O kasvetli ruh halini, bir şekilde yaşama tutunma ve anlamlandırma çabasını okumak hem tanıdık hem de yorucuydu. Sylvia Plath okumak yavaş yavaş ölen bir hastayı izlemek gibi.
Sevgisizliğiyle, sadece varlığına tutunmaya çalıştığı ve etrafındaki insanların arasında yaşıyormuş gibi yaptığı 30 yıl. Bu otuz yıla tek bir anlam sığdıramadığı için kayıp gitmiş. Hep bir hedef ve o hedefe ulaşmak için takıntılı çaba. Mani dönemini de, depresif dönemini de okurken hissettiriyor çünkü edebi kaygı barındırsa da içten yazılmış her cümle. İçindeki boşluğu bir dönem akademik başarı ve ilişkilerle doldurmaya çalışıyor. Sonra en dipte ve terk edilmişken Ted Hughes hayatına giriyor. Fırtına gibi bir aşk diyorlar. Ama okurken sadece her gün solup yitmesini izledim sanki. Bitirmek istemedim, bu yüzden aylardır kitaplığımda bekliyordu. O kadar ufak şeylerle ayakta kalmaya çalışmış ki, sadık bir sevginin ondan esirgenmiş olması berbat hissettiriyor. Hep bir umut. İntiharı denemiş, ölümden çok da uzak sayılmaz ama o umut hep içinde.
Sevgili eşiyle hızla büyüyen bir sarmaşığa dönüşüyor. Tıpkı kendisi gibi yeşerip yükselirken, bunu tek başına değil onun gölgesinde yapmayı kabul etmişken, solup gidiyor. Yine de kısacık ömründe hep yazmış, içindeki her şeyi sanata dönüştürüp belki hafiflemek istemiş. Çok sevdiğim birini kaybetmiş gibi hissediyorum. Yalnız bırakıldığın için üzgünüm. Yetersiz ya da aptal değildin. Böyle hissettirildiği için de üzgünüm. Umarım huzurlu ve sonsuz uykunda mutlusundur. Eminim hüznün yine de seninledir ama. Tanıştığımıza memnunum.
Sylvia Plath okumak sessiz, sakin bir arkadaşınızın iç dökmesini dinlemek gibi de. Okurken biraz sabrı ve anlayışı hak ediyor. Mümkünse sevgiyi de, yaşarken onu bulmamış olsa da.