TÜRK TARİHİ ÜZERİNDE TOPLAMALAR
Toplayan: ATSIZ
Türk tarihini görüş tarzımız yanlıştır: Milli tarihimizin anayurttan ve en eski zamanlardan başlattırılması icap ettiği hakkında bugün, memleket münevverlerinin hemen hemen hepsi anlaşmıştır. Fakat buna rağmen Türk tarihinin bir bütün olarak nasıl mütalaa olunabileceği hakkında kimsede belirmiş bir düşünce veya kanaat yoktur. Türk tarihinin Osmanlı tarihinden başlamadığını bugün herkes biliyorsa da henüz hiç kimse Osmanlı müverrihinin sülâlecilik zihniyetinden kurtulamamıştır. Tarihçilerimiz muhtelif sülâlelerin zamanlarını birbirinden ayrı devletlermiş gibi mütalaa etmek yanlışlığına hâlâ düşüyorlar. Meselâ bu tarihçilere göre Gök Türk devleti ile Dokuz Oğuz devleti veya Çağatay devleti ile Aksak Temür devleti birbiriyle hiç münasebeti olmayan ayrı devletlerdir. Keza Anadolu'da Selçük devletinden sonra kurulan Osmanlı, Karaman, Aydın, Saruhan vesaire sülâleleri hep ayrı devletlerdir. Halbuki bunlar ayrı devletler değil, aynı devleti idare eden ayrı sülalelerdir. İngiltere'de, Almanya'da, Fransa'da nasıl muhtelif hanedanlar geçmiş, fakat devlet İngiltere, Almanya, Fransa olarak kalmışsa bizde de sırası ile Kun, Siyenpi, Apar, Gök Türk, Dokuz Oğuz, Uygur, Karahanlı ilh... sülaleleri geçmiş, fakat devlet aynı Türk devleti olarak kalmıştır. Bazen, aynı zamanda birbirine zıt olan ve çarpışan iki Türk devletinin mevcut olması bu kaideyi bozamaz.
Almanya'da Prusya, Bavyera, Saksonya gibi muhtelif krallıklar bulunduğu ve bunlardan bazıları, meselâ Napolyon zamanında, Fransa ile birleşerek Prusya'ya karşı savaştıkları halde nasıl Almanya yine bir Almanya telâkki olunuyorsa ve biz Bavyera'yı, Saksonya'yı ayrı devletler saymıyorsak, on dördüncü asır Anadolu'sundaki birbirine zıt beylikleri de öylece ayrı devletler saymamak, yalnızca ayrı sülaleler telakki etmek mecburiyetindeyiz. Türk tarihi bu şekilde yazılmadıkça, öğrenmek mecburiyetinde olanlar için bir demir leblebi halinde kalacaktır.
Ne kadar yazık ki tarih cemiyeti tarafından yazılan ve mekteplerde okutulan dört ciltlik tarih kitabı da aynı yanlış görüşle yazılmıştır. Kun yerine Hun, Türgiş yerine Türkeş, Tuman yerine Teoman, Kuqan yerine Kushan, Kül Tigin yerine Gül Tekin, Çingiz yerine Cengiz, Temir yerine Timur, Selçük yerine Selçuk yazmak; Hazarları Gök Türklerden ayrı bir devletmiş gibi mütalaa etmek gibi birçok fahiş yanlışları şöyle bir yana bıraksak bile, takip ettiği metot asla tarih cemiyetinin ilmi haysiyetine yakışacak bir şekilde değildir.
Tarih Cemiyeti reisi Yusuf Akçura Beyin, gazetelere verdiği beyanatta, 500 âlim tarafından yazıldığını söylediği bu tarih hiç de 500 âlimin kaleminden çıkmışa benzemiyor. Ve ana gayesi olan Türk gençliğine tarihini öğretmek maksadını da hiç temin etmiyor.
