·325 syf.··Beğendi
···Okunma: 07 Aralık 2025 21:10 Bir kuyudan çıkıp yeniden o karanlığa dönmek zorunda kalmak… Hem de hayatı yeni yeni keşfetmeye başlamışken.
Algernon’a Çiçekler tam olarak böyle hissettiren bir roman benim için. Düşük zekâ seviyesine sahip Charlie’nin hikâyesi; ama basit bir hikâye değil, insanın içini sessizce parçalayan türden. Uzun zamandır bu kadar etkisinde kaldığım bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum.
(SPOİLER İÇERİR)
Charlie’nin dünyasını onun kendi kelimeleriyle, günlükleri aracılığıyla okumak tarifsiz bir deneyimdi. Başlangıçtaki yazım hatalarından zihninin dönüşümüne kadar her ilerlemesine tanıklık etmek heyecan vericiydi. O büyüdükçe, öğrendikçe, fark ettikçe ben de onunla birlikte sevinip onunla birlikte üzüldüm. Ama en çok da insanların tavırlarının nasıl değiştiğini görmek dokundu. Toplumun empati yoksunluğu, özel bireylere karşı duyarsızlığı ve kimi zaman acımasızlığı beni öfkelendirdi. Bazı sayfalarda Charlie’yi kucaklayıp “Yalnız değilsin” demek istedim. Bu da yazarın güçlü kaleminin bir sonucu.
Ailesiyle yüzleşme kısmı ise içimde ayrı bir düğümdü. Toplumun “normal” kabul ettiği kalıplar yüzünden Norma’nın okulda maruz kaldığı psikolojik baskı nefretini Charlie’ye yöneltmesine neden oluyor; annesi ise bu baskıların altında çocuğundan vazgeçiyor. Yıllar sonra geriye, bunamış bir anne ve hayatın ağırlığını tek başına taşıyan bir kardeş kalıyor. Ne ironik, değil mi? En çok kaçtığımız şeyler bir gün elimizde kalıyor.
Ve kitabın belki de en vurucu yanı:
Aptalken mutlu olan Charlie, zekâ kazandıkça farkındalıkla birlikte mutsuzluğu da büyütüyor.
Bazen biz de hayatta böyle değil miyiz? Canımızı acıtacak gerçekleri görmemek için “aptala yatmak” dediğimiz o konforlu körlüğe sığınmıyor muyuz? Başarı, bilgi, bilinç… Güzel, ama ağır. Çünkü fark etmek acıtır. Ve her ne kadar çabalasak, öğrensek, yükselsek de en sonunda hepimiz aynı sona koşuyoruz. Kimi Charlie gibi unutacak, kimi yapamadıkları için pişman olacak… Ama son, hepimize aynı.