Kitap net iyi.
9/10
·440 syf.··
2025 7. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 20 Kasım 2025 02:19
Aklıma ne gelirse doğaçlama yardıracağım; o yüzden kitap incelemesini merak edenler için kısaca söyleyeyim: Kitap taş gibi, çok faydalı ve doğru bir görüş kazandıracak okuyanlara. Bir sürü şey paylaştım göz atmanızı tavsiye ederim. Alın, okuyun, sıkılmayın, anlamaya çalışın. Bir roman olmasa da dili yine de akıcı, samimi ve keyifli bence. İnsan doğasına ve psikolojisine merakı olanlar kaçırmasın. Biyolojik yapımızın ve evrimsel tarihimizin mevcut durumumuzu ne ölçüde açıkladığını göreceksiniz ve buradan kendimize ne gibi çıkarımlar yapabiliriz bunu anlamanıza yardımcı olacak. Kitap hiçbir soru işareti bırakmayacak kadar tatminkar ve sabırla anlatıyor her detayı. Kendimize dair derin düşünmeye ve bakış açısı geliştirmeye de katkı sağlıyor. Konuya ilgisi olanlara tavsiye etmekle birlikte konuya ilgisi olmayanlara daha çok tavsiye ediyorum. Bir roman eksik okuyuverin. Bu sulara da artık giriş yapmanız gerekiyor bence. Tamam buradan sonrası incelemeden başka her şeye benzeyecek muhtemelen o yüzden ayrılabilirsiniz. İnsanın kaynak kodlarına ne kadar dolaysız ve detaylı bir bakış atabilirsek kendimizi o kadar iyi tanır ve buna göre sağlam ve realist bir içgörü edinebilir, gelişebiliriz. Psikolojiye her daim merakım olmuştur. Zihnin yapısını irdelemek, insan davranışlarının nedenselliğini kavramak ilgi çekici ve derinlikli gelir. Her birimiz doğmak ve hangi şartlara sahip olmak konusunda bir tercih yapmadan kendimizi bir anda hayatta buluveririz. Sanki akıp giden bir tiyatro oyununda apar topar sahneye atılmışızdır ve doğaçlama yaparak, öğrenerek, genellikle de taklit ederek biz de dahil oluruz bu oyuna isteyerek veya istemeyerek. Bilinçli bir kararın sonuçlarını yaşamadığımız için, aynı zamanda da bilinçli olduğunun bilincine varabilen bir varlık olarak hepimiz hayatımızın en azından bir döneminde “niçin varım?”, “hayattaki amacım ne?”, “doğru ve yanlış olan ne?”, “beni diğer varlıklardan özel kılan ne?” gibi sorularla varoluşsal sorgulamalara girişiriz. Tarih boyunca da birçok düşünür, filozof, kanaat önderi, evrenin hikayesine, insanın doğasına, nesnelere, kavramlara ve olaylara kendilerince birtakım açıklamalar getirdiler. Kimisi yanlış, kimisi kısmen yanlış, kimisi de kısmen doğruydu. Birkaç yüzyıldır da modern bilimsel metodolojinin gelişmesiyle ortaya sunulan çıkarımların isabeti inanılmaz derecede keskinleşti ve sıradan bir insanın bile kolaylıkla farkına varıp takdir edeceği üzere güvenilir bilgiler hiyerarşisinde bilim zirveye oturdu (en azından benim nezdimde öyle). Bilimsel teoriler ve bulgular da zamanla bazı değişimlere uğrayabiliyor ve geliştirilebiliyor fakat yine de Carl Sagan’ın deyimiyle karanlık dünyada bir mum ışığı misali mükemmel olmasa da elimizdeki en iyi seçenek halihazırda bilim gibi gözüküyor. Bazı disiplinler tarihsel bir zorunluluk olarak birbirinden kopuk şekilde gelişti ve kendi yollarını çizdi. Fakat artık biliyoruz ki ortaya çıkardığımız geniş bilgi havuzu farklı alanlardaki güvenilir bulgular nezdinde