Kemal Tahir’in Kurt Kanunu’nu yeniden okudum.
Bu kez daha yavaş, satır aralarını daha dikkatle tarayarak.
Kitap, 1926’da İzmir’de hazırlanan suikast teşebbüsünü anlatıyor gibi görünse de aslında başka bir şey anlatıyor: Bir devrimin kendi içindeki kırılma anını. Devrim, henüz çocuk sayılacak yaşta iken, kendi kadrolarından bir kısmını “tehlike unsuru olarak görüp ortadan kaldırıyor. Bu, tarihimizde nadir rastlanan bir çıplaklıkta sergilenmiş.
Romanın gücü, kimseyi kahraman ya da şeytan ilan etmemesinden geliyor. Suikastı planlayanlar da, kararı verenler de, mahkemede yargılayanlar da aynı geçmişin içinden geliyor. Aynı şarkıları söylemiş, aynı siperlerde yatmış, aynı rüyayı görmüş insanlar. Birkaç yıl içinde birbirlerine düşman kesiliyorlar. Bu düşmanlığın gerekçeleri var; ama gerekçeler ne kadar sağlam olursa olsun, sonuçta bir aile içi kavga gibi kalıyor.
En çarpıcı bölümler, Ziverbey Köşkü’ndeki sorgular ve Ankara-İzmir arasında gidip gelen telgraflar. İnsan, o telgrafların soğuk dilini okurken, kararların ne kadar hızlı, ne kadar kesin alındığını bir kez daha görüyor. Geri dönüş yok. Bir kez “tehlike” damgası vuruldu mu, artık ne eski dostluk kalıyor ne ortak geçmiş.
Kemal Tahir, tarihe roman tekniğiyle bakıyor ama tarihçiden daha keskin bir gözle bakıyor. Çünkü tarihçi genellikle “sonuçları” anlatır; romancı ise o sonuçların nasıl bir ruh hali içinde doğduğunu hissettirir. Kurt Kanunu’nda o ruh halini bütün ağırlığıyla hissediyorsunuz: acelecilik, güvensizlik, yalnızlık ve en çok da yalnızlık.
Kitap bittiğinde tek bir cümle kalıyor geriye:
Devlet kurmak zordur; ama devleti korumak için devrimin ruhunu kaybetmek daha büyük bir tehlikedir.
Bu cümle, 1926’da olduğu kadar bugün de geçerli.
Belki her zaman geçerli olacak.
Kemal Tahir’e, bu soğukkanlı cesareti için teşekkür borçluyuz.
Rahatsız ediyor, evet.
Ama bazı kitapların görevi zaten budur: rahatsız etmek, uyandırmak, hatırlatmak.
Sessizce kapanıyor kitap.
Sessizce kalıyor insan.