·536 syf.····Okunma: 24 Kasım 2025 00:00 Burayı alıntılar harici kullanacağımı hiç düşünmemiştim. Ama Kinyas ve Kayra kitabına inceleme yazmazsam içimde kalırdı. Empati duygum epey gelişti Hakan Günday sayesinde. Sorgulamayı ve düşünmeyi iliklerime kadar hissettim, insanın seçimlerinin önemini kitap yüzüme tokat gibi çarptı. Dışarıdan bakıldığında kitap yalnızca içki kullanan, sürekli cinsel birliktelik yaşayan hatta sonrasında Kayra’nın kadınları dövmesiyle son bulan, hak etmedikleri paralarla hayat yaşayan, insanları canice öldürebilen iki karakter gibi görülüyor fakat alt metnine baktığımda çok farklı şeyler gördüm.
Öncelikle kitabın konusundan bahsetmem gerekirse kitap iki ana karakter aracılığıyla başlıyor. Hayattan kopmuş iki insanı ele almış. Bu karakterlerin tek ortak noktası ölüme ulaşmak, başka hiçbir hayat gayeleri yok. Yaşadıkları hayat, doğdukları ev veyahut en ufak düşünceleri bile uyumlu değil birbirileriyle. Bunlar iki arkadaş da sayılmaz; birbirlerinin ateşlerine korla yürüyen iki insan yalnızca.
Ve bunları okurken şunu fark ettim: İki karakter de aynı karanlığa bakıyor olabilir ama karanlıklarının sebebi, biçimi ve doğası tamamen farklı. Kayra ve Kinyas aynı uçuruma bakıyor ama her biri kendi tanımıyla kendi uçurumunu yaratıyor.
Kayra’nın karanlığı dışarıya taşarken, Kinyas’ın karanlığı içine çökmüş durumda. Kayra, kendisiyle yüzleşme yeteneği olmayan, yarattığı kişiliğin tutsağı olmuş bir karakter. Onu ‘kötü’ yapan şey yaşadıkları değil; yaşadıklarını kullanarak inşa ettiği, kendini yücelttiğini sandığı ama aslında çürüttüğü kişiliği. Kayra, kendini sevmeyen birinin tüm dünyaya savaş açmış hali. Kendini sevmediği için kendini tanrısal konuma getiren ve bunu başkalarına güç uygulayarak yapan bir karakter. Kendisini asla sevemeyecek bile olsa en azından asla yıkılmayacak gibi gözüken bir karakter oluşturmak amacı.
Bu noktada Kayra, “grandiyöz narsisizm” olarak adlandırılan tipin neredeyse birebir karşılığı: kırılgan öz benliğini gizlemek için aşırı bir güç maskesi takan, gücünü de şiddetten alan bir kişilik. Kendine acımıyor, başkalarına ise hiç acımıyor. Kötülüğünü sahipleniyor hatta bundan gurur duyuyor. Kayra’nın bu yolculuğu tamamen kendi seçimi; kaderin değil, tembelliğinin, kibirinin ve içten içe güçsüzlüğünün sonucu. Kayra sadece tercihlerinin sonuçlarını yaşayan bir insan.
Kinyas ise bambaşka. Kendine yaptıklarını fark edebilen, kendinden utanabilen, geçmişiyle hesaplaşabilen biri. İnsani duygulardan vicdana bile sahip olan biri, kendine karşı, ailesine karşı, yaptıklarına karşı. Kinyas'ın zihninin kendi kendine işkence etmesi, insanın içsel çöküşü… Kinyas düşünceleriyle boğuşuyor çünkü düşünmekten kaçamıyor.
Kitap boyunca onun attığı her adımda şunu hissettim: Bu adam istemeden de olsa hep bir dönüşün, bir pişmanlığın, bir arayışın içinde. Kendini zehirlemiş ama bunu fark eden yine kendisi. Değişmek isteyen, nefes almak isteyen ama bunu yapacak gücü uzun süre bulamayan biri. Ve en çok da şu beni vurdu: Kinyas’ın en büyük savaşı dünya ile değil, başka insanlarla değil; tamamen kendisiyle.
Kinyas düşünceleriyle problemi olan biri; kafası sussun istiyor, düşünceleri bir dakika olsun dursun istiyor, delirmesine minicik bir aralık kalmış bir adam. Kinyas’a kitap özelinde bakıldığında iyi biri olduğu söylenemez, bunu dile getirmek bile yanlışlık olur fakat tam anlamıyla kötülüğün askeri de diyemem. Kinyas ikisinin arasında kendine yer bulmaya çalışan biri. Kayra ile birlikte oldukça birbirlerini zehirliyorlar, yanlış olan şeyler normalleşiyor hayatlarında. Fakat Kinyas bunun üzerine düşünüyor, Kayra ise umursamıyor. Üzerine düşünecek en ufak bir şey bile görmüyor. Aralarındaki en büyük uçurum da bu zaten.
ahlâk bir sonuç değil, bir farkındalık meselesidir.
Kayra farkındalıksız bir kötülük;
Kinyas farkındalıklı bir çöküş.
İnsanın farkındalığı, kendini tanıması ve insani duygulardan ufacık bir şey taşıyor olması Kinyas’ı anlatıyor. Kayra ise insanlıktan epey uzak. Okudukça şunu fark ettim: İnsan acıdan kaçarken de acıyı seçebiliyor. Kimileri bunu bilerek (Kayra), kimileri farkında olmadan (Kinyas) yapıyor.
--------------
SPOİLER
Kitabın sonlarına doğru Kinyas’ın ailesiyle temas etmesi, gülümsemesi, yeniden nefes aldığını fark etmesi, hatta birilerini sevmesi… Tüm bunlar bana şunu hissettirdi: Kimse karanlığa doğmaz, ama herkes oraya düşebilir. Ve bazıları oradan çıkabilir. Kinyas çıktı. Çıkmak istediği için çıktı. Kendini fark ettiği için. Kendine yalan söylemeyi bıraktığı için.
Bu, katharsis dediğimiz arınmanın en çarpıcı örneklerinden biri. Kinyas’ın karanlığından çıkışını sadece “mutlu son” olarak değil, “insanın kendiyle barışma ihtimalinin kanıtı”.
Kayra ise kendi yarattığı karanlığa isteyerek gömülüyor. Onu kimse itmedi, kimse ona kötülük yapmadı. O sadece kendini yok etmek için bir yol seçti ve hiçbir noktada durmayı tercih etmedi. Kayra’nın düştüğü yer kader değil; tercihti. Kayra kendisi itiraf ediyor kitabın sayfalarında:
“Normal bir insan olabilirdim ama istemedim, başarısızdım.”
“Kötü biri olduğumun farkındayım ve bu beni daha kötü biri yapıyor.”
Bu yüzden kitap boyunca şunu düşündüm: Kinyas ne yapmış olursa olsun, Kayra’nın buna bin kat karşılığı var. Çünkü Kayra bir şeyleri hak ediyordu; özellikle de sarsılmayı. Hayatın ona ilk defa “dur” demesini. İlk defa kaybetmesini. İlk defa ceza görmesini.
Kitabı bitirdiğimde ise hissettiğim tek şey şuydu: Herkes “canım Kayra” dese de Tolga'nın (Kinyas) değişme çabası, pişmanlığı, kendini suçlaması, sonunda başarması… bunların hepsi benim için çok değerliydi. Bana kalırsa bu romandaki en büyük zafer, karanlıktan çıkmayı seçen Kinyas’ın zaferiydi...