sınanabilir ve eksikliklerinin giderilmesi sağlanarak geliştirilebilir. İşte görece yakın bir tarihte biyoloji ve psikoloji-davranış bilimi arasında bu tarz bir evlilik yaşandı. Buna evrimsel psikoloji diyoruz. Bilimsel bilgi üretiminde geçen süre zarfında artık bazı örüntüleri keşfedebilmemiz için yeterli şartlar sağlandı. Konumuz olan insan doğası hakkında doğru çıkarımlar yapabilmek adına ilk düğmeyi doğru yerden iliklemeye başlamak zorundayız. Göz ardı edemeyeceğimiz ölçüde birikmiş olan bilimsel külliyata sırt çevirmek gerçekliği inkar etmek ve hatalı bir patika izlemek olur göz göre göre. Tarih boyunca (eldeki imkanlar doğrultusunda mecburiyetten) herkes kafasından bir şeyler anlattı, herkes kendi sağduyusuna, gözlemine belki de kişisel eğilimlerine yönelik olarak bir teori sundu insanın ne olduğuna veya ne olması gerektiğine dair. Aslında bu hayatın her alanında geçerli bir durum. Evrene ve içinde var olan her şeye dair hangi konuda bir fikir üretmemiz gerekirse gereksin kendi kurduğumuz fantezi dünyasından hareket alarak veya bize nasıl hoş geliyorsa o şekilde işkembeden sallayarak bir hipotez üretemeyiz ya da üretmemeliyiz diyeyim. İlla ısrarcı olup üretirsek de bu çok yüksek ihtimalle yanlış olacaktır. Mesela Einstein’ın ortaya koyduğu uzay-zaman kavramının bir bütün olduğu fikrini bilmeden zaman hakkında felsefe yapmak sıkıntılı bir durum bana göre. Çünkü ortada bariz gerçek bir bulgu var. Bilimsel gerçeklere sırtını dönerek veya görmezden gelerek çıkılan her yol çok şanslı değilsek daha en baştan problemli başlayacak muhtemelen. Bu uzun girişi bu yüzden yazmak durumunda hissettim çünkü insanın ne olduğu hakkında ahkam kesmek için önce insanın içinde bulunduğu evreni, dünyayı, oluşma şartlarını, tarihsel geçmişini, biyolojisini, antropolojisini bir raddeye kadar biliyor olmak zorundayız. Aksi takdirde her şey sığ ve içi boş fikirler olarak kalacaktır. Evet yaşam döngüsüne bir anda gökten düşer gibi indik ve kendimizi hayat denen karmaşanın içinde bulduk. Önümüzde binlerce parçalık bir puzzle var ve biz nereden, nasıl başlayacağız, neyi nasıl anlayacağız diye boğuşuyoruz. Puzzle bitirmenin en etkili yolu önce köşelerden, kenarlardan yani dış çerçeveden başlamaktır. Adım adım ve sırayla, sabırla, aceleye getirmeden, uymayan parçaları zorlayarak yerine oturtmaya çalışmadan, inatlaşmadan her şeyi yerli yerine doğru şekilde koymamız gerekiyor. Peki gerçek hayat algısına dair bu çerçeveyi ne ile oluşturacağız? Kimisine göre sağduyu, kimisine göre sezgiler, kimisine göre dini inançlar, kimisine göre rol model aldığı kişilerin dizdiği hazır çerçeveleri kopyalamak vs. Bana göre, şeylerin genel hatlarını belirleyen ve kendimize referans alarak diğer bütün parçaları dizmeye o noktadan devam edeceğimiz en temel olgu (%100 güven hiçbir şeye olmasa da) sınanmış, kendini ispat etmiş olan bilimsel bilgi ve rasyonel düşünce ilkeleri. Kusurlu ve kısıtlı bir varlık olarak, eğer daha iyi bir yol varsa ben buna vakıf değilim. Peki o halde çıkış noktamızı ve kendimize dayanak alacağımız desteği belirlediğimize göre teorilerimizi bu prensiple inşa edebiliriz sanırım. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok! Örnek olarak bilim bana insanın düşünen, plan yapan, duyu organlarından gelen sinyalleri yorumlayan ve hayati fonksiyonlarını yöneten organımın beyin olduğunu söylüyorsa, bunun üzerine şüpheye yer vermeyecek kadar çalışma ve sonuç elde edildiyse ve ben hala ısrarla bazı alakasız işlevleri vücuduma kan pompalayan kalbime yoruyorsam, gerçekten kendimi boşa yoruyorum ve boşa kürek çekiyorum demektir. Kalbin vicdan ve kıskançlık gibi duyguları yöneten organ olduğuna dair istersem on bin sayfalık ciltli eserler yazayım. Bununla ilgili teoriler ortaya koyayım. Hayatımı bu konuya adayayım yine de hiçbir kıymeti yok. Tamamen zaman kaybı! Bu sadece konunun anlaşılması bakımından basit bir örnekti. Safsata, sallama, temelsiz bilgi gibi şeyleri bir kenara bırakıp rasyonel ve şüpheci bir bakış açısıyla yaklaşmamız gerekiyor her konuya. Hele ki günümüzün bilgi kirliliği ve kaos ortamında. Eskiden bilgiye erişmek zordu; artık zor olan ve maharet gerektiren çamur bilgiden kendimizi ustalıkla izole edebilmek ve kirlenmemekte. Bu noktada genellikle ilk devreye giren reflekslerimiz, hemen atlamak isteyen içgüdülerimiz ve eğer iyi ehlilleştirmediysek saçma sapan çıkarımlarda bulunacak sezgi ya da sağduyumuza biraz ket vurmaya çalışalım. Şimdi bu kitap bana göre %90 ve üzeri tutarlılıkta nokta atışı tespitlere ve geçerliliğe sahip değerli bir eser. Ama bazı ön koşullar da var ki mesela evrim kuramı hakkında yeterli bilginiz yoksa bazı şeyler havada kalacak veya ne anlatıyor bu diyeceğiniz yerler olacak. Bazı şeylerin yerli yerine oturması için 1) tarafsız bir bakış açısına sahip olmanız, 2) evrim kuramını biraz bilmeniz, 3) gerçekleri anlamaya gayret ediyor olmanız gerekiyor. Son olarak da okuduğunuzu anlamanız tabi ki. Daha önce İnanan Beyin kitabını da bu ölçüde sevmiş ve faydalı bulmuştum. Michael Shermer ’ın kitaba önsöz yazması bu yüzden ayrıca hoşuma gitti. Tamam artık bu kadar gevezelik yeter diyerek kitaptaki konu başlıklarından bahsetmeye başlayalım. Yukarıda bahsettiğim mevzulardan ötürü doğru referans noktamızı belirledik ve biyolojiyi, dolayısıyla evrimsel biyolojiyi temel altlık yaparak kendimize psikolojik çıkarımlar sağlayacağız, kitabın olayı bu. Bu iki bilimsel dalın arasında bir nedensellik köprüsünün kurulması için bence geç bile kalındı. Çünkü insan psikolojisi diye bir kavram bile yokken insanın atası olan başka formda canlılar vardı ve biz onlardan evrimleştik. Bu kesintisiz süreç içinde pat diye araya reklam girmedi veya yönetmen “evet kestik” demedi. Bu kesintisiz süreci ve modern insana gidilen yoldaki dinamikleri çok iyi anlamamız, gözlemlememiz gerekiyor. Bu kısımlar bize tüm hikayenin başlangıcını ve nasılını, nedenini bir yere kadar açıklama olanağı sunuyor zaten başlı başına. Bu aşamada durup hala yok töz, ruh, reenkarnasyon bilmem ne buralarda boğuşmanın bir anlamı var mı mesela? Antik Yunanistan’da, Ortaçağ Avrupa’sında veya binlerce yıl önceki Hindistan’da yaşamıyoruz artık bunu kabullenmemiz gerekiyor. O büyük insanların dehasını veya çabasını dönemine göre takdir