Edebiyat muallimi olduğum ve edebiyat tarihi derslerinde icap ettiği kadar Türk tarihinden bahsettiğim için talebenin bu husustaki, hiç de memnuniyet verici olmayan, vaziyetini yakından biliyorum. Ben neşrine başladığım aşağıki satırlarla Türk tarihinin nasıl mütalaa olunması icap ettiği hakkında bir fikir vermeye çalıştım. Birkaç ufak makale, Prof. Zeki Velidi Beyin basılmamış notları ve yalnız bende tercümeleri bulunan bir iki Rusça eser istisna olunursa, mehazlarım herkesin bildiği mehazlardır. Burada yeni olan şey görüş ve usuldür.
TÜRKELİ
Bugünkü Türkistan'ın sınırı şudur: Doğuda Suçjav civarı (ki aşağı yukarı 99 túl ve 40 arz) ve buradan daha şimalde takriben 94 túl ve 47 arza çekilen mevhum bir çizgi; şimalde Sibirya; batıda Yayık ırmağı ve Hazar denizi; cenupta Gürgân ırmağı, Horasan dağları, Hindügüş, Mus Tağ (Buz dağ), Künlün sıradağları.
Eski zamanlarda Moğolistan da Türkistan'ın içindeydi. Çünkü orası da Türk kalabalığı ile doluydu. Bugünkü Türkistan toparlak hesapla 5,500,000 kilometre murabbaındadır. Bugünkü Türkistan'ın, Çin'in elinde bulunan şarkî bölümüne Çin Türkistan'ı, Rusların elinde bulunan garbi bölümüne de Rus Türkistan'ı denir. Bundan başka Afganistan'ın ve İran'ın Türkistan'a bitişik olan şimali parçaları da Türkistan'dır.
Çinin elinde bulunan şarki Türkistan 1,500,000 kilometre murabbaındadır. Şarkı Türkistan iki kısımdır: Birisi şarkî Tiyanşan'ın cenubunda ve Tarım ırmağı boyunda bulunan Kaşgarya'dır ki 1,120,000 kilometre murabbaındadır. Öteki de şarkî Tiyanşan'ın şimalinde bulunan Çungarya'dır ki 380,000 kilometre murabbaındadır.
Rus Türkistan'ı ise aşağı yukarı 3,800,000 kilometre murabbaındadır. Garbi Türkistan'ın Şimali bölümü Kazakistan, Balkaş ve Isık göl arasındaki bölümü Yedisu, Aral gölünün cenup ve batı bölümü Harzem, Amuderya ile Sırderya arasındaki bölümü Maveraünnehir adını alır. Maveraünnehirin şarki bölümüne de tahsisen Fergana denilir.
Türkistan bir çöl ve bozkır denizinden ibarettir. Bu denizin ortasında Tiyanşan dağları yahut Tanrı dağları denen sıradağlar uzanır. Tanrı dağları Türkistan'ın bel kemiğini, hatta iskeletini teşkil eder. Bir insan gövdesini mütalaa etmek için nasıl önce iskeleti bütün kemikleri, delikleri, oyukları, girintileri, çıkıntıları ile öğrenmek gerekirse Türkistan'ı iyi öğrenmek için de mutlaka Tanrı dağlarını iyice bilmek lazımdır. Fakat biz Türkistan coğrafyasında fazla tafsilâta girişmeyeceğimiz için burada Tanrı dağlarından da çok kısa ve icabı kadar bahsedeceğiz: Tanrı dağları 95 tül ve 43 şimali arzdan başlar. 1200 kilometre batıya gider. Sonra kıvrılarak 1000 kilometre de cenubu garbiye gider. En cenubi noktasına varınca dünyanın en yüksek yerlerinden biri olan Pamir'i teşkil eder. Bu büyük sıradağlardan büyük bir kısmının üstü hep karlarla örtülüdür. Türkistan'a hayat veren ırmaklar (meselâ: Tarım, İle, Çu, Talas, Amuderya, Zerefşan, Sirderya) hep bu dağlardan çıkar. Türkistan'da medeni hayat Tiyanşan'ın mümbit etekleriyle bu ırmakların kıyılarında doğmuş, büyümüştür. Tiyanşan sıradağlarının en orta kısmı Han Tanrı adını alır. Han tanrı (Xan tengri) bütün Türkistan'a hâkim 7315 metre yüksekliğinde bir dağdır.
