Kasım ayı kitap kulübümüzün seçkisiydi. Normalde tarzım olmayan bir kitap olduğu için başta yarım bıraktım; yoğun düşünce akışı, bir yere bağlanmayan kurgu ve garsonun bitmeyen iç sesleri beni yordu.
Sonra kitap aklıma takıldı ve geri dönüp bitirdim.
“Garson” aslında bir hikâye anlatmıyor; bir karakterin zihninin içinde sıkışmış bir günü okuyoruz. Olay yok, merak yok, bir başlangıç–son duygusu yok. Kitabı kapattığımda ilk düşüncem şu oldu:
“Eee? Ne okudum ben şimdi?”
Sonra fark ettim ki garsonun, garsonluktan başka hiçbir kimliği yok. Konfor alanına o kadar bağlı ki, elinden işini alsan adeta “yok” olacak. Bu, yeni bir farkındalık yaratmadı ama uzun süredir bildiğim bir gerçeği yeniden hatırlattı:
İnsan kendini tek bir kimliğe hapsediyorsa, o kalıptan çıkmadığı sürece gerçek bir yaşam kuramıyor.
Kitap bana büyük bir heyecan vadetmedi; edebi anlamda da çok tat almadım.
Ama konfor alanı üzerine düşündüren o arka plan fikri için okumuş olmak iyi geldi.
Sevdim mi? Hayır.
Ama zihnimin köşesinde bıraktığı o küçük “kendine dön bak” dürtüsünü inkâr edemem… GarsonMatias Faldbakken