Ferhat Aslan’ın İstanbul’un 100 Efsanesi adlı eseri, şehrin binlerce yıllık hafızasında birikmiş anlatıları, efsaneleri ve kültürel kodları büyük bir özenle bir araya getiren değerli bir çalışma. Kitap, İstanbul’un hem antik mitolojideki hem de Osmanlı dönemindeki hikâyelerini, şehirle bütünleşmiş kişiler ve mekânlar üzerinden sürükleyici bir dille okuyucuya sunuyor.
Eserin ilk bölümlerinde Argos Kralı İnakhos’un kızı İo ile Zeus’un aşkı, ardından İo’nun kızı Keroessa’nın Poseidon’la evliliği ve bu birliktelikten doğan Byzas anlatılıyor. Bu efsane, İstanbul’un kuruluş mitini hem mitolojik hem de kültürel bir çerçeve içinde aktarması bakımından kitabın temel taşlarından birini oluşturuyor.
Kitap yalnızca antik çağla sınırlı kalmıyor; Osmanlı dönemine uzanan zengin bir efsane örgüsü de sunuyor.
Bunlardan biri, Cebe Ali’nin İstanbul kuşatması ve semte adını veren Cibali hikâyesi. İstanbul’un mahalle isimlerinin dahi kökeninde ne kadar derin tarihsel olayların yattığını hatırlatan etkileyici bir anlatı.
Kandilli semtinin adının IV. Murat’ın Bağdat seferiyle ilişkilendirilmesi, padişahın sefer yolu üzerinde semti aydınlatan kandillerle kurulan bağ, kitabın İstanbul’un topografyasını tarihsel anekdotlarla örme biçimini gösteren güzel örneklerden biri.
Yine IV. Murat’ın Üsküdarlı Remmal Ahmed Ağa ile yaşadığı olay ve bunun Yenikapı semtinin doğuşuna bağlanması, efsanelerin nasıl şehir dokusuna dönüştüğünü gözler önüne seriyor.
Eserde yer alan bir diğer güçlü bölüm, Hacı Bayram Veli’nin II. Murat’a “Henüz değil, zamanı var” demesi ile İstanbul’un fethinin kaderinin işaret edildiği kerametli anlatı.
Bu efsane, devamında Rumeli Hisarı’nın yapılışında geçen meşhur sığır derisi hikâyesi ve Akşemsettin’in “Kul tedbir alır, Allah takdir eder…” sözüyle birleşerek, fethin manevi iklimini hissettiren bir bütünlük sunuyor.
Kitap, Sokrates ile II. Mehmet’in adalet üzerine kurulan hikâyesi, Süleymaniye Camii’nin yapılışına dair rivayetler, Yavuz Sultan Selim ve Şeb Sefa Hatunun dokunaklı anlatısı gibi tarihî kişilikleri efsanelerle buluşturuyor.
Ayrıca, III. Murat’ın eşi Safiye Sultan ve Yeni Camii’nin yapım süreci, I. Ahmed ile Sedefkâr Mehmed Ağa arasındaki “altın-altı” meselesi, III. Mustafa ile Laleli Baba’nın ünlü “yellenmeyiniz…” hikâyesi, kitabın hem mizahi hem ibretlik yönünü ortaya koyuyor.
Bir diğer dikkat çekici bölüm ise Takkeci İbrahim Çavuş’un rızık için Bağdat’a uzanan yolculuğu ve bu yolculuğun ardından yükselen Takkeci İbrahim Ağa Camii’nin hikâyesi. İstanbul’un manevi mimarisinin ardındaki kişisel fedakârlıkları gösteren naif bir efsane.
Yine Bulgar Kilisesi’nin olağanüstü bir hızla inşa edilmesi, Gül Baba’nın adının günümüze kadar gelişi gibi anlatılar, İstanbul’un çok kültürlü tarihinin efsane düzeyindeki izlerini sunuyor.
İstanbul’un 100 Efsanesi, İstanbul’u yalnızca bir şehir olarak değil; mitoloji, tarih, kültür ve inançlarla yoğrulmuş dev bir zaman yolculuğu olarak görmemizi sağlayan bir eser. Kitap, okuyucusuna hem eğlenceli hem öğretici, hem de merak uyandırıcı bir okuma deneyimi sunuyor. Her bir efsane, bugün bile İstanbul’un sokaklarında, semt adlarında, camilerinde ve köprülerinde yaşamaya devam eden kolektif hafızanın bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.