Çungarya ile Moğolistan'ı ise Altay dağları ayırır. Baykal'ın garbından itibaren cenuba doğru da Sayan dağları vardır. Bu üç büyük sıradağlar birbirine benzer: Yamaçları ve etekleri el değmemiş ormanlarla dolu gösterişli ve güzel dağlardır. Moğolistan'la Mançurya'yı ayıran Kingan dağları ise eski Türklüğün doğu sınırını teşkil ediyordu. Kingan dağlarına Türkler Kadırgan derlerdi. Fakat Türkler birkaç defa Kadırganı aşarak Kora'ya kadar olan yerleri de istila etmişlerdi. Türkler Türkistan'ın batı sınırını da birkaç kere aşmışlar ve Türkistan'a bitişik yerlerini Türkleştirmişlerdi. İdil ırmağı boyu uzun zaman Türkeli olarak kalmıştır. Ural dağlarının cenubi bölümünün her iki yanı bugün de Türklerin oturduğu bir yerdir.
Milâdın ikinci asrında yaşayan Yunan âlimi Ptolemaios Türkistan'ı sekize ayırmaktadır:
1-Hirkanya; şimdi Cürcan veya Gürgân denilen yerdir. Türkistan'ın cenubugarbi köşesidir.
2-) Margiyana; öncekinin doğusundadır. Şimdiki Merv ve Aşkabat havalisidir.
3-) Arriyana; öncekinin cenubandadır. Şimdiki Herat havalisidir.
4 - Baktriyana; öncekinin doğusundadır. Simdiki Belh mintakasıdır.
5-) Sogdiyana; öncekinin şimalindedir. Şimdiki Semerkant ve Buhara şehirlerinin bulunduğu yerdir.
6-) İç Skitya; Aral gölü ile Hazar denizi arasındaki Kazakistan bozkırlarıdır.
7-) Dış Skitya; Imaos (yani Tanrı dağları) un şark bölümünün şimal mıntıkalarıdır.
8-) Srika; öncekinin cenubî bölümleridir.
Gerek Ptoleme, gerek milâdın ilk asrında yaşayan Plinius ve gerekse milâttan önce birinci asırda yaşayan Strabon'daki ırmak, dağ, kavım atlarını aydınlatmak işiyle Avrupa âlimleri uğraşmışlardır. Avrupa âlimleri eskiden bu atları Türkçe olarak izaha uğraşıyorlardı. XIX uncu asrın sonunda ve XX nci asırda ise İran atlarıyla izaha kalkıştılar. 1930da « Poleme'ye göre orta Asya » adında bir kitap çıkaran Fransız Berthelot ise yeniden Türk atlarını denedi. Bu meseleyi tetkik için Gök Türkler devrinden başlayarak sırasıyla daha eski zamanlara gitmek ve tarih malûmatına arkeoloji, etnoloji, filoloji malûmatını da katmak icap eder. Bugün bu atlardan bir takımının Türk olduğu, bir takımının da olmadığı muhakkak olmakla beraber bu yabancı atların nereden ve nasıl geldiklerini tetkik etmek Türk âlimlerinin vazifesidir.
