Bazen kitap incelemesi yazmak için biraz sinirli oluyorum ve diyorum ki hiç çemkirmeyeyim şimdi, ama kardeşime bu kitabı okuduktan sonra inceleme yazacağıma dair söz verdiğim için niyet ettim sakin kalmaya…
“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti’’ gibi bir cümleyle başlayınca derin bir nefes alıyorsunuz, çünkü böyle şeylere ancak yıkıklar inanır. Ama neyse sakin kalacağım dedim…
Bir kitapla, bir filmle, bir kişiyle bütün hayatının değişeceğine inanan insanların, kurtarıcı bekler gibi mazlum bir varoluşla gündelik hayatlarını sürdürdüklerine bazen şahit oluruz. Kendilerine inanmaktan çoktan vazgeçmiş olan bu insanların her şeye mana yüklemek gibi bir huyları da olduğu apaçıktır. Hepsini suçlayamam, neticede dünyaya fırlatıldıysak ve inanç geliştiren varlıklar isek, bir işaret gelir umuduyla yaşamak da pek insanca gözükür gözümüze. Ama bir yerlerde de işaret beklemek yerine meşaleyi kendimizin yakması gerekir ya hani, o meşaleyi de birilerinin elimize tutuşturmasına izin verirsek ha bu kitaptaki gibi yanlış yollara sapıveririz işte.
Bu kitapla ilgili ne yazsam içime sinmeyecek çünkü meta anlatıları eleştireyim derken kendisinin meta anlatıya dönüşmesi gibi bir rezillik var ortada. Aslında Orhan Pamuk ‘’Çehovculara’’ sallayana kadar ben gereksiz uzatmış deyip geçecektim sadece ama çok büyüklük taslamış, öyle olmadığı halde. Şimdi birkaç maddede tetiklendiğim hususlara değineceğim:
1) Orhan Pamuk’un her kitabında ısrarla yaptığı şu nostalji tutkunluğundan gına geldi artık. Onun tahayyülünde bir İstanbul var, onun dışında kimse aynı İstanbul’da yaşamamış ama. Yani çok sevebilirsin, çok özleyebilirsin ama anlattığın gibi olmayan bir şeyi sayfalarca anlatıp insanlara, kendi yaşadıkları yerin fotoşoplu halini sunamazsın, onları kendi semtlerine yabancılaştıramazsın. Ha bu arada bu kitap ben doğmadan önce yazılmış, onu da düşündüm. Nerede o eski İstanbul meselesi değil bu söylediklerim. Israrcı bir şekilde bütün kitaplarında sömürdüğü İstanbul’un nostalji salgınından bir türlü koparılamamasından bahsediyorum ben. Israrla bir şeylerin değiştiğini vurgulamak… Sıkılmadın mı be adam… Columbia Üniversitesi’nde de eminim eski İstanbul’daki simitçileri anlatıyordur… Hatta öğrencilerine “merhaba poğaçacı’’ diyerek gerçek insanların hikayelerinin üzerine yatmayı da öğretiyor olabilir, bilemiyorum.
2) Kendisini her kitapta doğu-batı arasında sıkışmış ve doğu-batı sentezi yapan bir yazar olarak konumlandırmasından da çok sıkılmış vaziyetteyim. Hem de bunu yaparken sanki adamın yarısı Amin Maalouf, diğer yarısı da Thomas Mann gibi davranıyor. Ah seni küçük burjuva çocuk, ne kadar entelektüel bir hareket… Çevrendeki Frenkler sana doğulu çocuk diye bakarken, memleketinin insanı seni entelektüel görüp Batılı aydın addediyor değil mi… I understand that.
