Mario Vargas Llosa’nın Masalcısı, insanın anlam arayışını en kadim haliyle hatırlatan bir roman. Okudukça modern bilincin sınırlarından uzaklaşıyor, ilkel sezginin içine çekiliyorsun. Llosa, bir halkın hikayesini değil, insanın dünyayı kavrama biçimini anlatıyor aslında: doğayı açıklamadan önce onu hissedebilen insanın hikayesini.
Roman boyunca, bilmenin öncesindeki o saf döneme tanıklık ediyoruz. Machiguenga halkı için her şey canlı, her şey bir sese sahip. Rüzgar konuşuyor, nehir dinliyor, güneş onlar yürümeye devam ettikçe doğuyor. Biz bugün nedenini biliyoruz ama anlamını kaybediyoruz; onlar bilmiyor ama hissediyorlar. Belki de asıl bilgelik buydu. O dönemlerde insan henüz Tanrı’yı bir göğe hapsetmemiş, doğada her şeyi hissediyordu. Llosa bu halk aracılığıyla bize kaybettiğimiz sezgisel bilinci, kutsalı duyma yetimizi hatırlatıyor.
“Yürüyen insanlar” kavramı, romanın merkezindeki felsefe. Machiguengalar kendilerine böyle diyorlar; çünkü yürümek onlar için yaşamın ritmi. Durağanlık ölüm, hareket varoluşun ta kendisi. Sürekli hareket eden bu halk, anlamı sabitlikte değil, yolda buluyor. Bizse kök saldıkça ruhumuzu sabitledik, yürümeyi bıraktık. Llosa bu farkı göstererek, insanın doğadan kopuşunu sorguluyor. Belki de “medeniyet” dediğimiz şey, yürümeyi unutmanın diğer adıdır.
Romanın ruhu Saul Zuratas. Modern dünyanın içinden çıkıp Amazon’un kalbine yürüyen bir adam. Onun gidişi bir kaçış kadar bir aydınlanma da. Kaçıyor çünkü ait olduğu dünyanın ikiyüzlülüğünden yorulmuş; aydınlanıyor çünkü anlamı başka bir bilinç düzeyinde buluyor. Saul kimliğini bırakarak Masalcı’ya dönüşüyor, birey olmaktan çıkıp hikayenin kendisi oluyor. Orman onu yutuyor ama aynı anda özgürleştiriyor. Çünkü orman, insanın kendine karıştığı yer; doğadan değil, doğa olarak var olduğu yer.
Romanın bir diğer sesi olan anlatıcıysa, şehrin ve bilginin temsilcisi. Llosa’nın kendisine benzeyen bu figür, Machiguengaları dışarıdan gözlemliyor ama içlerine giremiyor. Fakat Saul’un hikayesini yazdıkça, onunla aynı dönüşümün farklı bir biçimini yaşıyor. Saul ormanda kaybolarak masalcı olurken, anlatıcı yazarak masalcıya dönüşüyor. Biri hikayeyi sözle yaşatıyor, diğeri yazıyla. İkisinin de yaptığı aynı: insanın anlamla bağını diri tutmak.
Llosa’nın büyüsü yüksek sesli bir büyülü gerçekçilik değil; sessiz, derin ve neredeyse antropolojik bir büyü. Burada olağanüstü olaylar yok, yalnızca olağanüstü bir algı var. Rüya ile gerçek, mit ile tarih, doğa ile bilinç birbirine karışıyor. Bu karışım, okura doğanın dilini yeniden duyuruyor.
Kitabı bitirdiğimde, mitlerin ve dinlerin doğuşunu düşündüm. İnsan, anlam veremediği her olayı hikayeye dönüştürmüş. Bilinmezliğe verdiği bu cevap, aslında bir tür dua gibi. Belki de Tanrı fikri tam da o anda, çiyin neden yağdığını bilmeyen bir insanın içinden doğdu. Masalcı, o ilk duayı yeniden duyuruyor bize: insanın doğayla konuştuğu, anlamın kutsal olduğu zamana dönüyoruz.
Sonunda fark ettim ki bu roman yalnızca bir halkı anlatmıyor; insanın hikaye olmaktan başka çaresi olmadığını söylüyor. Saul’un sesi ormanda yankılanıyor, anlatıcının sesi kâğıtta. İkisi de aynı şeyi fısıldıyor: İnsan yürümeyi bıraksa da masallar yürümeye devam ediyor.