Puan vermedi·168 syf.··Beğendi
···Okunma: 12 Kasım 2025 22:40 Gwangju katliamının psikolojik etkisi ve travma kavramını inceleyen oldukça zorlu bir yapıt.Gwangju isyanını bir tarih kitabı gibi degil de olayı yaşamış insanların iç dünyalarına odaklanarak, şiddetin insan ruhunu nasıl parçaladığını anlatmış yazar.
Her bölümde farklı bir karakterin bakış açısından yararlanarak gösteriyor travmanın sarsıcılığını.
Dong-ho (Çocuk). Ana karakter. Yok ama aslında hep var roman boyunca. Sıkıyönetim döneminde cesetlerle ilgilenen gönüllü bir öğrenci o, aniden kaybolan arkadaşını aramasıyla başlıyor gönüllü görevi ancak sonu öldürülmek oluyor. Sonunda hem masumiyetin hem de isyanda yitirilen gençlerin/çocukların simgesi oluyor çocuk.
İlk bölümlerden itibaren okuyucuya Dong-ho'nun iç sesi eşlik ediyor; ilk ağızdan ögreniyoruz olanları bu sayede, biraz da içselleştiriyoruz. Yazarın amacı tam da bu belki de. İkincil ve üçüncül şahıslar da devreye giriyor sonra. Kimi zaman kafa bulandırsa da bu durum, karakterler de birbiriyle konuşabiliyor sanki bu yolla.
Conğde(Kara Çocuk). Kahramanımızı olayların merkezine iten arkadaşı Conğde ve ablası Conğmi'nin kaybolması oluyor. Onların cesetlerini bulmakla yükümlü hissediyor kendini. Görmüş çünkü, oradaymış "devlet" arkadaşını öldürürken. Bilip görüp de susmanın olacaklara engel olamamanın utancıyla, vicdanının sesini dinleyerek atılıyor maceraya. Başka bir boyutta bulabiliyor aradığını ancak. Kitabın en tüyler ürpertici bölümü buydu, bedenini arayan bir ruhun gözlerinden gördük dehşeti...
İnsuk (Editör).Ayaklanma sırasında ve sonrasında tutuklanıp işkence gören bir yayıncı. Sansür, vicdan azabı ve şiddetin iletişim, haberleşme ve insan hayatı/özgürlüğü üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor bu bölüm. Hayatta kalmanın utancını ve olaylara tanıklık etmenin ağır yükünü taşıyor İnsuk da, yedi ayrı tokat var hayatının tam ortasına inmiş, izleri de acısı da asla geçmeyecek olan yedi büyük yara. Yedi büyük günah gibi...
Tutuklu(Demir ve Kan).Gim-cinsu ile aynı yemeği, aynı koğuşu, aynı işkenceleri paylaşıyorlar. Travmalarıyla baş etmeye çalışan karakterlerden biri o da. Gim-cinsu'nun intiharını onun ağzından öğreniyoruz. Bir monami siyah kalemin yapabileceklerini de...
Gim-cinsu da Dong-ho ile birlikte çalışan, sonrasında ömrünün kalanını tutnmaya çalışmakla geçiren bir diğer "yaşayan ölü". Travmalarından da geçmişin hayaletlerinden de kaçamıyor nihayetinde.
Fabrika İşçisi Kız( Gecenin Göz Bebekleri)
Gwangju'daki isyana katılan emekçi sınıfı temsil ediyor kız. Ayaklanmaya katılanların sadece öğrenciler olmadığını işçi sınıfından insaların, sıradan halkın da orada olduğunu gösteriyor.
Fabrika işçisi kızın yaşadıkları, siyasi şiddetin ve sıkıyönetim koşullarının kadınlara etkisini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Kızın gözaltında ya da sonrasında yaşadığı işkence ve taciz, sınırsız gücün yaratacağı dehşetin ve insan onurunun nasıl ayaklar altına alındığının canlı kanıtları adeta.
Fabrikadaki kız onca dehşete bir de utanç ve dışlanma hissini sığdırıyor. Travmanın sadece bireyin bedeninde değil, ruhunda ve benliğinde yarattığı hasar tüm açıklığıyla ortada. Yaşayan bir ölü o, her anlamda...
Bu bölümde tanıdık bir karakter daha çarpıyor göze, Conğde'nin ablası. Ona ne olmuş olabileceğine dair belli belirsiz bir fikrimiz oluyor artık...
Oğlanın Annesi(Çiçeklerin Açtığı Yere Doğru). Bu bölüm, Dong-ho'nun ölümünden sonra annesinin ve kardeşlerinin yaşadıklarına odaklanıyor. Keder ve yasın evrenselliği oluyor dikkatleri ilk çeken. Dong-ho "isyanın sembolü" değil, annesinin biricik yavrusu sadece. Herkesi etkileyen toplumsal bir olayın bireysel yansımalarını okuyoruz bu bölümde. Son gece oğlunu çağırmaya giden ancak çıkmasını beklemeyi akıl edemediği, onu kolundan tutup eve getirmediği için dövünen bir anne; çocuğu almaya gitmedikleri, anneyi yalniz gönderdikleri için pişman olan abiler. Keşke'ler, keşke'ler....
Annenin tek bir görevi var artık, acıyı sahiplenmek, çocuğunun adını yaşatmak ve unutmaya karşı güçlü ve benzersiz bir direnç gostermek.
Son bölümde sözü yazar alıyor ve hikayenin gerçekliğinin kendi çocukluğuna dayandığını, hikayeyi anlatmak, daha doğrusu layıkıyla anlatmak icin gerekli izni bizzat çocuk'un abisinden aldığını söylüyor bize.
Karakterlerin her biri, yazar da dahil, hayattta kalan olmanın yarattığı utançla unutmanın veya hatırlamanın aynı derecede yakıcı zorluğu arasında savrulup duruyorlar. Yazar her şeye rağmen hatırlamaktan yana, mesafeli duruşu, anlatım tarzıyla başarmış da bence bunu.
Ve diyor ki "Hiçbir şeyi affetmeyeceğim, kendimi bile"...