3) Kitapta (benim okuduğum yayınevi ve basıma göre sayfa 226’da) Çehovcu diye tanımladığı sanatçılara sallarken buluyoruz kitabın ana karakterini. Efendim neymiş Çehovcular o sıradan, basit insanın acılarının üzerine yatıp, onlarla kendilerini özdeşleştirip servis ediyorlarmış… Ne kadar da mazlum ne kadar da acınasıymış… Batılıların bu naiflikleri karşısında bizim ele aldığımız romanın karakteri, doğulu olduğu için ibretlik bir hikaye yaratmak zorundaymış. Doğulular ibretlik hikayelerden zevk alırmış, hayatla adapte olup acılarıyla bir arada yaşayanları değil; acılarına kafa tutanları severmiş… Bu nasıl bir tahlil, çok düşündün mü bunu gerçekten! Haftanın birkaç günü anaakım medyadan bir TV dizisi çıkar, konak, töre, aşiret cart curt diye Türk insanının vicdanına oynar ve böylece zaman öldürülmüş olunur. Oldu olacak ibretlik bir hikâye yazacağım diye konak dizisi yazıver. Ha bu arada ailecek görüştüğünü bildiğimiz arkadaşlarından Nuri Bilge Ceylan’ın tam da o “çehovculardan’’ olduğu düşünülürse aslında kendisinin eleştirdiği güruhla arasının pek de kötü olduğu söylenemez. En başta da dediğim gibi meta-anlatı kumpasına kendisi düşüyor. Çehovculara giydireyim derken kendisi Dantecilik oynuyor. Dante’den alıntılara yer verdiği ve post-modern karakterin, çocukluğundan itibaren birleştirdiği hikayeler etrafında yarattığı bir mitin izlerini okuyoruz her satırda.
4) Bir insanın yaşadığı ülkede duyduğu ve gördüğü pek çok şeyi sembolize etmesi, bilmese de bilmiş gibi yapması gayet anlaşılırdır ama kahvehanede falan! Yani hikâyeyi niye dağıtıyorsun, ne söylemek istiyorsan söyle, diye bağırdığım yerler oldu. Kitapta Kuran’daki melek tasvirlerinden, Atatürk heykellerinden, PKK’dan falan bahsediliyor. Evet yahu silahlı örgütlerinden falan yani, hem de öylesine. Kitabın sonlarına doğru yapılan bir otobüs yolculuğu var, hani artık kalmış şunun şurasında elli sayfa, boşaltılan Kürt köylerinden ve PKK’nın olmadığı kasabalardan bahsediliyor. YAHU NE GEREK VAR, KİTAPLA NE İLGİSİ VAR! Yani politik doğruculuk serpiştireyim aralara diye öyle zorlamış ki… Diğer konulara girmiyorum bile.
5) Çocukken yediği şekerlemelerden, saatlere kadar her şeye anlam yükleyen ve zihninde bunları istifleyen karakterimiz hayatın merkezine tek özne olarak kendisini yerleştirmekten başka bir şey yapmıyor. Çok huzursuz bir karakter ve bu huzursuzluğun arka planını, temel kaynağını asla anlayamıyoruz. Geliştirdiği obsesyonların neler olduğu çok açık, anlam yüklediğini sandığı şeylerin bir takıntıya dönüşmesi ve o takıntıların altını kazıdıkça içinin boşalması kaçınılmaz oluyor bu durumda. Halbuki ısrarla Yunan tragedyasına benzetmek için uğraşmasa şu karakterleri, ne bileyim trajik bir son yazmasa, hayatı olduğu gibi deneyimlemesine izin verse tam bir Çehovcu gibi huzura kavuşacak da neyse :d
Üzgünüm ama bana artık haz vermiyor bu durmadan kendine acıyan sünepe karakterler. Bir kıza aşık olup bütün ilhamının kaynağını o kız sananlar ve o kızın tüm hayatına ve hayatındakilere yazık edenler. Sıktınız artık. Kitaptan yüzüne vuran beyaz ışık, ilahi kitapların post-modern ve aşağılık bir yorumundan ibaretti. Baba-oğul hikayesi, kaderinden kaçamayış gibi örüntüler zaten değindiğim üzere Pamuk’un sevdiği töreler. Buraya kadar okuduysa sevgili kardeşime de iki çift laf etmek isterim, sen sakın tek bir kitabın seni bulmasını bekleme, bir kurtarıcının olduğuna inanma, hayatının değişmesini beklerken kenarda harcadığın zaman, işte o senin sahip olup olabileceğin tek hayattır ve ondan daha değerli bir şey yoktur. Sakın kendine acıyıp da seni dibe çekecek insanların peşinden gidip onlarla birlikte yükselebileceğin umuduna aldanma. Ha bir de sen sen ol, sakın el arabasında hamur işi satan emekçilere “merhaba poğaçacı deme’’. Öpüyorum, sevgilerle.