Türkistan, hele şarkî Türkistan çok kuraktır. O kadar ki şarkı Türkistan'da asırlardan beri kumun altında kalmış olan medeniyet eserleri, kitaplar bugün hemen hemen hiç bozulmamış bir halde çıkarılmaktadır. Garbi Türkistan daha sulaktır. Türkistan'ın hayat kaynağı olan Tiyanşan, Altay ve Sayan sıradağlarının cumudiyelerinden doğan ırmaklar Türkeli'nin kumlarını sulayarak geçer. Bunların bir takımı göllere dökülür. Bir takımı da sonsuz kum çölleri içinde yok olur gider. Türkistan'ın en büyük, belli başlı ırmakları şunlardır: Amuderya: 2350 kilometre uzunluğunda olan bu ırmak Aral gölüne dökülür. Eski Yunanlılar Oksus derlerdi.
Bu, ögüz sözünün yunanca söylenişi olmalıdır. Bu ırmağın bir adı da Ceyhun'dur. Ceyhun diye bilhassa İslâm devrinde Araplar ve acemler söylemişlerdir. Amuderyanın en mühim kolları Vahş, Kâfirnigan ve Surban'dır. Eskiden Zerefşan ve Kaşkaderya da Amuderya'ya dökülüyorlardı. Bugün ise ona yetişemeden çölde kayboluyorlar. Bugün Aral gölüne dökülen Amuderya 1221-1578 yılları arasında Hazar denizine dökülüyordu. O zamanki mecrasının adı Öz boy (Ogüz boy) dur. Amuderya islâmiyetten önceki çağlarda da Hazar denizine dökülüyordu. Bunu Ahmet Zeki Velidi Bey, İstanbul'da Fatih kütüphanesinde 3386 numarada bulunan El birûninin 416 hicri (1026 m.) de eliyle yazdığı «Tahdīdū nihāyātil Emakinatlı eserindeki bir kayda dayanarak ispat etmiştir. Eskiden Amuderyaya dökülen Kaşkaderya, Buhara ile Semerkant arasında bir ırmaktır. Çölde kendi kendine biter. Yalnız ilk baharda akar. Yine eskiden Amuderyaya dökülen Zerefşan boyu Türkistan'ın en güzel ve en mümbit yeridir. Bu ırmağın bir adı da Namidir. Türkler Nam suv demişlerdir.
Sırderya 1886 kilometre uzunluğundadır. Eski Yunanlılar buna Yaksart, eski Türkler de Yinçü Ögüz (inci ırmağı) demişlerdir. İslam devrinde Seyhun adıyla da maruf olmuştur. Kendisine dökülen en mühim çaylar Çırçık ve Ahengeran (eski Türkçesi ilak)dır .
İle: Bunun adını ili okumak yanlıştır. Çünkü Rus ve Çin söyleyişidir. Uzunluğu 650 kilometredir. Tiyanşan'dan çıkıp Balkaş'a dökülür. Kendisine dökülen başlıca çaylar Kūnkes (eski türkçesi künket) ve Kastır.
Zerefşan: Tiyanşan sıradağlarının kollarından olan Türkistan sıradağlarından çıkarak batıya doğru akar. Amuderya'ya varmadan kumların içinde kaybolur. Uzunluğu aşağı yukarı 600 kilometredir.
Ob: Ruslar buna obi derler. Türkistan'ın şimalinden Altaylardan çıkıp buz denizine akar. 3200 kilometre uzunluğundadır. Buna sağ ve soldan pek çok ırmaklar dökülür. Bunların en meşhuru İrtiş’tir. İrtiş'in uzunluğu 4000 kilometreye yakındır. Batıdan kendisine dökülen İşim ve Tobul da büyük ırmaklardır.
Selenge Tannu Ula dağlarından çıkar. Yolu 1000 kilometre kadardır. Doğu kıyısından Baykal'a dökülür. Kendisine dökülen birçok ırmak ve çayların en meşhuru Orhun'dur.
Yenisey: Moğolistan'dan çıkarak Buz denizine dökülen büyük ırmaklardan biridir. Yolu aşağı yukarı 4300 kilometredir. Kendisine dökülen birçok ırmak ve çayların en meşhuru Angara'dır.
