·180 syf.··Beğendi
···Okunma: 26 Kasım 2025 21:44 Hamlet oyunu bana en çok, insanın içsel değerlerinin zaman içinde nasıl eridiğini ve en erdemli görünen ruhların bile basit duygular karşısında nasıl yön değiştirebildiğini gösteren bir oyun oldu benim için.
Oyunda dikkatimi çeken şey, oyunu ilk okuduğunuz klasik bir taht ve taç mücadelesi akla gelse de aslında karakterleri tanıdıkça bu tarz siyasi motivasyonların ne kadar az olduğunu görüyorsunuz ve oyun 3. perdeden sonra size burada neler oluyor asıl sorun nedir diye düşündürmeye başlıyor.
Çünkü Kral, Kraliçe, Hamlet ve diğerleri maddi ve fiziki anlamda istedikleri her şeye zaten sahiplerdir. Güç, makam ve maddi açıdan fakat anlam, erdem, sadakat ve sevgi konusunda hepsi eksik, yetersiz ve kırılgandırlar.
Kral’ın ne tacı kaybetme korkusunu, ne de kraliçeye duyduğu bir aşkı gerçekten görürüz; onun tüm davranışları daha çok güç istencinin, sahip olma arzusunun ve Hamlet’in varlığıyla sarsılan otoritesini yeniden tahkim etme çabasının izlerini taşır. Hamlet'i sürekli kontrol ettirmek ve sürekli ruh halindeki değişimleri takip ettirmesinin sebebi de bu istencin devamını bozabilecek tek unsuru kontrol ettirmektir. İlk fırsatta mantıklı bir sebep ile onu İngiltere'ye göndermek istemesi de ve oyunun sonunda kaza süsü vererek Hamlet'i öldürmek istemesi bence bu düşünceyi destekler.
Kraliçe de aynı şekilde psikolojik olarak ne hissettiğini tam olarak anlayamayız gerektiği kadar eski kral için yas tutmaz, kaybını hissetmez, bir aşkın ağırlığını ifade etmez. Yeni krala olan bağlığı ve sevgisi hakkında da bir fikir elde edemeyiz diyaloglarından. Bu iki karakter de bana göre Hamlet’in içsel çöküşünü açıklamak için konulmuş kötü duygular gibidir.
Hamlet ise taç için heves duyan biri değildir. Yönetme arzusundan ziyade erdem, sadakat ve ahlaki tutarlılık onu tanımlar. Oyunun başındaki neşeli, hayata bağlı genç adam, zamanla değerlerinin çürüdüğü bir dünyanın içinde kaybolur.
“Var olmak mı yok olmak mı” sorusu onun için yalnızca bir ölüm düşüncesi değildir; daha çok anlamın kaybına, yozlaşan değerlere ve kaderin yumruklarına karşı bir başkaldırıdır. Ophelia’ya olan aşkı bile bu çöküşten nasibini alır: Başlangıçtaki şiirler yazan genç adam, dünyasının değer kaybına şahit oldukça sertleşir, kırıcı olur ve sevgi bile onun için güvenilir bir ölçüt olmaktan çıkar.
Polonius ise Hamlet’in karşıtı olarak durur: hesapçı, planlı, pragmatik bir aklın temsilcisi. Bu yüzden oyunu bir hiyerarşi ya da iktidar mücadelesi olarak değil, bir erdem çatışması olarak okumak bana daha doğru geliyor.
Herkesin fiziksel olarak sahip olduğu güçlerin, makamların ve imkânların oyunun sonunda hiçbir anlam taşımaması da bunu doğruluyor: Hiç kimse bir şey kazanmıyor. Hamlet’in gözünden bakıldığında dünya kazanmak için değil, anlamlandırmak için varmış gibi; fakat oyun bize anlamın nasıl hızla değiştiğini, değerlerin nasıl çöktüğünü ve insanın içindeki en saf duyguların bile nasıl başka bir şeye dönüştüğünü gösteriyor.
Hamlet’i benim için etkileyici kılan tam da bu oldu: İnsanî duyguların dönüşümü, değerlerin aşınması ve erdem ile arzunun görünmez bir savaş içinde oluşu. Bu açıdan eser, siyasi bir trajediden çok, insanların ruh hallerinin bir yansıması olarak değerlendirmek bana daha anlamlı geldi.