Bu kitabı bir tavsiye üzerine, etkinlik kitabı olarak okuma listeme almıştım. Ancak sanıyorum arkadaşlarımın çoğu benim gibi ilk başta kitabın dünyasına girmekte zorlandılar. Ben de benzer bir süreç yaşadım; ruh halime hiç uygun gelmediği için birkaç kez yarıda bırakıp araya başka kitaplar aldım. Yarım kitap bırakmayı sevmediğim için sonunda kararlılıkla geri döndüm — ve iyi ki de dönmüşüm.
İlk sayfalarda ölüler, mezarlıklar, konuşan köpekler, hatta ölülerin kendi aralarındaki sohbetleri beni hem şaşırttı hem de bir noktada yordu. Fakat ilerledikçe bu garip, tuhaf, hatta yer yer ürkütücü atmosfer yerini bambaşka bir tat bırakmaya başladı. Bir süre sonra kitabın absürtlüğü içinde kendimi eğlenirken buldum. Normalde hiç tarzım olmayan o mizahi anlatım, farkında olmadan beni içine çekti.
Özellikle Konya yöresine ait konuşma dili o kadar canlı, o kadar gerçekti ki, gün içinde kendi kendime o şiveyle konuştuğumu fark ettim. Yazarın yöresel dili kullanmadaki ustalığı gerçekten etkileyiciydi; hem mizahı hem hüznü aynı potada eritebilmişti.
Fantastik bir roman olmasına rağmen, anlatının derininde trajik bir hüzün vardı. Mezarından çıkan ölüler, konuşan köpekler, gerçek olan rüyalar, kader ve inançsızlık üzerine sorgulamalar… Tüm bu unsurlar, ilk başta tuhaf gelen bir dünyayı sonunda içselleştirmemi sağladı.
Kitapta bolca küfür de vardı; ama nedense rahatsız etmedi. Belki de karakterlerin doğallığına, hikâyenin atmosferine öylesine iyi yedirilmişti ki, yerli yerinde ve inandırıcıydı.
Bu kitap, benim için alışılmışın dışında, hatta biraz sınırların ötesinde bir okuma deneyimi oldu. Başta uzak durmak istediğim bir dünyanın içine adım adım çekildim. Sonunda hem düşündüm hem güldüm, hem de o acı tatlı hikâyenin içinde kendimden bir şey buldum. Bu yazarla ilk tanışmam olsa da, son olmayacağına eminim.