Lise zamanları. Artık hatırlayamadığım kadar uzak, buğulu ve sanki bana ait olmayan bir geçmişte. Beraber şiir yazıp şiir üzerine, hülasa hayat üzerine sürekli baş başa verip konuştuğumuz, biteviye birçok günün akşamı görüştüğümüz pek yakın bir arkadaşım vardı. Cahit Zarifoğlu’nun reenkarne hali gibiydi herif. Şiirleri de onunkilere çok benzerdi. Bir gün bu arkadaş bana bambaşka bir şairle çıkageldi. İnternetten bir video kaydı açtı. Arkada eşsiz bir müzik, bu eşsiz müziği takriben nevi şahsına münhasır olduğu bariz tok, biraz çatallı ve kendinden emin bir ses yankılanıverdi. “İsmet Özel!” dedi bizim reenkarne Cahit, hemen ardından. Huşu içinde dinledik. Yetmedi bir daha dinledik. Dinledikçe dinledik. Sonra açıp kendimiz okuduk. Bir o okuyor bir ben. Şairiz ya… Kimsecikler de yok bize karışan. Kâh heyecan kâh şaşkınlık. Hazine bulmuş gibi davranıyoruz. Ama huşu içindeyiz halen. Şiirler bitiyor, biz de bitiyoruz. Bitmeye doyamıyoruz. Özel’in dünyasına kapılıp gidiyoruz. O zamandan bu yana nice şairler okudum; bir kere İsmet Özel’i tatmıştım artık. Başka kimsede bu kadar ulvi, anlamlı bir şiir dünyası bulamadım. Bana kalırsa yeryüzüne dokunmuş en iyi şairlerden. Velhasıl İsmet Özel sadece okunmaz, yaşanır. Onun şiir dünyası içinde yaşanmak için vardır. Adı gibi özel bir şair.
“Ölüyoruz,
Demek ki yaşanılacak!”