·336 syf.··Beğendi
···Okunma: 22 Kasım 2025 16:56 "Rougon-Macquart Dizisi"nin bu ikinci kitabı II. İmparatorluk döneminde radikal bir şekilde değişen Paris'in yitip giden eski haline bir ağıttır.
Bu dönemde Paris sadece mimari ve altyapı açısından değişmekle kalmamış, bu değişim aynı zamanda belli bir ahlâk sahibi ve mazbut eski burjuvayı yok ederek yeni bir tür, "bir koyup üç almayı hedefleyen", arsa ve borsa vurguncusu yeni bir tür burjuva tipini de doğurmuştur. Bu yeni burjuva ki, tamamen tüketime ve kazanca odaklı kafa yapısı ile bitmek tükenmeyen bir hırsa, açlığa ve deliliğe sahiptir. Büyük bir debdebe, şaşaalı evler ve kadın kıyafetleri, arabalar, sabahlara kadar süren eğlenceler bu yeni sınıfın imzasıdır. Zola'ya göre bu sınıfın sahip olmadığı belki de yegane şey asgari bir ahlak anlayışıdır:
"İmparatorluk, Paris'i, Avrupa'nın ahlaksızlık yuvası haline getirecekti. Bir tahtı çalmış olan bu bir avuç macera adamına, maceralarla, karanlık işlerle, satılmış vicdanlarla, satın alınmış kadınlarla, azgın ve genel bir sarhoşlukla dolu bir devir lazımdı." s.74
***
Serinin ilk kitabı olan "Rougon'ların Yükselişi"nden Pierre Rougon'un oğulları Aristide Rougon ve Eugene Rougon bu kitapta yine karşımıza çıkıyor. Ayrıca, ilk kitapta sadece adını duyduğumuz kızkardeşleri Sidonie de bu kitapta önemli bir yer tutuyor.
Kitabın baş kahramanları Aristide ve onun ilk karısı Angele'den olan oğlu Maxime ile ikinci, genç ve güzel karısı Renee'dir. Bu ikisi daha sonra yazak bir aşk yaşayacaklardır. Aristide, yakında bakan olacak olan kardeşi Eugene'in isteğiyle soyadını "Saccard" olarak değiştiriyor. Bu yüzden kitapta ondan hemen her zaman Saccard olarak bahsedilir. Belki de edebiyat dünyasında görüp görebileciğiniz en ahlaksız adam işte bu Aristide Saccard olabilir.
Kitap, burjuvanın şaşaalı yaşantısına çok vurgu yapmak için bazı bölümlerde çok detaylı iç ve dış mekan ve kadın kıyafeti tasvirleri ile dolu; bu da okumayı yer yer sıkıcılaştırıyor. Yine de Renee karakterine odaklanarak takip edilecek bir okuma ve onun kitabın sonundaki yüzleşmesi için romanı okumaya değer.
***
Kitabın sonlarına doğru yine kitaptaki karakterlerin oynadığı bir piyes sahnesi vardır. Klasik eserlerde bu kurgu öğesini zaman zaman görürüz. Yazarlar kurgunun içine başka bir kurgu öğesi oturtarak, romanın dünyası içinde karakterlerin açık açık oynayamayacakları, örneğin aşk gibi, bazı rolleri bu ikinci kurguya yedirirler. Böylece okura mevcut duruma tepeden bir bakış sunmanın yanında belki de drama konusunda becerilerini de göstermek isterler.
Bu piyeste de yasak aşıklarımız Maxime ve Renee, sırasıyla Narkissos ve ona aşık olan Ekho karakterlerini oynarlar. Narkissos Ekho'ya yüz vermez. Ekho onu etkilemek için birinci perdede (romanda perde yerine "tablo" tabiri kullanılıyor) Venüs, sonra ikinci perdede de Plutus isimli tanrıların ikametlerine götürür. Venüs şehveti, Plutus da zenginliği ve parayı simgelemektedir. Piyesin bu akışı Renee'nin Maxime'i yanına çekmek ve orada tutmak için kullandığı yöntemleri de göstermektedir. Narkissos ikisine de kanmaz. Üçüncü ve son perdede Narkissos kendine olan aşkından Ekho da tatmin edilmemiş arzularından dolayı ölürler.
Piyesin birinci ve ikinci perdeleri bir aşığın maşuğunu şehvet ve para ile baştan çıkarmasını anlattığı için, Paris'te izleyenler tarafından kolay anlaşılır ve bol da alkış alır. Zola bu durumu biraz da komik bir şekilde anlatır. Daha karmaşık ve mitolojiye dayanan bazı açıklamaları gerektiren son perdeyi ise kimse anlamaz. Yeni Parisli karakterinin ince bir eleştirisi için bu bölüm gerçekten güzel hazırlanmıştır.
***
Maxime ve Renee'nin aşklarının özeti gibi sunulmuş bu piyesin ardından baloya geçilir. İşte burada Zola'nın görsel dili bana göre zirveye çıkıyor ve adeta sahne sahne her şeyi film gibi gözümüzde canlandırıyor.
Zola bir yandan balodaki tüm dansları, eşleşmeleri, "kotiyon" denen ve bence epey eğlenceli olan oyunu detaylarıyla bize aktarırken, arka planda da Saccard, kardeşi Sidonie, Renee ve Maxime'in koşuşturmacalı bir macerasını aktarıyor. Tüm bu sahneler kopuk kopuk, balodaki dans sahnelerinin tasviri arasına serpiştirilerek film sahnesi geçişleri gibi verildiğinden son derece akıcı ve gözde canlandırılması da kolay bir metin ortaya çıkmış. Bu bölümdeki bu canlı ve hızlı anlatım için Zola'ya hayran olmamak zordur.
***
Renee'nin romanın sonuna doğru yaşadığı aydınlanma, ayna karşısında çocukluğuna ve onun masumiyetine dönmesi fakat aynadaki fazla açık elbisesiyle kendisini çıplak gibi görüp, o küçük kız çocuğu ile şimdi dönüştüğü kişi arasındaki farkın farkına varması, kendisini böyle kimin soyduğunu, bir başka deyişle kimin onu cehennemden korkan o eski tip burjuva yerine tam bir ahlaksızlık timsali haline getirdiğni sorması, bana göre karakterin gelişiminin tepe noktasıydı. Renee burada faturayı Saccard ve Maxime'e kesse de sanırım Saccard'ın etkisi çok daha büyüktür. Saccard onu kendi ikbali için bir manken, bir araç olarak kullanırken onu içine attığı sefa, lüks ve debdebenin kendisinde yarattığı ahlaki çöküntü barizdir. Zola'nın burada yaptığı deney de muhtemelen Renee'yi bu dejenere Paris sosyetesine atıp nasıl bir insana dönüşeceğini görmektir.
Romanın sonunda Renee'nin babasının evindeki çatı katında bir bakışta eski ve yeni Paris'i aynı anda görmesi, ikisi arasındaki tezat karşısında hüzün duyması Zola'nın Paris hakkında bize anlatmak istediklerini özetler.