·176 syf.··Beğendi
···Okunma: 17 Kasım 2025 18:53 Türkiye Cumhuriyeti, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün akıl, bilim ve milli egemenlik temelinde kurduğu çağdaş bir devlettir. Ancak son yirmi yıldır ülkenin siyasal rotası, bu kurucu felsefenin sistemli olarak aşındırıldığı bir dönemeçten geçmektedir. Cumhuriyetin laik ve üniter kimliği, adım adım, planlı bir sosyolojik mühendislik operasyonuyla dönüştürülmektedir. Bugün yaşananlar bir siyasi tercih değil, devletin kurucu varlığına yönelmiş tarihî ölçekte bir müdahaledir.
Erdoğan’ın siyasal vizyonu, Atatürk’ün kurduğu milli devlet fikrinden tamamen kopmuş; yerine “ümmet merkezli bir toplum” hedefi oturtulmuştur. Suriyelilere verilen vatandaşlıkların, Türkiye toplumunu “Türk milleti” temelinden “İslam ümmeti” kimliğine doğru kaydıracak bir demografik dönüşüm aracı olarak görülmesi, bu projenin en tehlikeli boyutudur. Bu, basit bir göç politikasının ötesinde, Cumhuriyetin sosyolojik temellerine yönelmiş bir operasyon niteliğindedir.
Bu dönüşümün ikinci ayağı ise ideolojik kurumsal kuşatma olmuştur. Diyanet’in Milli Eğitim üzerindeki gölgesi, ilahiyat fakültelerinin hukuk fakültelerini baskılayan bir otoriteye dönüştürülmesi, Arapça propagandasının kamusal alanda neredeyse zorunlu kültürel yönlendirme seviyesine çıkması… Tüm bunlar devletin laik yapısının çözülüşünü hızlandıran bilinçli tercihlerdir. Ortaya çıkan tablo, millet odaklı Cumhuriyet fikrinden ümmet odaklı hilafet hayaline doğru sürüklenen bir devlet yapısıdır.
Erdoğan’ın 2023 seçimleri öncesi kurduğu büyük senaryo da bu hayalin zirvesiydi: Suriye’nin kuzeyindeki Fırat Kalkanı, Afrin ve İdlib bölgelerini plebisit yoluyla Türkiye’ye ilhak etmek. Bu adım, “Misak-ı Millî’yi tamamlayan lider” propagandasıyla Cumhuriyetin 100. yılında yeni bir tarih yazma hesabıydı. Ancak uluslararası dengeler bu planı boşa çıkardı. Böylece büyük rüya, önceki birçok rüya gibi, sert bir duvara çarparak dağıldı.
Fakat bu heveslerin en ağır faturası Türkiye’ye kaldı. Türkiye tarihinin en büyük göç dalgası, yanlış Suriye politikasının bir sonucu olarak ülkenin demografisini, ekonomisini, sosyal düzenini ve kültürel dengesini sarsar hale geldi. Toplumsal gerilim artıyor, ekonomik yük ağırlaşıyor, şehirler rekabet değil, hayatta kalma savaşının mekânına dönüşüyor. Bugün Türkiye’nin iç güvenliğini, ekonomik istikrarını ve toplumsal uyumunu tehdit eden en büyük başlık, kontrolsüz ve tahrik edilmiş bu göç dalgasıdır.
Suriyelilere düşmanlık değil bu. Ama Erdoğan iktidarının yürüttüğü politikanın hem Türk milletinin hem de Suriyelilerin aleyhine olduğu çıplak gerçekliğin kendisidir. Bu politika, yüz binlerce insanı belirsizlik içinde tutmuş, Türkiye’yi ise ağır bir yükün altına sokmuştur. Çözüm açıktır: Büyük göçün durdurulması, Türkiye’deki Suriyelilerin uluslararası hukuk çerçevesinde, güvenli bölge garantisiyle ülkelerine dönüşünün sağlanması.
Bugün Türkiye’nin karşısındaki tehlike yalnızca ekonomik değildir; milli kimliğin, laik devlet yapısının, toplumsal bütünlüğün ve Cumhuriyetin kurucu felsefesinin çözülme tehlikesidir. Erdoğan’ın hilafet özlemiyle şekillenen bu sosyolojik mühendislik, Türkiye’yi bir “etnik ve mezhepsel fay hatları cumhuriyeti”ne dönüştürmeye adaydır. Bu gidişatın finali, bir devlet projesi değil, bir toplumsal çöküş reçetesidir.
Ve bu nedenle bugün en yüksek sesle şunu söyleme zamanıdır:
Cumhuriyet’in milli karakteri, bu toprakların bin yıllık devlet aklı ve Atatürk’ün kurduğu çağdaş ulus-devlet ilkesi asla ve asla bir siyasal rüyaya feda edilemez. Türk milleti buna izin vermez.