İnsanoğlu ne ekerse onu biçer derler.Bu hayatta ne için uğraşırsa karşılığını alır.Aynı şekilde ne kötülük yaparsa da karşılıksız kalmaz.Kimilerinin “kötülük” dediğimiz şeyin sonucunda bir söz ve yargı hakkı bulunuyor.Bu söz ve yargıya “adalet” dendiği bir dünyada yaşıyoruz.Peki dürüstçe sağlanabiliyor mu? Ve “kötülük” adı altında yapılan işlerin sonucunda uygulanan yaptırımlar ya da birtakım cezalar bu eylemlere bir engel olabiliyor mu? Müebbet hapis bile bazılarımız için neden yetersiz kalıyor? Günümüz dünyası ile kitabın dünyası çok farklı ama çok da benzer.O zamanlarda idam cezası varken, şimdilerde yapılan “son derece kötülükler” müebbet hapisle sonuçlanıyor.Ancak bizim cellatlarımız da tam olarak içeride.Sözde Adalet’imizin verdiği kararın doğruluğuyla kendi fikirleri çelişen toplum aslında cezayı kendi Adalet mantığına bırakmış.Adil bir karar verdiğini düşünen bir toplum var artık, bir devlet değil.Zamanın Paris’inde giyotinle infaz cidden korkutucu olarak aktarılmış.Toplum adeta bir sırtlan gibi yansıtılmış ve aslında zamanın toplumuna da birtakım göndermelerde bulunulmuş.Kitabın ilk sayfalarında “İdam kararını siz bir kişiye değil, o kişinin yakınlarına da vermiş oluyorsunuz” diyordu.Aynı şekilde idam edilecek mahkumun tüm ruh haline ve psikolojisine derinlemesine betimleyici bir anlatımla hakim olduk.Kızı Marie’nin kendi babasıyla idam öncesi konuşmasında kendi ağzından “Bayım,benim babam öldü” dediğini ve mahkumun asıl öldüğü o ana tanık olduk.Kendi babasını tanıyamayan bir kız gördük.İleride üzerinde yapışmış bir etiketle hayatını idame ettirecek.Peki o öldürülen insanların da bir ailesi yok muydu? Onun bir kızı, bir oğlu, bir anne babası yok muydu? Onlar da öldürülmedi mi? Bir can başka canları da götürmedi mi? Bu “kötü” insanları biz topluma geri kazandırmaya mı çalışmalıyız yoksa bu tarz olayların yaşanmaması için gerekli önlemler ve yaptırımlar uygulanmalı mı?