etmekle birlikte bugün çok başka bir yerdeyiz. İnsanlığın artık 1 yılda ürettiği bilgi miktarı geçmişin tamamından daha fazla halde. Kitapta da bahsettiği üzere insanın süper gücü aşırı zeki olması değil. Bugün herhangi birimizi dımdızlak doğaya bıraksak yapabileceğimiz maksimum şey şanslıysak ateş yakabilmek olur. İnsanlığı bu kadar ilerleten fenomen bilgi birikimi ve sürekli üzerine koyduğu ölçüde gelişme kapasitesi. Her seferinde sıfırdan başlamaması. Bir bilgisayar oyununda save dosyası alıp kaldığınız yerden ilerlemek gibi fakat nesilden nesle yapıyoruz bunu işte. Yani bazı şeyleri demode yaklaşımlarla çözmeye çalışmak en kısa tabirle yanlış. Yaklaşım ve çıkarımlarımızda mevcut bilgi birikiminden istifade etmemiz gerekiyor. Gerçeklerle, bulgularla inatlaşmak yok! Kitabın yazarı da gerçekçi yaklaşımıyla ve detayları doğru yorumlayabilen biri olduğu için tarzını oldukça beğendim ve sempati duydum. Politik doğruculuk uğruna veya birilerine şirin gözükmek için -mış gibi konuşmuyor. Bazı şeyler hoşumuza gitmese de kabullenmek gerekir. Düzeltilmesi gerekiyorsa da kabullenmeden düzeltmenin imkanı yoktur. Hoşuma giden şeylerden biri de karşı argümanların halı altına süpürülmemesi, aksine evrimsel biyoloji ve evrimsel psikolojiyi yok sayan sosyokültürel kuramların argümanlarını da harika şekilde ortaya koyması. Ardından tane tane eleştirilerini sıralıyor ve neden yetersiz açıklamalar ve yanlış çıkarımlara işaret ettiklerini net olarak gösteriyor. Gerçekten verilen örnek ve önermelere katılmamak için katıksız bir inat ve mantıksızlık gerekiyor. Evrimsel psikologlar insanın yapısındaki kültürel etkileri tamamen inkâr etmiyor fakat genetik ile olan ayrımını yapabiliyor. Sadece kültür yolunu savunanlar ise genelde evrimsel psikolojiyi yok sayıyor veya kendilerince tehlikeli bulduklarından göz ardı etmeye çalışıyorlar. Evrimsel psikolojinin cinsiyetçiliği, ırkçılığı teşvik edeceğini, sorumluluk ve salt eşitlik duygusunu ortadan kaldıracağını, hatta soykırımcı uygulamalara kapı aralayacağı düşünülüyor olabilir. Bu tarz korkular ile genleri ve evrimi inkâr etmek gerçeklerle yüzleşerek gelişimin önüne geçmeye engel olan görmezden gelmelerdir. Evrimsel psikolojiye uygulanmaya çalışılan sansür tamamen aptalcadır. İnsan doğasında sahip olduğu birtakım potansiyellerin farkına vararak bunları düzeltebilir ancak. Evrimsel psikoloji de asla seçimlerimizde çaresiz olduğumuzu ve içimize kodlanmış olan şeyleri uygulamaktan ibaret sorgulamayan robotlar olduğumuzu iddia etmez. Kitabın başında ve ara ara küçük bir muziplik olarak dünyamıza gelen ileri teknolojiye sahip üstün zekalı bir uzaylı vatandaşın gözünden tarafsızca değerlendirmeye ve bulguları yorumlamaya çalışmış. Aşkın evrimi, doğurganlığa teşvik, üvey evlat ile yaşanan ilişkilerdeki problemler gibi mevzuların genetik açıklamalarını olduğu gibi sunuyor. Bazı eğilimlerimizin, davranışlarımızın kökeninde neler olduğu ve hangi seçilim baskılarına maruz kalarak o şekilde evrimleştiğine dair çok tatmin edici açıklamalar var. Bazen çeşitli hayvanlarda olan benzer durumlar örnekleniyor. Bazense yapılan deneyler ortaya