Kanayan Yara
9/10
·160 syf.··
2025 20. kitabı
·
3 saatte okudu
·
Okunma: 27 Ekim 2025 03:13
Zülfü Livaneli’nin Huzursuzluk romanı, yalnızca bir aşk hikâyesi değil; doğunun acısını, batının körlüğünü ve arada sıkışmış bir ruhun çaresizliğini anlatan bir insanlık sorgusu. Okudukça, bir coğrafyanın kanayan yarasından çok daha fazlasını hissediyorsunuz: insanlığın ortak utancını. Romanın merkezinde, inançları semitik dinlerden çok daha eski ve onlardan bağımsız köklere sahip olan; bu yüzden yüzyıllar boyunca yanlış anlaşılmış, “sapık mezhep”, “şeytana tapanlar” gibi yaftalarla dışlanmış bir halk var: Ezidiler. Tarih boyunca adı az anılmış, sesi hep kısılmış bu topluluk, inançlarının bedelini kanla ödemiş. Çünkü din dediğimiz şey çoğu zaman Tanrı’ya değil, gücü elinde tutana hizmet ediyor maalesef. Boşluklardan beslenen bir yapı din. Ve bu boşluğu, IŞİD gibi inancı ya da ideolojiyi mutlak hakikat gibi gören radikal örgütler, “kutsal dava” retoriğiyle dolduruyor. Kim daha çok korku salabiliyorsa, kim “öteki”yi daha kolay tanımlayabiliyorsa, onun dini galip geliyor. Böylece inanç, ruhani bir değer olmaktan çıkıyor ve iktidarın dili hâline geliyor. IŞİD, Boko Haram, Taliban… Adları farklı ama yöntemleri aynı: dini yorumlayarak değil, silahlandırarak var olmak. Kadınları susturuyorlar, farklı mezhepleri düşmanlaştırıyorlar, sanatı ve düşünceyi “sapma” olarak görüyorlar. Çünkü özgür düşünce, dogmanın en büyük düşmanı. Ve her zafer, bir topluluğun yok oluşuyla kutlanıyor. Livaneli, inancın karanlık kutsallığıyla savaşın vahşeti arasında sıkışan insan ruhunu yarattığı güçlü ve çok katmanlı karakterlerin ekseninde mercek altına alıyor. Meleknaz, Ezidi kimliğiyle hem dinî hem toplumsal olarak dışlanmış, bedeni savaşın ganimeti hâline getirilmiş bir kadın. Yaşadıkları, bireysel bir trajediden çok daha fazlası; tarih boyunca “öteki”leştirilmiş bütün halkların ve özellikle kadınların sesi, toplumsal körlüğün simgesi. Onun hikâyesini okurken yalnızca bir kadının acısına değil, insanlığın görmezden gelme refleksine ve inancın da nasıl silaha dönüştürüldüğüne tanıklık ediyoruz. Ama Livaneli onu sadece bir kurban olarak değil, insan onurunun direnci olarak inşa etmiş. Meleknaz, suskunluğuyla bile konuşan bir karakter. Sessizliği, insanlığın vicdanına çevrilmiş bir ayna. Hüseyin’in merhameti Tanrı adına değil, insanlık adına. Çünkü gerçek iyilik inançtan değil, yürekten doğar. Dinine, mezhebine, aidiyete dayalı “doğruluk ölçülerini” reddediyor. Hiçbir kalıba sığmadan iyi kalabilen insanın sembolü o; ahlakın dinden değil, vicdandan doğduğunun kanıtı. Öte yanda İbrahim var; doğuda büyümüş, batıda kendine yeni bir hayat kurmuş ama hiçbirine tam ait olamamış bir adam. Bir yanı doğunun acılarına, diğer yanı batının konforuna ait. Modern dünyanın ışığı altında bile geçmişin gölgeleriyle yaşıyor. Meleknaz’ın hikâyesiyle karşılaştığında, kendi içindeki kopuklukla yüzleşiyor. Bence İbrahim, aydın insanın suçluluğunu temsil ediyor: görüp de susmak, bilip de dokunmamak. Onun huzursuzluğu bireysel değil, toplumsal bir huzursuzluk; doğunun acılarını bilip batının sessizliğinde yaşamanın çelişkisi. Ne tamamen orada, ne tamamen burada. Sonuç olarak romanın en sarsıcı yanı, coğrafi sınırları aşıp bir insanlık muhasebesine dönüşmesi. Livaneli’nin dili sade ama taşıdığı anlam çok ağır. Son sayfayı kapattığımda kendime şu soruyu sormadan edemedim: İnsanlık neden ısrarla bir “öteki” yaratma ihtiyacı duyuyor? Belki de huzursuzluk, bu sorunun cevabını bilmemekte değil; bilip de hiçbir şey yapmamamızda saklı ve bu kitap, bir romandan öte bir vicdan provası. Ve biz, insanlık olarak bu sınavda sınıfta kalmaya fazlasıyla yakınız.
HuzursuzlukZülfü Livaneli · Doğan Kitap · 2017117,7bin okunma
·
46 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.