·356 syf.··Beğendi
···Okunma: 31 Ekim 2025 12:18 Bu kitaba, benim için çok anlamlı olan bir kitapçı gezisinde tesadüfen rastladım. Der Bürgermeister von Casterbridge. Adının bende uyandırdığı merak ve gizem karışımı bir duygudan ötürü hemen kitabın türkçe çevirisini temin ettim. Aşağı yukarı dönemdaşları olan Anna Karenina, Buddenbrooklar gibi eserlere yaptığım gibi övgülere boğamayacağım, fakat yine de güzel bir kitaptı. Hep yaptığım gibi, gözümü kulağımı dört açıp yine bir zaman yolculuğuna çıktım. Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğine, İngiltere kırsalına.
Michael Henchard bir köy panayırında sarhoş olup karısı Susan ve küçük kızı Elisabeth Jane’i Denizci Richard Newson’a satar. Kendine geldiğinde pişman olur fakat Denizci, Henchard’ın karısını ve kızını alıp çoktan uzaklara gitmiştir. Bu olaydan sonra Henchard bir daha içki içmemeye yemin eder. Yıllar akıp geçer, kahramanımız Casterbridge kasabasının belediye başkanı olur. Siyaset yoluyla saygınlık kazanmış, bir yandan da ticaretle uğraşarak servet biriktirmiştir. Fakat günün birinde eşi Susan kızı Elisabeth Jane ile birlikte çıkagelir. O noktadan sonra Henchard’ın hayatında dengeler değişmeye başlar. Bir yandan saygınlığını kaybetmemek için sırrını saklamaya devam etmesi, diğer yandan ticaret hayatında değişen dengeler yüzünden işini ve servetini koruması gerekmektedir. Olaylar öylece gelişir.
Tipik bir Ondokuzuncu yüzyıl romanı bu. Edebiyat tarihine aşina olanların tahmin edeceği gibi önce gazetede tefrika edilmiş, sonra derlenip roman haline getirilmiş. Mansfield Park’ta da benzer bir yorumu yapmıştım; o günlerin televizyon dizileri bu romanlar. Nitekim bugün de, ılık rüzgarların estiği sonbahar sabahlarında elimde çayımla bu kitabı okurken bir dizi izliyormuşum hissine kapıldım ben de. Her seferinde başına “acaba şimdi neler olacak?” merakı ile oturdum. Öte yandan, Dünya savaşlarının, kayıpların, açlığın, yokluğun yarattığı acılardan doğan 20. Yüzyıl edebiyatının dünyaya getirdiği eserlerin yanında hayli zayıf kalıyor bu roman. Tema yüzeysel işlendiği gibi, altı çizilesi derin cümleler de barındırmıyor eser. Hiç bir karakter derinlikli yaratılmadığı gibi içinize kazınan bir hayat dersi de almıyorsunuz kitabın sonunda. Ve dahası, olayların merak uyandıran bir örüntüde ilerlemesi konuyu yüzeysellikten kurtarmıyor. Yazıldığı dönem için çok şey ifade etse de, edebiyatın o uçsuz bucaksız vadisini gördüğümüz 21. Yüzyıl penceresinden baktığımızda çok da göze çarpan bir eser değil bana kalırsa.
Fakat ben, edebiyatın ışığında yürüyen bir zaman yolcusu olarak aradığım şeyi yine de buldum bu kitapta; “çağının içinde bir toplumu gözlemleme fırsatı”. Endüstri devriminden sonra yerini yavaş yavaş motorlu taşıtlara bırakan at arabaları ve yakında işsiz kalacağından yakınan araba sahipleri, bahar gelince kasabanın meydanındaki dükkanların vitrinlerini her sene biraz daha modernleşen tarım aletlerinin süslemesi, bir kadınla bir erkek birlikte yürüyor demenin bugünlerdeki anlamı ile flört etmek demek olması, kendi işini kuran kadının “özgüvenli”olduğu gerekçesiyle evlilik için çok da tercih edilmemesi… gibi. Ruhumu delik deşik eden hakikatleri saklamıyordu kitap belki ama enfes bir zaman yolculuğu sundu bana.
Casterbridge Başkanı romanı, kesinlikle ama kesinlikle sonbahara yakışan mükemmel bir tercihti.