Siyah Lale’yi iki günde okudum; sayfalar neredeyse kendiliğinden aktı. Roman, bir adamın laleye duyduğu tutkunun sınırlarını anlatırken aslında sevginin en saf, en kırılgan hâline de dokunuyor. Bir nesneye körü körüne bağlılıktan, bir insana gönülden bağlanmaya uzanan o ince yol… Ve o yolda sevdiğine “gözünden bile sakınır” gibi dokunan bir adamın varlığı, kalbimde derin bir iz bıraktı. Öyle bir sevgi ki, bazen aşkı bile laleyi kıskanıyor.
Bazı bölümlerde hikâyenin karanlığına tahammül edemediğim anlar oldu; elim kitabın arasında durdu, devam etmeye cesaret edemedim. Ama o anda aklıma Dumas’nın en sevdiğim romanı Monte Cristo Kontu (2 Cilt Takım) geldi. Onun karanlığa rağmen hep bir umut ışığı saklama alışkanlığını düşündüm ve yoluma devam ettim.Son sayfada o umut kendini gösterdi. Roman beni hem rahatlattı hem de kalbimde güzel bir sıcaklık bıraktı.
Bazen bir kitap, bir çiçeğin çiçek olmaktan çıkıp bir kalbin dili olabileceğini hatırlatır…