Tarım: Tiyanşan ve Künlün'den çıkan birkaç ırmağın birleşmesinden doğar. Doğuya doğru akarak Lop gölüne dökülür. Buna akan Kaşgar ve Hotan ırmakları çok defa Tarım'a dökülmeden kurur. Tarım da tarmak, tarla, Tarancı gibi Türklerin ziraat kültürüne ait bir söz olmalıdır.
Yayık Ural dağlarından çıkarak Hazar denizine akar. Uzunluğu 3000 kilometreye yakın ve yolu dolambaçlıdır.
İdil Şimali Rusya'daki iki gölden çıkarak Hazar denizine dökülür. Uzunluğu 3400 kilometredir. Türkistan'da birçok da göller vardır. Bunların bazıları denizler kadar büyük olduğundan eski ve yeni müelliflerde ve milletlerde deniz adını da taşımışlardır (meselâ : Hazar, Aral, Baykal). En mühim göller şunlardır:
Hazar Denizi: 396,400 kilometre murabbaında büyük bir iç denizdir. Avrupalıların buna Kapsi demeleri cenubi Kafkasya'da bu atta bir milletin eskiden yaşamış olmasındandır. Hazar adı da Hazar Türklerinden alınmıştır. Hazar denizinin pek çok adı vardır: Geylân denizi, Curcan denizi, Taberistan denizi, Horasan denizi, Şirvan denizi, Bakü denizi, Derbent denizi, Abiskûn denizi, Harzem denizi, Bulgar denizi, itil denizi, Oğuz denizi, Ak deciz Gökçe deniz gibi atlar da taşımıştır. Harzem denizi adı sonradan tahrif olunarak Kulzum denizi de denilmiştir. Harzeme Türkler tahrifiyle Kulzüm sözü çıkmıştır. Xorzum dediklerinden bu ad....
Aral Gölü : Bütün dünyanın en büyük göllerinden biridir. Derinliği en çok 70 metredir. Aral hep ayni yükseklikte değildir. 3 metre arasında inip çıkmaktadır. 1880-1906 arasında alçalmış, 1908-1912 arasında yükselmiş, 1917 ye kadar sabit kalmıştır. Çok kurak geçen 1917 de yine alçalmağa başlayıp 1921 e kadar alçalmıştır. 1921 - 1924 arasında ise yine yükselmiştir.
Balkaş: Bu da Türkeli'nin büyük göllerindendir. En derin yeri 150 metre kadardır. Bu gölün suyu eskiden tuzlu idi. 1880 den başlayarak yavaş yavaş tuzu azaldı. 1800-1900 arasında her yıl 20 santim yükseldi. En çok yükseldiği yıl 1909 dur. 1910-1911 de 30 santim alçalmıştır. 1921 den sonra biraz yükselmiş, 1925 te biraz inmiş, 1927 de yine yükselmiş, 1928 de biraz alçalmıştır. Bu göle yedi ırmak dökülür ki en meşhurları İle, Aksu ve Göksu'dur.
Işık Göl: Bizim şivemizle Isı Göl suyu sıcak olduğundan bu adı almıştır. Türklerin ilk yurtlarından biri de bu Isık Göl çevresi olmuştur.
Baykal: Türkeli'nin büyük içdenizlerinden biri de budur. Bay göl demektir. Baykal, Yakut (Saka) Türklerinin söyleyişidir. Yakutlar bu gölü hâlâ kutlu sayarlar. Çin membaları bu gölü şimal denizi tesmiye ediyorlardı.
Türkeli'nde bunlardan başka birçok ırmaklar ve göller daha vardır. Bunların bir takımı da Avrupa'dakilerden büyüktür. Fakat Türk tarihi bakımından en mühimleri bunlar olduğundan ötekilerini ancak sırası geldikçe söyleyeceğiz.
