“Tempo”, insanın kendi karanlığıyla girdiği o bitmeyen pazarlığın romanı gibi geldi bana.
Toplumun “suçlu” diye kenara ittiği insanların çoğu zaman oraya düşmediğini, bilakis itildiğini hatırlatıyor.
Yazar, iki arkadaş üzerinden hem masumiyeti hem de suça dönüşme ihtimalini aynı terazide buluşturuyor. Kötülüğün çoğu zaman bir istekten değil, insanın hiçbir yere ait olamamasından doğduğunu söylüyor okuruna—en azından benim anladığım, hissettiğim bu.
Bir yazar düşünelim şimdi: Dünyayı anlamaya çalıştıkça daha da yabancılaşan, kalabalığın içinde görünmez bir boşluk gibi duran… Üstelik yazar olan eşinden yeni ayrılmış; belki de o kırılma çok önceden başlamış.
Ayrılık, yalnızlık, topluma tutunamama… Hepsi birikir. Ve insan, ne kadar direnirse dirensin, bir gün kendi içindeki çatlağa yaslanarak kırılıp dökülmeye başlar. O çatlaklardan da kötülük filizleri çıkar.
İlay Bilgili, kara mizahı bir eğlence değil, acıyan yerlerimizi kanatan bir aynaya dönüştürerek kullanıyor. Suçun çoğu zaman bir tercih değil, çaresiz bir yöneliş olabileceğini hatırlatıyor.
Ve evet, Hakan Günday’ın o yeraltı karanlığını andıran bir damar var kitapta; karakterlerin iç sesinde, dünyanın absürtlüğünde, insanın kendisini açıklamakta sürekli tökezlemesinde…
Ama “Tempo”nun farkı şu:
Kötülüğün kaynağını romantize etmeden, insanın saklanan yaralarından doğan bir suçu anlatıyor.
Kitaba hak vermeye çalıştım, evet… ama bazı yerlerde ikna olamadım. Hâlâ düşünüyorum:
Birini suçlu yapan işlediği eylem midir, yoksa ona hiçbir yer bırakmayan dünya mı?
Bence kitabın özü tam burada.
İnsan anlaşılmadıkça kararıyor; yer bulamadıkça değişiyor; konuşturulmadıkça içindeki gölge büyüyor.
Ve sonuç… hep karanlık.