·224 syf.··Beğendi
···Okunma: 10 Kasım 2025 22:06 Bu kitap 1963'te yayınlanmış, yazıların belki de hepsi 62 senesinde yazılmış. Aslında kitaba adını veren Batış Yılları kısmı kitabın ilk yarısını kaplıyor. II. Meşrutiyet'in hemen öncesinden başlayıp I. Dünya Savaşı'ndaki nihai bozgunla bitiyor. Falih Rıfkı Atay bu kitaba yazdığı önsözde amacının batış yıllarında yapılanları göstererek günümüz gençlerini uyanık tutmak olduğunu söyler ama esasen kitabın ikinci bölümünde bu amacı daha canlı tuttuğunu görüyoruz. İkinci bölümde Atay daha ziyade Atatürk'ün ölümü sonrası izlenen politikaları ve halkın şu anki durumunu eleştirerek daha sert bir tonda yazılar kaleme almıştır.
***
İlk bölümde daha çok İttihatçıların oldukça vatansever olmalarına karşın aslında epeyce de cahil olup memleketi nasıl idare etmeleri gerektiğine dair fikir ve planlarının bulunmayışı, Anadolu'nun kötü durumu, müslüman halkın yaşayışının dış hadiselerden bağımsız kendi zamanınca akması üstünde durmuş.
Bu konuyu İstanbul mahallelerini anlatırken de işliyor. Hristiyan mahalleleri ne kadar canlı ise müslüman mahalleleri de o kadar uyuşuk, zamanın durduğu sanılacak yerlerdi, diyor. Kasaba hayatında da buna benzerlik buluyor. Ankara'da Ermeniler'in hayatının yine canlı ve neşeli olduğunu vurguluyor.
Anadolu'nun durumu hakkında sayfa 87'deki şu alıntı durumu özetlemektedir:
"Eskiden millet deyince Rumeli Türklüğünü anlardık. Millet sınırı belki Bursa ve Eskişehir'e doğru biraz uzardı. Anadolu bize bir "bütün" duygusunu vermezdi. Bölge lehçeleri birbirleriyle anlaşamayacak kadar farklıydılar. Konyalı, Trabzonlu ve Bitlisli birbirleri ile Üsküplü, Manastırlı ve Selanikli Türkler gibi yuğrulup kaynaşamazdı. Anadolu İstanbul'dan adam süreceğimiz veya Arnavutluk'ta, Yemen'de yeniden onbinlerce adam öldürmemiz gerektiği zaman hatıra gelirdi. Araplar da yerlerinden oynadıklarına göre Türklüğün son vatanı artık oydu."
Atay, Birinci Dünya Savaşı'na yaklaşılan yıllarda yabancı devletlerin istediği gibi at koşturduğundan, iç siyasete ve yönetime ne kadar rahat müdahale edebildiklerinden bahsediyor. Bu durum vatanseverleri ve o dönem kendisi gibi Türkçülük davası güdenleri oldukça öfkelendirmiş ve bir ezilmişlik duygusu bu tayfayı ele geçirmiş. Türkçülük ise küçüle küçüle Anadolu'ya sıkışmış imparatorluğun durumuna içerleyenlerin, eskiyi ve yeniyi görmüş, o geçiş dönemini yaşamış vatanseverlerin tutunacakları yegane dal olarak, görece az sayıda aydının tutunacağı bir dal olarak kalmış. O dönemde Osmanlıcılık ve İslamcılık daha yaygın. Buna ise şöyle bir eleştiri getirmiş:
"Ama İslamcılık da yalnız biz Türklerde'ydi. Filistin ve Irak cephelerinde ordumuza Hint Müslüman askerleri saldırıyordu. Peygamberin torunları İngilizlerle birleşerek Hicaz'da isyan etmişlerdi. Lavrens'im emri altında Medine'ye hücum eden Emir Faysal'a karşı dedesi Muhammed'in kabrini biz Türkler savunuyorduk." s.120
***
İkinci bölüme geldiğimizde ise Atay'ın dili sertleşiyor. Atay'a göre Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü ile birlikte ülkedeki devrimcilik sekteye uğramış, 1946 demokrasi hamlesiyle de tamamen durmuştur. Atay Demokrat Parti dönemini sıklıkla "zulüm ve soygun" dönemi olarak anar ve o döneme ve onun yarattığı insan tipine de açıkça düşmanlık besler. Üstelik Halk Partisi politikacılarının da onların yolundan gittiğini görüp daha da eseflenir.
Egemenliğin "kayıtsız şartsız" olarak değil, en azından o dönem için "kayıtlı ve şartlı olarak halkın olması gerektiğini savunur. Demokrasi bir idealdir fakat halk kitleleri henüz demokrasiyi kendi başına idare edecek şekilde tekamül etmemiş, o bilince ulaşmamıştır.
Atay Atatürk'ün 1938'de ölmeyip en azından 25 sene daha ülkeyi tek parti ile yönetemediğine üzülür. Buna örnek olarak da Japon ilerlemeceliğinin en azından kırk yılda halka yayılabildiğini gösterir. Bizde 15 yıl bu hedefi gerçekleştirmek için çok kısadır. Bu sebeple halk şu anda gericilerin oyuncağı olmuş, demokrasi lafını ağzından düşürmeyen ama aslında tek emelleri kendi ikballeri olan politikacılar sebebiyle devrimler hızla geriye gitmektedir. Atay Halkevleri ve Köy Enstitüleri'nin büyük bir savunucusudur ve kapatılmalarını şiddetle kınar.
İşte Atay'ın özellikle gençlere gericiliğe ve boş halkçılığa karşı uyarılarda bulunduğu esas bölüm burasıdır. Dilinin ilk bölüme göre görece sert olması ise herhalde içinde yaşadığı zamanın dertleriyle dertlenmesinden olsa gerektir. Onun 63 yılında yaptığı bir uyarı aslında zamansız olup her devir için geçerli olsa gerek:
"Oportünist iktidarcılar sanıyorlar ki devrimler Anayasa teminatı altındadır. Artık ötesi kendiliğinden yürür. Bu, temelleri atılan yapının artık asma gibi kendiliğinden büyüyeceğini sanmaktır. Bilakis açıktaki temeller harap olmaktadır." s.185