·300 syf.··Beğendi
···Okunma: 15 Kasım 2025 18:20 İttihat ve Terakki’nin kurucu üyelerinden, İstiklal Savaşımızın Şark Cephesi kumandanı, Atatürk’e suikast davası sanığı, yıllarca mecliste mebusluk yapmış büyük devlet adamı Kazım Karabekir’in, hayatının ilk dönemini aktaran öz yaşam öyküsü bu kitapta. Benim gibi tarih seven biri için, keyifli bir okuma deneyimi sunuyor.
Kazım Karabekir, küçük yaşında öksüz kalan bir asker çocuğu. İstanbul Zeyrek’li; ancak çocukluğu, babasının tayinleri nedeniyle, Doğu Anadolu ve Arabistan’da geçiyor. Babasını, Mekke’deki zorlu yıllarda, koleradan kaybediyor. Çocukları ile birlikte İstanbul’a dönen annesi, dar bir gelirle tüm oğullarını askeriyede okutmayı başarıyor.
Önce Kuleli’de, sonra Harbiye’de; ama hep döneminin birincisi olan başarılı bir öğrenci Kazım Karabekir. Çok yapılı olmasa da güçlü, kuvvetli ve atletik bu delikanlı, kendisine okulda eğitmen olarak kalması konusundaki tüm teklifleri -Abdülhamit nezdinde şüphe yaratsa ve defalarca soruşturma geçirmesine sebep olsa da- reddediyor ve istibdattan nispeten uzakta kalan ve içten içe kaynayan Balkanlar’a gitmeyi başarıyor.
Bu cilt çoğunlukla ilk çocukluk, gençlik ve eğitim hayatına yer verse de, Balkanlar’daki komitaları ve Rumlar, Bulgarlar, Ulahlar, Sırplar ve İslamlar arasındaki iç çekişmeleri de, birinci ağızdan aktarıyor.
İttihat ve Terakki, bence bu topraklarda yaşayan her gencin derinlemesine okuması ve anlaması gereken bir örgüt. Kazım Karabekir’in hatıraları da, ileriki dönemlerinde yozlaşan, şiddete çanak tutan ve faşizme evrilen bu örgütün, ilk dönemlerini anlamak için çok değerli bir kaynak.
Şimdilerde Abdülhamit’ten kahraman yaratmak için Osmanlı İmparatorluğu’nun son 200 yılını es geçen ve yaşanan her başarısızlığı “kötü niyetli iç düşmanlar”a bağlayan akımlara bakmayın. İmparatorluk’un dağılma dönemi, Abdülhamit’ten çok daha öncesinde başlıyor ve altyapı yatırımlarının çoğu Batılı şirketlere verildikten, şaşaalı saraylar Batılılara inşa ettirildikten, kapitülasyonlar ile el konabilecek madenlerin, tarihi eserlerin, stratejik önemi olan yerli şirketlerin çoğu ele geçirildikten sonra, artık geriye kalan tek şey toprak olunca, bu dağılma korkunç şekilde hızlanıyor. Batı uygarlığı, bu savaşlarda hep yerel taşeronları kullanır; nitekim, imparatorluğun kötü yönetildiğini bilen, dağılacağını öngören ve Abdülhamit’in artık bir ümit vaat edemediği değişik halk grupları, Batılı devletlerin silah ve siyasi desteği ile, ayaklanmaya başlıyorlar.
Her biri Batılı devletler tarafından desteklenen ve belli toprak parçalarında hakimiyeti ele geçirebilecek nüfus yoğunlukları olan bu gruplar; Yunanlar, Ulahlar, Bulgarlar, Sırplar, Araplar, Ermeniler birbiri ardına ayaklanıyorlar. Arapların kopuşu, kuşaklarca unutulamayacak kadar büyük ihanetlerle olacak, Ermenilerin isyanı çok korkunç sonlanacak. Ancak, bu kitapta göreceğiniz, hepsinin başlangıcı sayılabilecek Balkan ayaklanmaları ve komita hareketleri.
Genç Kazım Karabekir, aynı dönemi İttihatçılar gibi, İmparatorluk’u elinde tutan yönetici kadronun yaşlılığını, zayıflığını ve ancak yolsuzluklarla ve yurtdışı devletlere verilen imtiyazlara ayakta durabildiğini erken kavrıyor. Akıcı Fransızcası ve Arapçası ile değişik kökenden kişilerle başarılı iletişim kurabilen, ülkede yasaklanan yurtdışı yayınları okuyabilen, okudukça daha çok sorgulayan bu genç; Abdülhamit’in baskıcı düzeninin de, İmparatorluk’un değil, sadece kendi hükümranlık süresinin arttırılmasını hedeflediğini fark ediyor: “Mithat Paşa gibi bir veziri, Mahmut Paşa gibi bir damadı boğduran, en namuslu, hamiyetli ve malumatlı insanları zindanlarda, menfalarda çürüten, muhitini hafiye ağları içinde kuklaya çeviren insandan ne beklenir.”
Ayağına ayakkabı, üstüne üniforma, cebine kumanya verilemeyen Anadolu çocuklarının, bu sonu gelmeyecek isyanları bastırmak için bile bile kurban edilmesini izliyor. Ve acı ile fark ediyor: “Her taraf bizi istemeyen ırkla dolu. Avrupalı milletlerden içimize giren jandarma zabitlerinden her türlü sahabet ve kolaylık da görülüyor. Zavallı Türk askeri… Babalarının irtikab ettiği gafletlerin acısını pek yaman çekiyorsun. Buna bir de beceriksiz hükümet memurları ve kumandanların aciz ve gafletini ekleyince elemin derecesi anlaşılır.”
Çare ne? Kendisi, kağıt üzerinde koca İmparatorluğun zabiti, ama bir komitacı kadar değeri yok. Padişahının ise kendini kurtarmaktan başka derdi yok; üstelik, kendi kişisel korkuları nedeniyle içten içe çürüttüğü, rüşvet, irtikap, iftira ile ayakta tuttuğu yapının da halka faydası yok.
“Bir sürü aceze kumandan var. Erkan-ı harbiye dairelerini kaplamış… Dairelerinde, konaklarında her türlü rahat ve saadetle geçinip gidiyorlar… Felaketimizin en büyük sebebi bu acizler alayıdır. Bilmem ne zaman ve nasıl bunlardan orduyu ve milleti kurtarabileceğiz…”
Genç Kazım büyüyecek, İstiklal Savaşımızın büyük kahramanlarından biri olarak tarihteki yerini alacak. Hataları, sevaplarıyla…
Ama, o ve arkadaşlarını kendi tezlerine meze eden kimi çağdaşlarımızın aksine, makam-mevki için şerefini ve onurunu satmayan, akıldan uzaklaşmayan, gururlu duruşuyla...
Ruhu şad olsun.