Türkistan'ın asıl büyük kısmı, yani ırmak ve göl çevrelerinin dışında kalan parçası büyük bir bozkırlar ve çöller denizinden ibarettir. Buralarda iklim kuru ve sert, fakat saglamdır. Bu çetin bozkırlardaki çetin hayat buradaki Türkleri ve Türklerin atlarını da çetin ve sert yapmıştır. Bu ellerde yaşayan Türk, çok sağlam, güçlü, açlığa, susuzluğa, Sıcağa, soğuğa dayanıklı bir millet olmuştur. Bu coğrafi muhit, Türklerin geniş yürekli, kıskançlık bilmez, yeknesak, müsamahakâr, ciddi, vakur, geniş görüşlü, sert ve acımak bilmez olmasında şiddetle âmil olmuştur. İşte, yer yüzünün birinci milleti olan Türklerin anayurdunun çok kısaca anlatılışı bu kadardır.
İLK TÜRKLER
Milâttan önceki 5000 inci yıllarda Türkistan'da Harri'ler yaşıyordu. Sümer kitabelerinde bunların adı Kiurri şeklinde yazıldığından bunu Hurri okuyanlar da vardır. Bunlar milattan önce 4000 yıllarında Türkistan'dan Babilistan'a kadar yayıldılar. Milattan önce 2400 yıllarında da Babilistanı zapt ederek Gudium sülalesini kurdular. Bu Harri veya Hurri'ler eskiden Sami sayılıyordu. Çek âlimi Hrozny bunların her halde Sami ve Ari olmadıklarını iddia etti. Alman âlimi E. Forrer ise 1930 da yazdığı bir makalede bunların dilinin Türkçeye çok yakın olacağını söyleyerek bu milleti en eski Türkler diye tanıttı. Her halde sonradan tarihte gördüğümüz bütün Turan milletleri bu Harri'lerden çıkmış olacaktır. Harri'lerin Babilistani zaptettikleri asırda (milâttan önce 24. asır) Çinin şimalinde bugünkü Moğolistan ve Çungarya'da Kun'lar yaşıyordu.
Kun'ların batısında, orta Tiyanşan ile Aral Gölü arasında Saka'lar onların da batısında yani Aral ile Hazar arasında ve bu sahanın şimalinde Masagit veya Masaget'ler bulunuyordu. Masaget adı bunlara yabancıların verdiği at olup, Zeki Velidî Beye göre bunların Türkçe adı Peçenek idi. Saka ise milli ad olup bugün bile Yakut Türkleri kendilerine Saxa diyorlar. Saka'lara bazen verilen Sak adı İran okuyuşu olup belki de bir hakaret manasını ifade ediyordur. Çünkü acemce Sak köpek demektir. Avrupa âlimleri hiçbir müspet delil göstermeden Sakaları İranlı sayıyorlar. Halbuki Zeki Velidî Bey gösterdiği birçok delillerle Sakaların Türk olduğunu ispat etmiştir.
Peçeneklerin ve Sakaların eski tarihleri pek karanlıktır. Sakaların bir zamanlar Asya'da büyük fütuhat yaptıkları, hatta İran'ı çiğneyerek Anadolu'ya kadar kol saldıkları, Sümerlerin de bunlardan olduğu söylenmektedir. Peçenekler çok defa Sakaların bir kolu sayılmış, siyasî vaziyete de daha çok Sakalar hâkim olmuştur. Sonradan büyük birer ulus olarak meydana çıkan Usun ve Gök Türk'ler bu Sakalardan çıkmıştır. Usun ve Gök Türkler sarışın ve gök elâ gözlü idiler.
Yine sarışın ve gök elâ gözlü oldukları Çin membaları tarafından söylenen eski Kırgız'lar da belki bu Saka zümresinden çıkmışlardır.
