·386 syf.····Okunma: 21 Kasım 2025 15:13 Bir toplumun gözleri kapandığında aslında ruhunun da ne kadar hızlı karardığını gösteren güçlü bir alegori. Hikâye, sebepsiz bir körlük salgınıyla başlıyor; insanlar bir anda bembeyaz bir boşluk görüyor ve kısa sürede tüm şehir bu salgına teslim oluyor. Başlangıçtaki panik, yerini hızla düzenin çöküşüne bırakıyor. Saramago, toplumun ne kadar ince bir denge üzerinde durduğunu, o denge bozulduğunda insanların ne kadar kolay vahşileşebildiğini büyük bir gerçekçilikle anlatıyor.
Romanın dili de konusuyla aynı derecede çarpıcı. Saramago’nun uzun cümleleri, iç içe geçmiş diyalogları ve neredeyse noktalamasız anlatımı, okuyucuyu metnin içine çekiyor ve ortamın kaotik havasını hissettirmeyi başarıyor. Okur, karakterlerle aynı karanlığa düşüyor ve aynı belirsizliği yaşıyor. Bu üslup özellikle karantina altındaki insanların yaşadıkları kaos, pislik, açlık ve güç mücadeleleri anlatılırken çok etkili bir atmosfer yaratıyor.
Saramago’nun temel vurgu noktası, körlüğün aslında fiziksel bir kayıp değil, ahlaki bir çöküş olduğudur. İnsanlar görme yetilerini kaybettikçe, birbirlerine karşı daha acımasız, daha bencil ve daha hoyrat hale geliyorlar. Kuralların, yasaların ve uygarlığın bir anda buharlaşıvermesi, insan doğasının karanlık yanını acımasızca ortaya çıkarıyor. Tüm bunların ortasında gözlerini kaybetmeyen tek kişi olan Doktor’un Karısı, hem insanlığı ayakta tutmaya çalışan bir rehber hem de olayları gören tek “şahit” olarak romandaki en önemli sembol hâline geliyor.
Körlük, yalnızca bir distopya değil; toplumun, ahlakın ve insan vicdanının sınırlarını sorgulatan, bitirdikten sonra bile insanın zihninde yankı bırakan bir roman. Saramago, hepimizin bir tür körlük hâlinde yaşadığını ve gerçek tehlikenin gözlerin değil, kalplerin kör olması olduğunu ustalıkla hatırlatıyor.