydu Fyodor? Kimden gelmedi…
Bir ömrün yarısından fazlasında insanı anlayabilecek en fazla 1-2 kişiye sahip olabiliyoruz… Basit bir anlaşılma temasından bahsetmiyorum, içimizi komple tüm çıplaklığıyla açabildiğimiz.. Herkes bu hissi az çok bilir… Hiç bilemeyecek olan ise dünyadan yok yere gelir ve geçer. Raskolnikov(Dostoyevski!) işte tam da bunu sahipti. Ne eşsiz bir zenginliktir, hep var kalana… Kıymetini bilmeyenin, ruhun yorgundur… İşte bir karakter tam böyleydi;
Sonya, inanılmaz bir karakteri temsil ediyor bu noktada: hem ilahi yönden, hem o sınırsız gücü, hem sabrı, hem inancı, ve o sarsılmaz karakteri… Sanki; ‘Böyle insanlar da var, umudunu kaybetme!’ demek istemiş gibi.
Bu kitabı üçüncü bitirişim, sanıyorum ki; belli bir yaş aralığını atladıktan sonra tekrar okuyacağım. Dostoyevski’nin kalemine çok derinden bir saygı duyuyorum… Sevmemekse, mümkün değil.
Şu notlarımı düşmüşüm birkaç yıl önce;
|Bir toplumun, Dostoyevski’yi okuma listesinde henüz bulundurmuyor oluşu, mahrum edilen kişilerin açısından; bu sadece bir müddetlik kayıptır, keşfedene kadar. Ancak Dostoyevski’nin sahip olduğu toplumu, kendisini kısıtlamışsa bu bizler için telafisi olmayan bir kayıptır… Okuyanlar, keşfe dahil olmuş çoğu okur; beni anlayacaktır…| #2022