Kunlar ise şüphesiz türlü boy ve uruklardan mürekkep olmakla beraber, esas kütlesi, sonradan tarihte Oğuz diye tanıdığımız Türklerdir...
Zeki Velidi Beyin Sakaların Türk olduğuna dair getirdiği delillerin başlıcaları şunlardır:
I. - Sakaların yaşadığı Orta Tiyanşan havalisindeki bütün coğrafi adlar Türkçedir. Eğer Sakalar Türk olmasaydı bu havalide hiç olmazsa birkaç tane Türkçe olmayan atlar bulunacaktı. Netekim bugün bir Türk vatanı olan Anadolu'da Türklerden önce yaşayan milletlere ait birçok yer isimleri vardır;
II. - Çin membaları Gök Türkleri Sakalardan çıkmış olarak gösteriyor;
III. Sakalardan bize kalan birkaç söz ancak Türkçe ile izah olunabiliyor;
IV. Bugün Sibirya'nın şimali şarkisinde yaşayan Yakut Türkleri kendilerine Saka (Saxa Kiji - Saka kişi) diyorlar ve kendilerinin eskiden cenuptan geldiklerine dair hâtıralar saklıyorlar.
Bundan başka mühim bir delil daha vardır ki o da altıncı asırda Gök Türklerle siyasî münasebatta bulunup bize Türklere dair bazı malumat bırakan Bizanslıların membalarında Türklere eskiden Saka denildiği hakkındaki kayıttır.
Bugünkü Çerkes, Lâz ve Gürcülerin ataları olan Yâfesî (Alârudyen) milletler de bu Türklerin (Sakalarla Peçenekler) arasında yaşıyorlar ve onlara tâbi bulunuyorlardı. Sakalar ve Peçenekler hakkında Iran ve Yunan membaları pek az malumat veriyor. Yunan membalarına göre Peçenekler sağlam ve dinç bir millet olup kendilerine dokunulmadığı zaman sessiz ve durgundular. Fakat savaşta pek serttiler.
Kunlara gelince, Çinlilerin verdiği malumat sayesinde bunlar hakkında daha çok şey biliyoruz:
Kunlar hayvanlarıyla birlikte bir yayladan öteki yaylaya göçerlerdi. Bir yerde of bitince otlak yere giderlerdi. Boynuzlu hayvan, kısmen deve, eşek, katır beslemekle beraber en çok at beslerlerdi. İyi soy atları da vardı. Ekincilikle daimi olarak uğraşmamakla beraber kondukları yerde herkesin hususî toprağı olurdu, orasını ekerlerdi. Yazıları yoktu. Kanunları şifahi idi. Çocukların terbiyesine dikkat ederler ve onları milletin menfaatine uygun olarak yetiştirirlerdi. Binici millet oldukları için çocuklar küçük yaşta iken koçlara binerek biniciliğe alışırlardı. Koçlara binen bu çocuklar yay ve okla kuş ve sıçan avlarlar, biraz büyüyünce de tilki ve tavşan avlayarak etlerini yerlerdi. Yay kullanabilenlerin hepsi asker olur ve süvari alaylarına girerlerdi. Bollukta yalnız avla meşgul olurlardı. Av kendilerini geçindirmezse akın ve çapul yaparlardı. Okları, yayları uzundu. Kılıçları, süngüleri kısa idi. Bunlar akınlarını yalnız iktisadi zaruretle yaptıkları için muvaffakıyet zamanında yırtıcı kuşlar gibi ileri atılırlar, muvvakıyetsizliğe uğrayınca çekilirlerdi. Böyle zamanlarda ricat etmek ayıp değildi. Fakat kaçarken daha korkunç olurlardı. Bu yapma bozgunluklarda birdenbire dönerek saldırdıkları, sonra yine kaçmağa başladıkları olurdu. Atları çevik olduğu için bu manevrayı kolaylıkla yaparlardı. Ricatta yakından takip