seriliyor veya dolaylı da olsa ortaya çıkan sonuçların nedenini açıklıyor. Bazıları zaten aşina olduğumuz ve en muhtemel olanları fakat bazı genetik yatkınlıklarımızın da şaşırtıcı arka planlara sahip olması merak uyandırıcı oluyor okurken. Hatırı sayılır ölçüde yer verilen tek eşlilik - çok eşlilik mevzusunda her iki eğilim de seçilim baskılarına maruz kalmış gibi görünüyor. Aslında insanda birçok potansiyel ve senaryo aynı anda varlığını sürdürüyor, bu bir yelpaze gibi. Ama herkes aynı ihtimalleri ve potansiyeli de aynı ölçüde barındırmıyor. Kültürel etkileri bir yana bıraksak bile, doğrudan genetik olarak farklı potansiyeller barındırıyoruz. Bu yüzden bir maceraya çıkacağınız kişinin doğasını anlamanız önemli. Kitapta bahsedilen şeyler tek tek her birimizin açıklamasını yapamaz elbette. Genel bir istatistiki eğilimi ve arka planı gösteriyor yalnızca. Kompleks iç hesaplaşma yapabilen bir canlıyız. Örneğin bir yılan avını görür ve ona doğru ilerler. Bizde de bir av görünce ilerleme güdüsü mevcut evet, bunu ortadan kaldırma şansımız yok; ama bundan ibaret canlılar da değiliz. İnsan hakkındaki birçok soru işaretinin ahanda budur diyeceğimiz net cevaplarına ulaşamamak belki canınızı sıkacaktır ve idealize edemeyeceğiniz gri alanlar olduğunu görünce hoşunuza gitmeyebilir. Ama birbiriyle çelişen ve çatışan çok fazla şeye sahibiz birçok konuda. Ben zaten böyleymişim koy gitsin deyip kolayı seçmek değil, evet hiçbirimiz Mr.Spock olamayız ama aklı hakim kılmak en azından uygulamaya çalıştığımız bir ilke olmalı. Davranışlarımızın kökeninde bazı yatkınlıklar bulunsa bunların kölesi olmadığımız da bir gerçek. Bunu insanların içini rahatlatmak için söylemiyor yazar. Gerçekten de insan bilinçli bir varlık olarak çok farklı motivasyonlar yaratabiliyor kendine. Yani belli sınırlar çerçevesinde de olsa daha iyi olan potansiyelimizi yansıtmamamız için bir sebep yok. Medeniyetimizi akla, zekaya borçluyuz. Nihai bir determinizm söz konusu değil kesinlikle. Zaten gen seçilimi faktörlerini ve hangi genlerin tarihimizde ön plana çıktıklarını uzun uzun anlattıktan sonra ilerleyen kısımlarda kültürün ve teknolojinin etkisini de “mem”ler üzerinden açıklıyor. Mem dediğimiz kavram kısaca “kültür birimi” olarak çevrilebilir kısmen. Futbol oynamak, süt içmek, internette yayılan bir video, uçurtma uçurtmak, bir dine ait ritüel, her şey olabilir irili ufaklı. Genetiğimizde yer almakla açıklanamayacak olan herhangi bir kültür varlığı yani. Bu memler de aynı genler gibi bir seçilim ortamında büyüyerek, gelişerek yayılıyorlar. Bazıları hayatlarımızda uzun süreler yer alıyor, bazıları ise kaybolarak yok oluyor. Memler de insanı açıklayan en önemli bileşenlerden biri olarak görülüyor. Genetiği bir kenara bıraktığınızda insanda geriye kalan şeyler memler oluyor. Hatta kültürel seçilimin üzerimizde etkisi o kadar büyük ki adeta gen-mem ortaklaşa iş birliği ile evrimleşiyoruz. Memler de genler gibi seçilir. Genetik bir itki olmasa da derin bir kültürel koşullanma yaratır. Bazen bireyin zararına bile olsa grubun yararına olmasıyla çoğalabilir. Hatta bazen grubun bile zararına da