·624 syf.··Beğendi
···Okunma: 06 Kasım 2025 23:29 Hatırlamadığım bir web sitesinin, hatırlamadığım bir kapsamda yaptığı "en iyi kitaplar" derlemesinden not almıştım bu kitabı. Henüz okumaya başlamadan, kitap üzerine yazılmış incelemelere ve ilk iki sayfasında yer alan kanaat önderi yazarların övgülerine göz attım. Beklentiyi daha baştan fazla yükseltmişti; bu yüzden sürükleyici ama içi boş bir romanla karşılaşacağımı düşündüm.
İki hafta ve 620 sayfa sonrasından baktığımda, ilk izlenimimde çok da haksız olmadığımı söyleyebilirim. Oyuncaklı bir fikir üzerine kurulu, etkileyici ve kolay okunan bir hikaye. Ama edebi bir derinliği olduğunu ya da hayatıma yeni bir pencere açtığını iddia edemem. Çok düşündürmedi, ama bolca hissettirdi. Keyifli vakit geçirmek için mükemmel bir yoldaş oldu.
(Bundan sonrası spoiler içerir.)
Roman, ölümsüzlüğün büyüsünden çok unutulmanın ağırlığını anlatıyor. Aynı zamanda, unutulmanın bile zamanla bir tür varoluş biçimine dönüşebileceğini gösteriyor. Addie, özgürlük dileğiyle lanetleniyor; kimsenin onu hatırlamadığı bir sonsuzlukta var olmaya mahkum ediliyor. Kimsenin hatırlamadığı bir hayat onu sınırlardan kurtarıyor, ama yönsüzlüğün ortasında yapayalnız bırakıyor.
Yine de Addie, lanetini zamanla bir cezadan çok kendi varoluşuna dair bir oyun alanına dönüştürüyor. Hikayenin en etkileyici kısmı da burada başlıyor: Addie, deneyerek, yoklayarak, sınırlarını zorlayarak, unutulsa da iz bırakmanın çeşitli yollarını buluyor.
Henry karakteri hikayenin merkezine girmesine rağmen, Addie’nin asırlar süren mücadelesinin yanında yüzeysel kalıyor. Addie’nin iç dünyasının derinliğine erişemiyor. Oysa Addie'nin Toby'ye her gün yeni baştan, adım adım şarkı yazdırması, daha fazla detayı hak ediyordu. Estele'in kadim bilgeliği tanrılar tarafından bu kadar görmezden gelinmemeliydi. Remy ile hikayesinin de biraz daha uzamasını isterdim.
Bunlara karşın, Addie’nin Luc’la ilişkisi kitabın kalbini oluşturuyor. Karanlığın Addie'ye Luc suretinde görünmesi - ya da onun karanlığı Luc kılığında görmesi -, Addie'in öfkeyle beslenen inadı, aralarındaki tutkulu güç oyunu, Luc'un pes etmeyen ısrarı, iki varlığın birbirine hem mahkum hem ayna oluşu... Tüm bu gerilim, aslında Addie'nin kendi seçimine, kendi karanlığına yönelik duygularının dışavurumu. Luc yalnızca dileğinin yankısı; Addie’nin içindeki karanlığın sureti. Bu yüzden onunla savaşmak, kendisine meydan okumakla eşdeğer.
Luc’un "karanlık" olarak kişileştirilmesi de bu yüzden çok zekice. O, Addie’nin hem laneti hem de tek tanığı; onun görünmezliğini anlamlı kılan tek şey, bir tür varlık kanıtı. Addie ne kadar nefret etse de, Luc onun tek izleyicisi olmaya devam ediyor. O öfke, bir tür bağlılığa dönüşüyor.
Sonunda ise Addie ne özgür, ne tutsak, sadece hala oyunda.
Bence Addie, Villon'a gitmeyi bıraktıktan sonra neredeyse tamamen özgürdü. Luc'a olan bağımlılığı dışında özgürdü. Ama artık yaşamayı, Luc'la sürdürdüğü taktiksel savaşı devam ettirebilmek için seçiyor ve bundan keyif de alıyor. Addie’nin gücü, pes etmemesinde; yorgunluğun içinde bile adım atmaya devam etmesinde. Bu yüzden ne Luc'a yenildiğini ne de gerçekten özgür olduğunu söyleyebilirim. Luc'a yenilmemek için, Luc'la savaş halinde kalabilmek için yaşamaya devam eden bir ölümsüz daha çok.