·293 syf.··Beğendi
···Okunma: 14 Kasım 2025 00:00 Çok güzel bir serüvendi.
1500'lü yılların sonu... Londra'nın doğusundaki bir kasabada yaşayan Hamnet adında bir oğlan, telaşla merdivenden iniyor. Ateşler içinde yatan ikiz kardeşine yardım edecek birini bulması gerek... Annesi o anda evde değil, babası ise kilometrelerce uzakta. Evde hiç kimse yok. Dedesi hariç... Ancak dedesinin de ona hiçbir faydası yok..
Maggie O’Farrell, Hamnet ile tarihin kıyısında duran sessiz bir karakteri merkeze yerleştiriyor: Shakespeare’in 11 yaşında ölen oğlu Hamnet’i. Fakat roman, yalnızca bir çocuğun kaybını değil, bir aileyi yeniden şekillendiren kırılmaları, yasın dillerini ve bir annenin ailesiyle birlikte yıkılan dünyasını yeniden kurma çabasını anlatıyor.
Başlarda kitabın anlatış biçimine alışmam zor oldu, biraz farklı bir işleyişi vardı ancak sonrasında akıp gitti. Söylemeden geçmeyeyim, betimlemeler çok güzeldi. Resmen her şey gözümün önünde şekillendi. Zamanda bi ileri bi geri gidip gelirken hikâye hiç kopmuyor, okurken siz de asla kopmuyorsunuz. Tam tersine, geçmiş ve şimdi birbirini besleyen iki damar gibi ilerliyor. Ve her şeyin sebebini bir bir anlıyorsunuz. Ölüm karşısındaki savunmasızlığı bir ailenin ve bireylerin hikâyesi üzerinden görüyorsunuz. Kitap, kaybı fazla dramatize etmekten kaçınıyor; onun yerine o boşluğun içinde nasıl nefes alınabileceğini bununla nasıl başa çıkılabileceğini gösteriyor. Anne bu kayıpla daha yavaş, daha uzun ve zor başa çıkıyorken baba o kırılganlığa sahip değil ama bu demek değil ki baba üzülmüyor babanın bu kayıpla başa çıkması da kalemiyle oluyor. Bu dramı tiyatroya oyun olarak hazırlamasıyla içindeki o çığlığı gösteriyor. Oğlunun büyüdüğünü gerçek hayatta göremese de tiyatro oyununda onu büyütüyor ve yaşatıyor. Başta Agnes gibi çok kızıyorsunuz ancak o anı yaşayıp Agnes ile deneyimleyince anlıyorsunuz bazı şeyleri... Hamnet'in ikiz kardeşi Judith'in yası en farklısı, çünkü o yalnızca kardeşini kaybetmiyor; kendinin yansıyan yarısını, dünyayı paylaşan ikiz aynasını da yitiriyor. Onun yası, dalıp giden hüzünlü bakışlarıyla, yaşına göre fazla gelen bir sessizlikle anlatır. Susanna ise üzülüp, kahrolsa bile hayatına devam etmek zorunda olduğunun bilincinde olan en aklı başında ve en realistik karakter.
Normalde karakterlere çok değinmem ama bu kitapta çekirdek ailemize değinmeliyiz bence;
Agnes... Doğayla arasında sezgisel bir bağ olan, toplumun kenarında duran, hatta dışlanan, güçlü ve yalnız bir kadın… Agnes’in sessizliği bile bir cümle kadar etkili, dokunaklı. Oğlunun ölümünün ardından onun içinde geçen fırtınayı kelimelerin değil, hislerin anlattığı bölümler romanın en duygusal sayfaları hâline geliyor. Agnes ile üzülüyorsunuz, onun acısını en derinden hissediyorsunuz.
Hamnet’in babası, Shakespeare... Yüksek sesle konuşmayan ama varlığıyla gölgesi uzun bir karakterdi. O’Farrell, Shakespeare’i adını anmadan, ününün ağırlığına yaslanmadan anlatır. Çok daha güçlü, dediğim dedik ve sağlam duran birini görmeyi beklerken aslında evinden olabildiğince kaçan hatta evine geç gelen, içindeki fırtınaları kelimelere dökemeyen, eksikleriyle, kaçışlarıyla, çaresizliğiyle ne yapacağını bilemeyen genç bir adamla karşılaşırız.
Susanna... sorumluluğun erken yaşta omuzlarına yüklendiği bir karakter. Çok konuşmaz ama çok görür; çok itiraz etmez ama çok taşır. Onun varlığı, romanın karanlık anlarında bile evin kırılmayan yanını temsil eder. Hamnet’in hastalığı sürecinde de, ölümünden sonra da Susanna’nın varlığı “evin nabzı” gibidir.
Judith... Hamnet’in ikizi olmanın getirdiği görünmez bağı üzerinde taşır. Kırılganlığın içinde direnen bir ışık gibidir. Çok hassas ama aynı zamanda da çok güçlü birisidir. Annesi gibi, onun narin ve eşsiz özelliğini taşır.