Puan vermedi·272 syf.··Beğendi
· Ammar Kalia, bir ailenin üç kuşak boyunca taşıdığı o derin sessizliğe elini uzatıyor.
Bedi ile Sushma genç yaşta, ailelerinin kararıyla evlendiriliyor. Birbirlerini tanımadan, sadece “belki umut vardır” diyerek yola çıkıyorlar. Zaman geçiyor; çocukları oluyor, roller değişiyor… ama geçmişte açılan yaralar yerinden hiç oynamıyor.
Ne kadar üstünü örtseler de o yara, üç kuşak boyunca kendine sessiz bir yol buluyor. Ah bir zayıflık anı yaşansın yeter ki; hemen başını uzatıp “Ben buradayım,” diyor.
Bir evliliğin içindeki eksikler, anne-baba-kardeş arasında çatlayan yerler, toplumun ağırlığı, kültürel baskılar… Hepsi yavaş yavaş birikiyor ve bir miras gibi aktarılıyor gelecek kuşaklara.
Hiçbir şey dramatize edilmeden anlatılırken insanın içi neden yine de sızlar ki? İşte tam orada yazar, bizi kendi belleğimize doğru çekiyor. Fonda bir anda kendi hikâyemiz beliriyor.
Nehirler boyunca ilerleyen bir yolculuk var romanda; ama asıl yolculuk insanın içinden geçeni anlamaya dair.
Çeviride de Süheyla Abanoz’un emeği çok hissediliyor. Sadece metni çevirmemiş de; Hindistan kültürünün gölgesini, kokusunu, sesini de taşımış satırlara.
Kitabı kapattığımda aile denen yapının bazen ne kadar büyük bir “yük” olabileceğini düşündüm. Gönüllü olduğumuz bir yük ama… yine de üzerimize yapışan ve ne yaparsak yapalım kolay kolay kopmayan o bağlar yok mu…Yazarken bile içimin burkulması bundan.
Ve finalde sahnede Bob Marley:
“Herkes bir gün birini sever… peki biz sevebilir miyiz?”
Cevap da hiç gecikmiyor:
“Belki ben sevgiye dönüşürdüm.”
İçim hâlâ buruk… Ve bir iyi ki..
#sahipsizbiryas