olabilir. Nasıl ki gen seçiliminde asıl olan genin yararına olansa, memlerin seçiliminde de asıl olan memin yararına olan şeydir. Biz mi kendi geliştirdiğimiz özgün fikirlere sahibiz yoksa konakçı fikirler veya memler bir virüs gibi zihinlerimizde hüküm sürüyor ve kendilerini yaymamız için bizi kullanıyor? Örnek olarak yıllar süren sosyalizm-kapitalizm memlerinin savaşı gibi. Memler birbiriyle rekabet eder, hayatta kalmak için çatışır, aktarılır, yayılır. Uzun vadede birbirini destekleyen memler gelişerek mempleks adını alırlar ve çok ayaklı birbirini destekleyen bir külliyat oluştururlar. Mem ve gen havuzundaki değişimler diğerinin değişimini de tetikleyebilir. Alet kullanımı, tarım, yiyecek pişirme gibi memler, genler üzerinde seçilim baskısı alanları yaratmıştır. Yerleşik hayat ve hayvancılığın gelişmesi ile süt içme memi laktoz toleransını geliştirdi. LCT geni kırık olan varyasyonlar çok daha fazla yavru üretme kapasitesine sahip oldu ve onlar da büyüyerek kendi yavrularını. Din, sanat, mizah, müzik gibi memler yarı genetik adaptasyona dönüşen gri alanlar olarak düşünülebilir. Adaptasyonlar söz konusu ise: kullan ya da kaybet prensibi oldukça etkili. Bu tür kavramlar o kadar uzun süredir kullanılmaya devam ediyor ki artık düşünce yapısını etkileyen genetik adaptasyonlara evrildiği düşüncesi yaratıyor gerçekten de. Memlerin birçoğu baştan sona bir ürün olarak tasarlanmaktan ziyade zamanla kör seçilime uğrayarak gelişen ve yayılan şeyler oluyor. Her canlı gibi biz de doğal seçilimin kör etkisiyle değişmeye devam ederken bilinç ve kültür üretme kabiliyetimiz bir yerden sonra genetik etkilerin yanına memetik etkileri de ekledi yani. Doğal seçilim üstündeki kültürel-teknolojik baskımız seyri biraz değiştirdi. Bu aslında mem-gen ilişkisi ile açıklanabilir ve bin yıllardır devrede olan bir ilişki. Sadece hızlanarak devam ediyor. Bizleri önce saf doğa evrimleştirdi, sonra kendi oluşturduğumuz kültür doğayla birlikte bu görevi paylaşmaya ve sürece yön vermeye başladı. Gelinen noktada ise bu durum had safhaya ulaştı. Genetik ve memetik her ikisi birden baş döndürücü hızda bir seçilim baskısı yaratıyor her birimizin üzerinde. İnsan var olduğundan beri gen yayma aracı, sonrasında kültür aracı halindeydi. Ben de diyorum ki diğer hayvanlardan daha gelişmiş bu donanıma sahipken neden artık akıl araçları olmayalım? Benim ilkem şudur: üst bilişsel yeteneklerimizi, sağduyu barındıran zekâmızı kullanarak yaratacağımız kaliteli memler ile gelişerek, iyileşerek ve biyolojimizi de uzun vadede daha rafine bir vaziyete evrilterek medeniyetimizi büyütmek. Doğallığın koşulsuz şartsız iyilik olması diye bir şey yoktur. Doğal süreçler her zaman en doğru, en ahlaki veya en makul çözümler değildir. Özgecilik de kitapta ciddi yer işgal eden konulardan biri. Sadece kendi çıkarlarını gözetmekten ibaret bencil robotlar mıyız gerçekten de? Öyle olmadığımızı güzel açıklıyor kitap. Özgeciliğin yani kendi çıkar sağlamadan başkalarına iyilik yapmak, yardım etmek olan eylemin temelinde akrabaların, benzer olanların devamı prensipi vardır mesela. Belki çıkış noktası budur fakat