İçindeki tüm trajediye rağmen okuması çok eğlenceli bir kitap. Yüksek başlayan gerilim -opera çalışmasının betimlendiği birkaç sayfa hariç- asla düşmüyor. Bu kadar uzun bir süre, okuyucu peşe takıp koşturmak kolay iş değil. Bunda ustaca kullanılmış 'sahneleme' anlatım tekniğinin payı çok büyük. Coetzee'nin nadiren rastlanan bu tekniği kullanışı harikulade.
(Bu noktada bir parantez açmak gerekirse, sahnelemeyi bu kadar başarılı kullanan bir diğer yazarın Yaşar Kemal olduğu söylenebilir. Kişisel bir çıkarım: Etkileyici/heybetli coğrafyalarda yaşayan insanlar bir şekilde bu anlatım tekniğine kapılıyorlar.)
Bu kitap ilk bakışta iç içe geçmiş ve bir ötekiyle alakasız iki hikayeden müteşekkil görünebilir. Ancak bence bu iki hikaye birbirinin bazı açılardan tıpkısıdır.
Kitap bir profesörün öğrencisi ile yaşadığı 'macera' ile başlıyor. Kimilerince uygunsuz bulunan bu maceranın beklendik bir sonucu olarak -dikkat spoiler- profesör üniversiteden kovuluyor. Emekliliğinin ilk günlerini geçirmek üzere taşrada bir başına ikamet etmekte olan kızının yanına taşınıyor. Gelgelelim ikilinin bir ritim tutturmuş günleri -dikkat bir spoiler daha- üç kişilik bir çetenin saldırısı ile kesiliyor. Saldırıda tüm mal varlıklarını kaybetmiş olmaları, profesörün kızının başına gelenler yanında bir hiç. Dünyadaki en büyük kötülüklerden birini, gözlerini kaçırmadan kaleme alabilmesi, yazarın takdire şayan bir diğer özelliği.
Daha klasist bir yapımda, böyle bir saldırı sonrası baba&kızın tüm gündeminin bu saldırı olması beklenir. İkili (veya ikiliden birisi) bu saldırının hesabını görmek üzere harcar kitabın kalan sayfalarını. Ancak gerçekçi veya değil bu kitapta böyle olmuyor; hayat faciaya rağmen ama öyle ama böyle kaldığı yerden akmaya devam ediyor. Hem mazlumlar, hem de zalimler için.