Spoiler içerebilir.
Bir yıl arayla iki kez okudum, ilkinde niye kendime zulmedip okuyorum bunu dedim ve sonunu getirmek istemedim. Daha sonra bir şans daha verip en baştan tekrar okudum.
Anayurt Oteli benim için kolay sınıflandırılacak bir roman olmadı. Okurken yer yer tiksindim, ama sabredip bitirdikten sonra zihnimde dönüp duran o karanlık atmosferi de inkâr edemiyorum. Yusuf Atılgan’ın “tehlikeli şeyler yazıyorum” sözünün tam karşılığı.
Zebercet başta sıradan bir otel katibi gibi görünse de, otelin katları ilerledikçe onun zihninin katmanlarına dönüşüyor. Tekdüze yaşamı, fark edilme arzusu ve bastırılmış duyguları “gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın”ın gelişiyle sarsılıyor. Bu kadının bıraktığı küçük iz bile Zebercet’in içindeki boşluğu daha görünür kılıyor.
Romandaki rahatsız edici cinsellik, bence Zebercet’i “sapık bir karakter”e indirgemek için değil; sevgisizlikle, köksüzlükle büyümüş bir insanın çarpılmış bilinçaltını göstermek için var. Otelin adının “Anayurt” olması ama içerdeki her şeyin yurtsuzluk kokması da güçlü bir ironi.
Atılgan’ın sade dili, büyük olaylardan çok küçük ayrıntılarla vuruyor: bıyığını kestirip fark edilmek istemesi, para üstü meselesine takılması, sessiz bir “ben de varım” çığlığı gibi. Finaldeki intihar ise bir kaçış değil; yıllardır biriken değersizlik duygusunun kaçınılmaz çöküşü.
Kısacası Anayurt Oteli herkesin seveceği bir roman değil; ama yalnızlık ve insan ruhunun karanlık tarafıyla yüzleşmek isteyenler için güçlü ve unutulmaz bir metin.