modern insan bu sahip olduğu yeteneği daha iyi amaçlar için geliştirebilir ve devreye koyabilir de. Zaten atalarımız bunu başarmışız çünkü bugün hiç tanımadığımız kişilere dahi yardım edebilen canlılarız. Altında çok farklı motivasyonlar barındırabilir bunu kabul ediyorum. Ama bu motivasyonlardan en azından bir tanesi de şudur ki: gerçekten karşılık beklemeden yapılmış olan. Genlerimizin kölesi değiliz; genlerimizle tamamen aynı şey de değiliz. Genler bireyi şekillendiren birçok faktörden yalnızca biridir. Grup içi dayanışma, fedakarlık ve gruplar arası çatışma konuları da çok iyi işlenmiş. Nasıl avantaj sağlandığı, hangi grupların varlığını sürdürebildiği ve ne tür memler yarattıkları ve hangilerinin ön plana çıktığı ve günümüzde sahip olduğumuz alışkanlık, yatkınlık ve kabullerle olan ilişkisi. Dini inanış memiyle ilgili olarak şu bakış açısı çok ilgimi çekti mesela alıntı da yapmıştım. Dinin bir özelliği asla uygulanması zor kuralların dışına çıkmamamız değil, zaten dışına çıkacak olduğumuz kurallar için kendimizi suçlu hissettirerek ona daha da sıkı sarılmaya teşvik etmektir. Böylece ilk bakışta uygulaması zor görülen kuralları dayatan dinler zamanla kendine daha tutkulu taraftar toplamış gözüküyor. Bazı zararlı memlere direnmek için beyinlerimizi çok iyi algı süzgeçleriyle donatmış olmalıyız. Unutmayın ki memler de aynı genler gibi kendisini yayıp çoğaltacak şekilde gelişiyor. Doğrudan size yarar sağlamak gibi bir derdi yok. İncelemeden ziyade kendi düşüncelerimle de iyice çorba ettiğim yazının sonuna geldik. Merak edenler alıntılara göz atabilir. Daha bahsedecek çok şey var ve hepsine de bir dünya kafa yorulup tartışılabilir. Önemli olan zihnimizde yanlış algı zemini oluşturmamak. Kaliteli filtrelere sahip bir algıya sahip olduğumuz sürece yanlışlarla ve boş şeylerle boğuşmakla daha az zaman kaybedeceğiz. Tamamen özgür olduğunuz kişisel alanınız ve hayal dünyanız haricinde gerçekleri kucaklamak gerektiğine inanıyorum. Bu prensiple okumanızı dilerim kitabı.
Evreni Anlayan MaymunSteve Stewart-Williams · Eksik Parça · 034 okunma
·
826 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
"Bir roman eksik okuyuverin." ne kadar ben gibi :) psikoloji-davranış bilimi sadece biyoloji dğeil diğer tüm disiplinlerle beraber çalışmaya başladı. Benim okumalarım da gördüğümde bu oldu. Antrpoloji ve sosyolojide dayanak noktası olmaya yer edindi. İktisat ve iş dünyaısnın aslında hiç de rasyonel olmadığını gösterdi. Evet şuan elimizde kalan bilim gibi görünse de eski kafalı biliminsanlarından da çekiyoruz. Yanlışlanabilir ve değişip gelişebilir olduğunu unutmamak lazım. Disiplinler arası bir iletişim şart. inceleme uzun olduğundan kaydetmiştim şimdi okudum. Bu tarz kitapları bu şekilde irdeleyen incelemeler çok önemli... Emeğine sağlık kitabı kaydettim 🙆🏻‍♀️🙆🏻‍♀️
Sheldon
Gönderi Sahibi
Nesnel bir kitap değerlendirmesi gibi olmadı aslında. Daha çok bende yarattığı hissiyat ve kendi çıkarımlarımla harmanlayarak anlatmaya çalıştım. Herkese de uyacak bir kitap değil bunun da farkındayım ama illa bu kitap olmasa bile bu alanda birkaç okuma yapmak gerekli duruyor.