İyi akşamlar değerli kitap sever dostlar, ilk incelemeyi yazıyor olmak da heyecan verici biraz . Kısa gibi görünen ama insanı sarsan kitaplardan biri Alasdair Maclntyre 'ın Bağımlı Rasyonel Hayvanlar kitabı, insanı topluluk içinde gelişen, akılla yön bulan bir varlık olarak tanımlıyor öncelikle. Sosyal ilişkiler, müşterek iyiler ve pratik akıl yürütme. Tümü insanı anlamak için önemli anahtarlar.
Fakat kitabın belki en çarpıcı tarafı, bizi hayvanlarla kurduğumuz o görünmez sürekliliğe yeniden baktırması. Dil yeteneğinizle, reflekslerimizle, gelişim çizgimizle, düşündüğümüzde; insanlık ile insan olmayan arasına çektiğimiz uçurumun çoğu zaman kültürel yanılsama olduğunu sezdiriyor. Yaşamı paylaşma biçimlerimiz, bağımlılıklarımız, öğrenme süreçlerimiz, hepsi sandığımızdan çok daha ortak...
Aynı zamanda insan toplulukları, devletler, bireyler, erdemler, duygular… hepsi birbirine değen ama hiçbir zaman tam olarak çakışmayan katmanlar. MacIntyre’ın kitabının da: İnsan ne kadar rasyonel bir hayvan olmaya çalışırsa çalışsın, deneyimleri, bağımlılıkları, yaraları ve ortaklıklarıyla hep yarım kalmış bir varlık olduğunu anlatıyor.
Tabi bir ucunda da şu var: Dil, sosyal ilişkiler ve müşterek iyiler üzerinden şekillenen pratik akıl yürütme. İnsan ancak başkalarıyla birlikte düşünerek, onlarla birlikte bir şeye yönelerek olgunlaşabiliyor diyor. Bu anlamda siz de taktir edersiniz ki topluluklar bizi hem besleyen hem büyüten zeminler.
Fakat diğer ucunda da şu gerçek beliriyor yine: Aynı topluluklar kolayca yozlaşabiliyor. Darkafalık, önyargı, rehavet… Komşuluk sıcaklığının içinden bazen adaletsizliğin en inatçı biçimleri çıkabiliyor. Örnek olarak verdiği Galli madenci kasabalarında gördüğümüz gibi dayanışma bir yandan hayatı ayakta tutarken, diğer yandan “bizden olan” ve “olmayan” ayrımını körleştirici biçimde sertleştirebiliyor. Ulus-devletlerin müşterek iyiyi sahiplenme iddiası da aynı ikili doğanın daha büyük ölçekli bir versiyonu oluyor.
Bende meydana gelen bütün tartışmanın kalbinde şu soru dönüyor:
İnsan özgür iradeye, akla ve erdeme yönelen bir canlı mı, yoksa alışkanlıklarının, yarım kalan öğrenmelerinin, bağımlılıklarının ürünü mü?
Kitap ve benim sezgilerimle aynı noktaya işaret ediyor:
İkisi de. Hem akıl arayan hem de sürekli çuvallayan bir türüz diyor. Hem hayvanlarla paylaştığımız ortak bir gelişim çizgisinin içindeyiz, hem de dil ve muhakeme gibi becerilerle bu çizgiyi genişletiyoruz. Ama ne devletler ne topluluklar ne de tek başına birey bu hikâyenin tek kurtarıcısı.
İlerleyiş, çoğu zaman şöyle oluyor:
Deniyoruz, yanılıyoruz, biraz daha görmeye başlıyoruz.
Bazen körleşiyoruz, bazen birinin davranışı içimizde görünmeyen bir ışığı yakıyor.
MacIntyre’ın söylediği de bu: İnsan ancak ilişkileriyle ve sürekli sınanan deneyimleriyle şekillenir; hiç kimse “tamamlanmış” olmaz.
Tüm kitabın benim tarafımdan özeti belki şu cümlede toplanabilir:
İnsan, sürekli yeniden kurulan ama asla tam kurulmuş olmayan bir varlıktır; topluluğu, devleti, ahlakı ve duyguları da aynı onun gibi eksikli, arayış içinde, ama umut verecek kadar canlı.
Bu çizgiyi takip ettikçe, kitabın neden hafif ama etkisi geniş geldiğini daha iyi anlıyorsunuz zaten. Donuk bir teori sunmuyor; insanın bölük pörçük ama yine de anlam arayan doğasına bakmayı öneriyor. Bence okunmalı. Kesinlikle tavsiye ediyorum, kitapla kalın efem