Sonu baştan belli olan bir kitaptı… Buna rağmen okurken sayfalar ilerledikçe içimde hep “belki bu kez farklı olur” düşüncesi büyüdü. Oysa yazarın bize anlatmak istediği tam da buydu: kaderi herkes biliyordu, ama kimse engellemedi.
Gabriel García Márquez, bir kasaba halkının “nasıl olsa öyle olmaz” diyerek kaderin değişeceğine güvenmesini, aslında herkesin sessiz kalarak bir ölümün ortağı olmasını anlattı ve bunu bize yalnızca göstermedi, bizzat yaşattı.
Okurken defalarca kasaba halkına sinirlendim. Öyle ki, bazı yerlerde kitaba ara verip sonra yeniden döndüm. Çünkü bu hikâye sadece bir cinayet değil; insanlığın duyarsızlığıyla yüzleştiğim bir hikâyeydi.
Kitapta iki sahne beni derinden sarstı. İlki, annenin oğlunu içeride sanıp onu korumak için kapıyı kapatması… O an, bir annenin sevgisi kaderle çarpıştı.
İkincisi ise Santiago Nasar’ın elinde organlarıyla evine yürüyüp halasının “Ne oldu?” sorusuna verdiği o cümleydi:
“Beni öldürdüler.”
Bu söz, kitabın tüm ağırlığını tek nefeste taşıdı.
Kırmızı Pazartesi, okurken nefesini tutturan, bitince uzun süre etkisinden çıkamadığın bir roman. Márquez’in neden Nobel Edebiyat Ödülü’nü hak ettiğini bir kez daha kanıtlıyor.