olunurlarsa toz gibi, çölde dağılırlardı. Kovalayanlar çölde yok olurdu. Coğrafî muhit iktizası maddi insanlardı. Menfaatleri olan yerde nezaket ve adalet bilmezlerdi. En büyüğünden en küçüğüne kadar hepsi hayvan etiyle yaşarlardı. Yünden ve kürk derilerden kendilerine elbise ve bayrak yaparlardı. Savaşabilecek olan gençlerle güçlüler saygılanırdı. Güçsüzlerin, ihtiyarların itibarı yoktu. En iyi yemekleri güçlü olanlar yer, ihtiyarlar bunların artıklarıyla beslenirdi. Babaları öldükten sonra üvey analarıyla, kardeşleri ölürse yegenleriyle evlenirlerdi. Birbirlerini yalnız adlarıyla çağırırlardı. Bunlarda lâkap ve unvan yoktu. Sözlerinde o kadar doğru idiler ki verdikleri söz kâfiydi. Birisini öldüren veya büyükçe bir hırsızlık yapan ölüm cezasına çarpılırdı. Bütün malını da verirdi. Küçük hırsızlık yapanın yüzünü bıçakla çizerlerdi. Mahpuslar hakkında en çok on günde karar verilirdi. On günde ya ceza verilir, yahut affolunurdu. Bütün memlekette ancak birkaç mahpus bulundurulurdu. Daha çoğu bulundurulmazdı. Savaşta gayeleri esir almak ve yağma etmekti. Düşmanın başını getiren adama mükâfat olarak rakı ile ölenin malları verilirdi. Savaşta ölen arkadaşının cesedini taşıyan da onun vârisi olarak mallarını alırdı. Esirlere dokunmazlar, bunları sürülerinde kullanırlardı. Yabancı milletlerin malını yağma etmek, hatta çalmak gayet tabiiydi. Fakat bu hususta kendi aralarında çok doğru idiler. Besleyebildikleri kadar kadın alırlardı. Fakat kadın esir sayılmaz, saygı görürdü. Yılda bir defa gök ve yer tanrılarının, atalarının ruhuna kurban keserlerdi. Kurban merasimi zamanında kurultay olurdu. Umumi meseleler burada hallolunurdu. Burada at koşuları, deve koşuları, oyunlar yapılırdı. Güzün atlar semirdikten sonra bütün ormanları teftiş ederler, mallarını sayarlardı. En büyük devlet mülkü ormanları idi. Musiki ile de meşguldüler. Yabguların musikileri Çin'den gelirdi. Yabguları çok sertti. Yabguya karşı en küçük bir itaatsizlik ölümle biterdi. Yabgu sabah güneşe, akşam aya secde ederdi. Yüzü şimale dönük olarak otururdu.
Evinin kapısı doğuya doğru idi. Saygılı taraf soldu. Ayın ilk günü kutlu idi. Ölüleri iki tabuta koyarlardı. Yabgularının tabutunu gümüş ve altından yaparlar, onun üzerini de deri ile örterlerdi. Mezarı belli etmek için üzerine ağaç filân dikmezlerdi. Büyüklerin cenaze merasiminde birkaç yüz cariye ve köle ölü hayattaymış gibi hizmet ederdi. Genç kahramanlar cenazeye refakat ederlerdi. Ay dolunlaşınca bu gençler mezar civarında mübarezeler yaparlardı. Ay küçülünce mübarezeler biterdi. O zaman birkaç esirin başı kesilir ve bahadırlara mükâfat olarak kımız verirlerdi. Oldukça ileri bir maden sanayiine maliktiler. Bir defa Çinliler bunlardan üç buçuk metre yüksekliğinde altın bir put zapt etmişlerdi. Hükümdar ölünce onun yakınlarından yüz kadar adam da kendilerini feda ederdi. Bir iş yapacakları zaman yıldızlarla fala bakarlardı. Ay dolunken savaşırlardı.